☪ Anlam Arayışı

46. Al-Ahqaf سُورَةُ الأَحۡقَافِ

📕 Mushaf görünümünde aç

Kelime kelime meal🎨 Tecvid renkleri
Diyanet İşleri MealiElmalılı Hamdi YazırSüleyman AteşAli BulaçSaheeh InternationalYusuf Ali
Tefsir:YokTefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)Tefsîru'l-KurtubîTefsîru'l-Begavî
46:1
حمٓ
حمٓ
Hâ Mîm

Süleyman AteşHa mim

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«حم» الله أعلم بمراده به.

46:2
تَنزِيلُ ٱلۡكِتَٰبِ مِنَ ٱللَّهِ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡحَكِيمِ
تَنزِيلُ
indirilişi
ٱلْكِتَـٰبِ
Kitabın
مِنَ
(tarafın)dandır
ٱللَّهِ
Allah
ٱلْعَزِيزِ
aziz
ٱلْحَكِيمِ
hakim

Süleyman AteşKitabın indirilişi aziz, hakim olan Allah tarafındandır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«تنزيل الكتاب» القرآن مبتدأ «من الله» خبره «العزيز» في ملكه «الحكيم» في صنعه.

46:3 📚 1
مَا خَلَقۡنَا ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ وَمَا بَيۡنَهُمَآ إِلَّا بِٱلۡحَقِّ وَأَجَلࣲ مُّسَمࣰّ ىۚ وَٱلَّذِينَ كَفَرُواْ عَمَّآ أُنذِرُواْ مُعۡرِضُونَ
مَا
biz yaratmadık
خَلَقْنَا
We created
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ
gökleri
وَٱلْأَرْضَ
ve yeri
وَمَا
ve bulunanları
بَيْنَهُمَآ
ikisi arasında
إِلَّا
ancak (yarattık)
بِٱلْحَقِّ
gerçek ile
وَأَجَلٍۢ
ve bir süreye göre
مُّسَمًّۭى ۚ
belli
وَٱلَّذِينَ
ve kimseler
كَفَرُوا۟
inkar eden(ler)
عَمَّآ
şeyden
أُنذِرُوا۟
uyarıldıkları
مُعْرِضُونَ
yüz çevirmektedirler

Süleyman AteşBiz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları (boş yere değil), ancak gerçek ile ve belli bir süreye göre yarattık. İnkar edenler, uyarıldıkları şeyden yüz çevirmektedirler

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ما خلقنا السماوات والأرض وما بينهما إلا» خلقا «بالحق» ليدل على قدرتنا ووحدانيتنا «وأجل مسمى» إلى فنائهما يوم القيامة «والذين كفروا عما أنذروا» خوفوا به من العذاب «معرضون».

46:4
قُلۡ أَرَءَيۡتُم مَّا تَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُواْ مِنَ ٱلۡأَرۡضِ أَمۡ لَهُمۡ شِرۡكࣱ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِۖ ٱئۡتُونِي بِكِتَٰبࣲ مِّن قَبۡلِ هَٰذَآ أَوۡ أَثَٰرَةࣲ مِّنۡ عِلۡمٍ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ
قُلْ
de ki
أَرَءَيْتُم
gördünüz mü?
مَّا
şeyleri
تَدْعُونَ
yalvardıklarınız
مِن
başka
دُونِ
besides
ٱللَّهِ
Allah'tan
أَرُونِى
bana gösterin
مَاذَا
neyi?
خَلَقُوا۟
yarattılar onlar
مِنَ
yerden
ٱلْأَرْضِ
the earth
أَمْ
yoksa
لَهُمْ
onların var (mı?)
شِرْكٌۭ
bir ortaklığı
فِى
göklerde
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ ۖ
the heavens
ٱئْتُونِى
bana getirin
بِكِتَـٰبٍۢ
bir Kitap
مِّن
önce
قَبْلِ
before
هَـٰذَآ
bundan
أَوْ
yahut
أَثَـٰرَةٍۢ
bir kalıntı
مِّنْ
bilgiden
عِلْمٍ
knowledge
إِن
eğer
كُنتُمْ
iseniz
صَـٰدِقِينَ
doğrular(dan)

Süleyman AteşDe ki: "Allah'tan başka yalvardıklarınızı gördünüz mü? Bana gösterin, onlar yerden neyi yarattılar? Yoksa gökler(in yaratılışın)da onların bir ortaklığı mı var? Eğer doğru iseniz bundan önce (inmiş olan) bir Kitap, yahut bir bilgi kalıntısı getirin

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قل أرأيتم» أخبروني «ما تدعون» تعبدون «من دون الله» أي الأصنام مفعول أول «أروني» أخبروني ما تأكيد «ماذا خلقوا» مفعول ثان «من الأرض» بيان ما «أم لهم شرك» مشاركة «في» خلق «السماوات» مع الله وأم بمعنى همزة الإنكار «ائتوني بكتاب» منزل «من قبل هذا» القرآن «أو أثارة» بقية «من علم» يؤثر عن الأولين بصحة دعواكم في عبادة الأصنام أنها تقربكم إلى الله «إن كنتم صادقين» في دعواكم.

46:5
وَمَنۡ أَضَلُّ مِمَّن يَدۡعُواْ مِن دُونِ ٱللَّهِ مَن لَّا يَسۡتَجِيبُ لَهُۥٓ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ وَهُمۡ عَن دُعَآئِهِمۡ غَٰفِلُونَ
وَمَنْ
kim olabilir?
أَضَلُّ
daha sapık
مِمَّن
kimseden
يَدْعُوا۟
yalvaran
مِن
bırakıp da
دُونِ
besides
ٱللَّهِ
Allah'ı
مَن
kimselere
لَّا
cevap veremeyecek
يَسْتَجِيبُ
will not respond
لَهُۥٓ
kendisine
إِلَىٰ
kadar
يَوْمِ
gününe
ٱلْقِيَـٰمَةِ
kıyamet
وَهُمْ
oysa onlar
عَن
bunların yalvardıklarından
دُعَآئِهِمْ
their calls
غَـٰفِلُونَ
habersizdirler

Süleyman AteşAllah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere yalvarandan daha sapık kim olabilir? Oysa onlar, bunların yalvardıklarından habersizdirler

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ومن» استفهام بمعنى النفي، أي لا أحد «أضل ممن يدعو» يعبد «من دون الله» أي غيره «من لا يستجيب له إلى يوم القيامة» وهم الأصنام لا يجيبون عابديهم إلى شيء يسألونه أبدا «وهم عن دعائهم» عبادتهم «غافلون» لأنهم جماد لا يعقلون.

46:6
وَإِذَا حُشِرَ ٱلنَّاسُ كَانُواْ لَهُمۡ أَعۡدَآءࣰ وَكَانُواْ بِعِبَادَتِهِمۡ كَٰفِرِينَ
وَإِذَا
ve zaman
حُشِرَ
toplandıkları
ٱلنَّاسُ
insanlar
كَانُوا۟
olurlar
لَهُمْ
onlara
أَعْدَآءًۭ
düşman
وَكَانُوا۟
ve
بِعِبَادَتِهِمْ
onların kendilerine tapmalarını
كَـٰفِرِينَ
tanımazlar

Süleyman Ateşİnsanlar (Yüce Divana) toplandıkları gün, (taptıkları tanrılar) onlara düşman olurlar ve onların, kendilerine tapmalarını tanımazlar

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وإذا حشر الناس كانوا» أي الأصنام «لهم» لعابديهم «أعداءً وكانوا بعبادتهم» بعبادة عابديهم «كافرين» جاحدين.

46:7
وَإِذَا تُتۡلَىٰ عَلَيۡهِمۡ ءَايَٰتُنَا بَيِّنَٰتࣲ قَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لِلۡحَقِّ لَمَّا جَآءَهُمۡ هَٰذَا سِحۡرࣱ مُّبِينٌ
وَإِذَا
ve zaman
تُتْلَىٰ
okunduğu
عَلَيْهِمْ
onlara
ءَايَـٰتُنَا
ayetlerimiz
بَيِّنَـٰتٍۢ
açık açık
قَالَ
dediler
ٱلَّذِينَ
kimseler
كَفَرُوا۟
inkar eden(ler)
لِلْحَقِّ
hakk için
لَمَّا
kendilerine gelen
جَآءَهُمْ
it comes to them
هَـٰذَا
bu
سِحْرٌۭ
bir büyüdür
مُّبِينٌ
apaçık

Süleyman AteşOnlara açık açık ayetlerimiz okunduğu zaman kendilerine gelen hakkı inkar edenler: "Bu, apaçık bir büyüdür" dediler

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وإذا تتلى عليهم» أي أهل مكة «آياتنا» القرآن «بينات» ظاهرات حال «قال الذين كفروا» منهم «للحق» أي القرآن «لما جاءهم هذا سحر مبين» بيّن ظاهر.

46:8
أَمۡ يَقُولُونَ ٱفۡتَرَىٰهُۖ قُلۡ إِنِ ٱفۡتَرَيۡتُهُۥ فَلَا تَمۡلِكُونَ لِي مِنَ ٱللَّهِ شَيۡـًٔاۖ هُوَ أَعۡلَمُ بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِۚ كَفَىٰ بِهِۦ شَهِيدَۢا بَيۡنِي وَبَيۡنَكُمۡۖ وَهُوَ ٱلۡغَفُورُ ٱلرَّحِيمُ
أَمْ
yoksa
يَقُولُونَ
(-mu) diyorlar?
ٱفْتَرَىٰهُ ۖ
He has invented it
قُلْ
de ki
إِنِ
eğer
ٱفْتَرَيْتُهُۥ
ben onu uydurmuşsam
فَلَا
olmaz
تَمْلِكُونَ
sizin hiçbir yararınız
لِى
bana
مِنَ
Allah-;-tan
ٱللَّهِ
Allah-;
شَيْـًٔا ۖ
bir şeye (gelecek cezaya)
هُوَ
O
أَعْلَمُ
daha iyi bilir
بِمَا
şeyleri
تُفِيضُونَ
taşkınlık yaptığınız
فِيهِ ۖ
onda
كَفَىٰ
yeter
بِهِۦ
O'nun
شَهِيدًۢا
şahid olması
بَيْنِى
benimle
وَبَيْنَكُمْ ۖ
sizin aranızda
وَهُوَ
ve O
ٱلْغَفُورُ
bağışlayandır
ٱلرَّحِيمُ
esirgeyendir

Süleyman AteşYoksa "Onu uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer ben onu uydurmuşsam, Allah'tan gelecek cezaya karşı sizin bana hiçbir yararınız olmaz. O, sizin yaptığınız taşkınlığı daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda O'nun şahid olması yeter. O, bağışlayan, esirgeyendir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«أم» بمعني بل وهمزة الإنكار «يقولون افتراه» أي القرآن «قل إن افتريته» فرضا «فلا تملكون لي من الله» أي من عذابه «شيئا» أي لا تقدرون على دفعه عنى إذا عذبني الله «هو أعلم بما تفيضون فيه» يقولون في القرآن «كفى به» تعالى «شهيدا بيني وبينكم وهو الغفور» لمن تاب «الرحيم» به فلم يعاجلكم بالعقوبة.

46:9 📚 6
قُلۡ مَا كُنتُ بِدۡعࣰ ا مِّنَ ٱلرُّسُلِ وَمَآ أَدۡرِي مَا يُفۡعَلُ بِي وَلَا بِكُمۡۖ إِنۡ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَىٰٓ إِلَيَّ وَمَآ أَنَا۠ إِلَّا نَذِيرࣱ مُّبِينࣱ‏
قُلْ
de ki
مَا
değilim
كُنتُ
I am
بِدْعًۭا
türedi biri
مِّنَ
(arasında)
ٱلرُّسُلِ
elçiler
وَمَآ
ve
أَدْرِى
bilmem
مَا
ne
يُفْعَلُ
yapılacağını
بِى
bana
وَلَا
ne de
بِكُمْ ۖ
size
إِنْ
(hayır)
أَتَّبِعُ
ben uymuyorum
إِلَّا
başkasına
مَا
şey(den)
يُوحَىٰٓ
vahyedilen
إِلَىَّ
bana
وَمَآ
ve değilim
أَنَا۠
ben
إِلَّا
başka bir şey
نَذِيرٌۭ
bir uyarıcıdan
مُّبِينٌۭ
apaçık

Süleyman AteşDe ki: "Ben türedi bir elçi değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum ve ben apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قل ما كنت بدعا» بديعا «من الرسل» أي أول مرسل، قد سبق قبلي كثيرون منهم، فكيف تكذبوني «وما أدري ما يفعل بي ولا بكم» في الدنيا أأخرج من بلدي أم أقتل كما فعل بالأنبياء قبلي، أو ترموني بالحجارة أم يخسف بكم كالمكذبين قبلكم «إن» ما «أتبع إلا ما يوحى إليَّ» أي القرآن ولا أبتدع من عندي شيئا «وما أنا إلا نذير مبين» بيّن الإنذار.

46:10
قُلۡ أَرَءَيۡتُمۡ إِن كَانَ مِنۡ عِندِ ٱللَّهِ وَكَفَرۡتُم بِهِۦ وَشَهِدَ شَاهِدࣱ مِّنۢ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ عَلَىٰ مِثۡلِهِۦ فَـَٔامَنَ وَٱسۡتَكۡبَرۡتُمۡۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَهۡدِي ٱلۡقَوۡمَ ٱلظَّٰلِمِينَ
قُلْ
de ki
أَرَءَيْتُمْ
hiç düşündünüz mü?
إِن
eğer
كَانَ
ise
مِنْ
katından
عِندِ
from Allah
ٱللَّهِ
Allah
وَكَفَرْتُم
ve siz inkar ettiyseniz
بِهِۦ
onu
وَشَهِدَ
ve görüp
شَاهِدٌۭ
bir şahid
مِّنۢ
oğullarından
بَنِىٓ
(the) Children of Israel
إِسْرَٰٓءِيلَ
İsrail
عَلَىٰ
bunun benzerini
مِثْلِهِۦ
(the) like thereof
فَـَٔامَنَ
ve inandığı halde
وَٱسْتَكْبَرْتُمْ ۖ
siz tenezzül etmemişseniz
إِنَّ
şüphesiz
ٱللَّهَ
Allah
لَا
doğru yola iletmez
يَهْدِى
guide
ٱلْقَوْمَ
bir toplumu
ٱلظَّـٰلِمِينَ
zalimlerden

Süleyman AteşDe ki: "Hiç düşündünüz mü: Eğer bu (Kur'an) Allah katından olduğu halde siz onu tanımamışsanız; İsrail oğullarından bir şahid de bunun benzerini (Tevrat'ta) görüp inandığı halde siz (inanmağa) tenezzül etmemişseniz (durumunuz nice olur)? Allah, zalim bir toplumu doğru yola iletmez

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قل أرأيتم» أخبروني ماذا حالكم «إن كان» أي القرآن «من عند الله وكفرتم به» جملة حالية «وشهد شاهد من بني إسرائيل» هو عبد الله بن سلام «على مثله» أي عليه أنه من عند الله «فآمن» الشاهد «واستكبرتم» تكبرتم عن الإيمان وجواب الشرط بما عطف عليه: ألستم ظالمين دل عليه «إن الله لا يهدي القوم الظالمين».

46:11 📚 4
وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لِلَّذِينَ ءَامَنُواْ لَوۡ كَانَ خَيۡرࣰ ا مَّا سَبَقُونَآ إِلَيۡهِۚ وَإِذۡ لَمۡ يَهۡتَدُواْ بِهِۦ فَسَيَقُولُونَ هَٰذَآ إِفۡكࣱ قَدِيمࣱ‏
وَقَالَ
ve dedi(ler)
ٱلَّذِينَ
kimseler
كَفَرُوا۟
inkar eden(ler)
لِلَّذِينَ
kimseler için
ءَامَنُوا۟
inanan(lar)
لَوْ
şayet
كَانَ
olsaydı
خَيْرًۭا
iyi bir şey
مَّا
bizi geçemezlerdi
سَبَقُونَآ
they (would) have preceded us
إِلَيْهِ ۚ
ona (inanmada)
وَإِذْ
zaman ise
لَمْ
hidayete ermedikleri
يَهْتَدُوا۟
they (are) guided
بِهِۦ
onunla
فَسَيَقُولُونَ
diyeceklerdir ki
هَـٰذَآ
bu
إِفْكٌۭ
bir yalandır
قَدِيمٌۭ
eski

Süleyman Ateşİnkar edenler, inananlar için "(Muhammed'in getirdiği) iyi bir şey olsaydı (şu zavallı kişiler) ona inanmada bizi geçemezlerdi, (biz onlardan önce inanırdık) dediler. Onlar, onun gösterdiği doğru yola eremediklerinden: "Bu eski bir yalandır," diyeceklerdir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وقال الذين كفروا للذين آمنوا» أي في حقهم «لو كان» الإيمان «خيرا ما سبقونا إليه وإذ لم يهتدوا» أي القائلون «به» أي القرآن «فسيقولون هذا» أي القرآن «إفك» كذب «قديم».

46:12
وَمِن قَبۡلِهِۦ كِتَٰبُ مُوسَىٰٓ إِمَامࣰ ا وَرَحۡمَةࣰۚ وَهَٰذَا كِتَٰبࣱ مُّصَدِّقࣱ لِّسَانًا عَرَبِيࣰّ ا لِّيُنذِرَ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ وَبُشۡرَىٰ لِلۡمُحۡسِنِينَ
وَمِن
ve
قَبْلِهِۦ
ondan önce
كِتَـٰبُ
Kitabı
مُوسَىٰٓ
Musa'nın
إِمَامًۭا
önder
وَرَحْمَةًۭ ۚ
ve rahmet
وَهَـٰذَا
ve bu
كِتَـٰبٌۭ
Kitaptır
مُّصَدِّقٌۭ
doğrulayan
لِّسَانًا
diliyle
عَرَبِيًّۭا
Arap
لِّيُنذِرَ
uyarmak için
ٱلَّذِينَ
kimseleri
ظَلَمُوا۟
kendilerine yazık eden(leri)
وَبُشْرَىٰ
ve müjde (olan)
لِلْمُحْسِنِينَ
güzel davrananlar (için)

Süleyman AteşOndan önce de önder ve rahmet olarak Musa'nın Kitabı vardır. Bu da (şirk ile) kendilerine yazık edenleri uyarmak, güzel davrananları müjdelemek için Arap diliyle indirilmiş (kendinden önceki Kitabı) doğrulayan Kitaptır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ومن قبله» أي القرآن «كتاب موسى» أي التوراة «إماما ورحمة» للمؤمنين به حالان «وهذا» أي القرآن «كتاب مصدق» للكتب قبله «لسانا عربيا» قال لمن الضمير في مصدق «لينذر الذين ظلموا» مشركي مكة «و» هو «بشرى للمحسنين» المؤمنين.

46:13 📚 17
إِنَّ ٱلَّذِينَ قَالُواْ رَبُّنَا ٱللَّهُ ثُمَّ ٱسۡتَقَٰمُواْ فَلَا خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلَا هُمۡ يَحۡزَنُونَ
إِنَّ
şüphesiz
ٱلَّذِينَ
kimseler
قَالُوا۟
diyen(ler)
رَبُّنَا
Rabbimiz
ٱللَّهُ
Allah'tır
ثُمَّ
sonra
ٱسْتَقَـٰمُوا۟
doğru olanlar
فَلَا
yoktur
خَوْفٌ
korku
عَلَيْهِمْ
onlara
وَلَا
ve değildir
هُمْ
onlar
يَحْزَنُونَ
üzülecek

Süleyman AteşRabbimiz Allah'tır deyip sonra doğru olanlar, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«إن الذين قالوا ربنا الله ثم استقاموا» على الطاعة «فلا خوف عليهم ولا هم يحزنون».

46:14
أُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلۡجَنَّةِ خَٰلِدِينَ فِيهَا جَزَآءَۢ بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ
أُو۟لَـٰٓئِكَ
onlar
أَصْحَـٰبُ
halkıdır
ٱلْجَنَّةِ
cennet
خَـٰلِدِينَ
ebedi kalacaklardır
فِيهَا
orada
جَزَآءًۢ
ceza olarak
بِمَا
karşılık
كَانُوا۟
olduklarına
يَعْمَلُونَ
yapıyorlar

Süleyman AteşOnlar cennet halkıdır, yaptıklarına karşılık orada ebedi kalacaklardır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«أولئك أصحاب الجنة خالدين فيها» حال «جزاءً» منصوب على المصدر بفعله المقدر، أي يجزون «بما كانوا يعملون».

46:15 📚 4
وَوَصَّيۡنَا ٱلۡإِنسَٰنَ بِوَٰلِدَيۡهِ إِحۡسَٰنًاۖ حَمَلَتۡهُ أُمُّهُۥ كُرۡهࣰ ا وَوَضَعَتۡهُ كُرۡهࣰ اۖ وَحَمۡلُهُۥ وَفِصَٰلُهُۥ ثَلَٰثُونَ شَهۡرًاۚ حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُۥ وَبَلَغَ أَرۡبَعِينَ سَنَةࣰ قَالَ رَبِّ أَوۡزِعۡنِيٓ أَنۡ أَشۡكُرَ نِعۡمَتَكَ ٱلَّتِيٓ أَنۡعَمۡتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَٰلِدَيَّ وَأَنۡ أَعۡمَلَ صَٰلِحࣰ ا تَرۡضَىٰهُ وَأَصۡلِحۡ لِي فِي ذُرِّيَّتِيٓۖ إِنِّي تُبۡتُ إِلَيۡكَ وَإِنِّي مِنَ ٱلۡمُسۡلِمِينَ
وَوَصَّيْنَا
ve biz tavsiye ettik
ٱلْإِنسَـٰنَ
insana
بِوَٰلِدَيْهِ
ana babasına
إِحْسَـٰنًا ۖ
iyilik etmesini
حَمَلَتْهُ
onu taşıdı
أُمُّهُۥ
anası
كُرْهًۭا
zahmetle
وَوَضَعَتْهُ
ve doğurdu onu
كُرْهًۭا ۖ
zahmetle
وَحَمْلُهُۥ
taşınması ise
وَفِصَـٰلُهُۥ
ve sütten kesilmesi
ثَلَـٰثُونَ
otuz
شَهْرًا ۚ
aydır
حَتَّىٰٓ
nihayet
إِذَا
zaman
بَلَغَ
erdiği
أَشُدَّهُۥ
güçlü çağına
وَبَلَغَ
ve varınca
أَرْبَعِينَ
kırk
سَنَةًۭ
yaşına
قَالَ
dedi
رَبِّ
Rabbim
أَوْزِعْنِىٓ
beni sevk eyle
أَنْ
şükretmeğe
أَشْكُرَ
I may be grateful
نِعْمَتَكَ
ni'metine
ٱلَّتِىٓ
verdiğin
أَنْعَمْتَ
You have bestowed
عَلَىَّ
bana
وَعَلَىٰ
ve
وَٰلِدَىَّ
anama babama
وَأَنْ
ve
أَعْمَلَ
yapmağa
صَـٰلِحًۭا
yararlı işler
تَرْضَىٰهُ
razı olacağın
وَأَصْلِحْ
ve salahı devam ettir
لِى
benim için
فِى
içinde
ذُرِّيَّتِىٓ ۖ
zürriyetim
إِنِّى
şüphesiz ben
تُبْتُ
yüz tuttum
إِلَيْكَ
sana
وَإِنِّى
ve elbette ben
مِنَ
teslim olanlardanım
ٱلْمُسْلِمِينَ
those who submit

Süleyman AteşBiz insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. (Ana karnında) Taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürdü. Nihayet (insan) güçlü çağına erip kırk yaşına varınca: "Ya Rabbi dedi, beni, bana ve anama, babama verdiğin ni'mete şükretmeğe, razı olacağın yararlı işler yapmağa sevk eyle. Benim için zürriyetim içinde de salahı devam ettir (benden gelecek olanları da iyi insanlar yap). Ben sana yüz tuttum ve ben (sana) teslim olanlardanım

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ووصَّينا الإنسان بوالديه حُسنا» وفي قراءة إحسانا، أي أمرناه أن يحسن إليهما فنصب إحسانا على المصدر بفعله المقدر ومثله حسنا «حملته أمه كرها ووضعته كرها» أي على مشقة «وحمله وفصاله» من الرضاع «ثلاثون شهرا» ستة أشهر أقل مدة الحمل والباقي أكثر مدة الرضاع، وقيل إن حملت به ستة أو تسعة أرضعته الباقي «حتى» غاية لجملة مقدرة، أي وعاش حتى «إذا بلغ أشده» هو كمال قوته وعقله ورأيه أقله ثلاث وثلاثون سنة أو ثلاثون «وبلغ أربعين سنة» أي تمامها وهو أكثر الأشد «قال رب» إلخ، نزل في أبي بكر الصديق لما بلغ أربعين سنة بعد سنتين من مبعث النبي صلى الله عليه وسلم آمن به ثم آمن أبواه ثم ابنه عبد الرحمن وابن عبد الرحمن أبو عتيق «أوزعني» ألهمني «أن أشكر نعمتك التي أنعمت» بها «عليَّ وعلى والديَّ» وهي التوحيد «وأن أعمل صالحا ترضاه» فأعتق تسعة من المؤمنين يعذبون في الله «وأصلح لي في ذريتي» فكلهم مؤمنون «إني تبت إليك وإني من المسلمين».

46:16 📚 2
أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنۡهُمۡ أَحۡسَنَ مَا عَمِلُواْ وَنَتَجَاوَزُ عَن سَيِّـَٔاتِهِمۡ فِيٓ أَصۡحَٰبِ ٱلۡجَنَّةِۖ وَعۡدَ ٱلصِّدۡقِ ٱلَّذِي كَانُواْ يُوعَدُونَ
أُو۟لَـٰٓئِكَ
onlar
ٱلَّذِينَ
öyle kişilerdir ki
نَتَقَبَّلُ
kabul ederiz
عَنْهُمْ
onlardan
أَحْسَنَ
en iyisini
مَا
yaptıklarının
عَمِلُوا۟
they did
وَنَتَجَاوَزُ
ve geçeriz
عَن
onların kötülüklerinden
سَيِّـَٔاتِهِمْ
their evil deeds
فِىٓ
arasındadırlar
أَصْحَـٰبِ
halkı
ٱلْجَنَّةِ ۖ
cennet
وَعْدَ
sözdür
ٱلصِّدْقِ
doğru
ٱلَّذِى
olunan
كَانُوا۟
they were
يُوعَدُونَ
kendilerine va'd

Süleyman AteşOnlar öyle kişilerdir ki, yaptıklarının en iyisini onlardan kabul ederiz ve onların kötülüklerinden geçeriz, cennet halkı arasındadırlar. Bu, (dünyada) kendilerine söylenen doğru söz(ün gerçekleşmesi)dir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
(أولئك) أي قائلوا هذا القول أبو بكر وغيره (الذين نتقبل عنهم أحسن) بمعنى حسن (ما عملوا ونتجاوز عن سيئاتهم في أصحاب الجنة) حال، أي كائنين في جملتهم (وعد الصدق الذي كانوا يوعدون) في قوله تعالى "" وعد الله المؤمنين والمؤمنات جنات "".

46:17
وَٱلَّذِي قَالَ لِوَٰلِدَيۡهِ أُفࣲّ لَّكُمَآ أَتَعِدَانِنِيٓ أَنۡ أُخۡرَجَ وَقَدۡ خَلَتِ ٱلۡقُرُونُ مِن قَبۡلِي وَهُمَا يَسۡتَغِيثَانِ ٱللَّهَ وَيۡلَكَ ءَامِنۡ إِنَّ وَعۡدَ ٱللَّهِ حَقࣱّ فَيَقُولُ مَا هَٰذَآ إِلَّآ أَسَٰطِيرُ ٱلۡأَوَّلِينَ
وَٱلَّذِى
ve o kimse
قَالَ
dedi
لِوَٰلِدَيْهِ
anasına babasına
أُفٍّۢ
öf
لَّكُمَآ
size
أَتَعِدَانِنِىٓ
siz bana va'd mı ediyorsunuz?
أَنْ
benim çıkarılacağımı
أُخْرَجَ
I will be brought forth
وَقَدْ
gelip geçmiş iken
خَلَتِ
gelip geçmiş iken
ٱلْقُرُونُ
nice nesiller
مِن
benden önce
قَبْلِى
before me
وَهُمَا
onlar ise
يَسْتَغِيثَانِ
sığınarak
ٱللَّهَ
Allah'a
وَيْلَكَ
yazık sana (dediler)
ءَامِنْ
iman et!
إِنَّ
şüphesiz
وَعْدَ
sözü
ٱللَّهِ
Allah'ın
حَقٌّۭ
gerçektir
فَيَقُولُ
derken o der ki
مَا
değildir
هَـٰذَآ
bu
إِلَّآ
başka bir şey
أَسَـٰطِيرُ
masallarından
ٱلْأَوَّلِينَ
eskilerin

Süleyman AteşFakat o kimse ki anasına, babasına: "Öf size, benden önce nice nesiller gelip geçmiş, (kimse geri gelmemiş) iken siz benim (diriltilip) çıkarılacağımı mı bana va'dediyor(beni bununla mı tehdidediyor)sunuz?" dedi. Onlarsa Allah'a sığınarak: "Yazık sana, (etme, gel) inan; Allah'ın sözü gerçektir" derken o: "Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir." der

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«والذي قال لوالديه» وفي قراءة بالإدغام أريد به الجنس «أفَِ» بكسر الفاء وفتحها بمعنى مصدر، أي نتنا وقبحا «لكما» أتضجر منكما «أتعدانني» وفي قراءة بالإدغام «أن أخرج» من القبر «وقد خلت القرون» الأمم «من قبلي» ولم تخرج من القبور «وهما يستغيثان الله» يسألانه الغوث برجوعه ويقولان إن لم ترجع «ويلك» أي هلاكك بمعنى هلكت «آمن» بالبعث «إن وعد الله حق فيقول ما هذا» أي القول بالبعث «إلا أساطير الأولين» أكاذيبهم.

46:18
أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ حَقَّ عَلَيۡهِمُ ٱلۡقَوۡلُ فِيٓ أُمَمࣲ قَدۡ خَلَتۡ مِن قَبۡلِهِم مِّنَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِۖ إِنَّهُمۡ كَانُواْ خَٰسِرِينَ
أُو۟لَـٰٓئِكَ
işte onlar
ٱلَّذِينَ
kimselerdir
حَقَّ
hak olan
عَلَيْهِمُ
kendilerine
ٱلْقَوْلُ
(azab) söz(ü)
فِىٓ
arasında
أُمَمٍۢ
toplulukları
قَدْ
gelip geçen
خَلَتْ
gelip geçen
مِن
kendilerinden önce
قَبْلِهِم
before them
مِّنَ
cin(ler)den
ٱلْجِنِّ
(the) jinn
وَٱلْإِنسِ ۖ
ve insan(lardan)
إِنَّهُمْ
gerçekten onlar
كَانُوا۟
ziyana uğrayanlardır
خَـٰسِرِينَ
(the) losers

Süleyman Ateşİşte onlar da kendilerine (azab) söz(ü) gerekli olmuş kimselerdir. Kendilerinden önce geçen cin ve insan toplulukları arasında (azabın içinde) bulunacaklardır. Gerçekten onlar, ziyana uğrayanlardır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«أولئك الذين حق» وجب «عليهم القول» بالعذاب «في أمم قد خلت من قبلهم من الجن والإنس إنهم كانوا خاسرين».

46:19
وَلِكُلࣲّ دَرَجَٰتࣱ مِّمَّا عَمِلُواْۖ وَلِيُوَفِّيَهُمۡ أَعۡمَٰلَهُمۡ وَهُمۡ لَا يُظۡلَمُونَ
وَلِكُلٍّۢ
her birinin vardır
دَرَجَـٰتٌۭ
dereceleri
مِّمَّا
işlerden
عَمِلُوا۟ ۖ
yaptıkları
وَلِيُوَفِّيَهُمْ
ve onlara tam verir
أَعْمَـٰلَهُمْ
yaptıklarının karşılığını
وَهُمْ
ve onlara
لَا
asla
يُظْلَمُونَ
haksızlık edilmez

Süleyman AteşHer birinin (inananların ve inanmayanların) yaptıkları işlerden dereceleri vardır. Allah, onlara yaptıklarının karşılığını tam verir; kendilerine hiç haksızlık edilmez

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ولكل» من جنس المؤمن والكافر «درجات» فدرجات المؤمنين في الجنة عالية ودرجات الكافرين في النار سافلة «مما عملوا» أي المؤمنون من الطاعات والكافرون من المعاصي «وليوفيهم» أي الله، وفي قراءة بالنون «أعمالهم» أي جزاءها «وهم لا يظلمون» شيئا ينقص للمؤمنين ويزاد للكفار.

46:20 📚 2
وَيَوۡمَ يُعۡرَضُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ عَلَى ٱلنَّارِ أَذۡهَبۡتُمۡ طَيِّبَٰتِكُمۡ فِي حَيَاتِكُمُ ٱلدُّنۡيَا وَٱسۡتَمۡتَعۡتُم بِهَا فَٱلۡيَوۡمَ تُجۡزَوۡنَ عَذَابَ ٱلۡهُونِ بِمَا كُنتُمۡ تَسۡتَكۡبِرُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِ بِغَيۡرِ ٱلۡحَقِّ وَبِمَا كُنتُمۡ تَفۡسُقُونَ
وَيَوْمَ
ve gün
يُعْرَضُ
sunulacakları
ٱلَّذِينَ
kimseler
كَفَرُوا۟
inkar eden(ler)
عَلَى
ateşe
ٱلنَّارِ
the Fire
أَذْهَبْتُمْ
zayi ettiniz
طَيِّبَـٰتِكُمْ
bütün güzelliklerinizi
فِى
hayatınızda
حَيَاتِكُمُ
your life
ٱلدُّنْيَا
dünya
وَٱسْتَمْتَعْتُم
ve sefa sürdünüz
بِهَا
bunlarla
فَٱلْيَوْمَ
bugün
تُجْزَوْنَ
cezalandırılacaksınız
عَذَابَ
bir azab ile
ٱلْهُونِ
alçaltıcı
بِمَا
ötürü
كُنتُمْ
büyüklük taslamanızdan
تَسْتَكْبِرُونَ
arrogant
فِى
yeryüzünde
ٱلْأَرْضِ
the earth
بِغَيْرِ
haksız yere
ٱلْحَقِّ
haksız yere
وَبِمَا
ötürü
كُنتُمْ
ve yoldan çıkmanızdan
تَفْسُقُونَ
defiantly disobedient

Süleyman Ateşİnkar edenler ateşe sunulacakları gün, (kendilerine denir ki): "Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi zayi ettiniz; (orada) bunlarla sefa sürüp bunları tükettiniz (burası için hiçbir şey bırakmadınız). Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan ötürü bugün, alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ويوم يُعرض الذي كفروا على النار» بأن تكشف لهم يقال لهم «أذهبتم» بهمزة وبهمزتين وبهمزة ومدة وبهما وتسهيل الثانية «طيباتكم» باشتغالكم بلذاتكم «في حياتكم الدنيا واستمتعتم» تمتعتم «بها فاليوم تجزون عذاب الهُون» أي الهوان «بما كنتم تستكبرون» تتكبرون «في الأرض بغير الحق وبما كنتم تفسقون» به وتعذبون بها.

46:21
۞وَٱذۡكُرۡ أَخَا عَادٍ إِذۡ أَنذَرَ قَوۡمَهُۥ بِٱلۡأَحۡقَافِ وَقَدۡ خَلَتِ ٱلنُّذُرُ مِنۢ بَيۡنِ يَدَيۡهِ وَمِنۡ خَلۡفِهِۦٓ أَلَّا تَعۡبُدُوٓاْ إِلَّا ٱللَّهَ إِنِّيٓ أَخَافُ عَلَيۡكُمۡ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمࣲ‏
۞ وَٱذْكُرْ
ve an
أَخَا
kardeşini (Hud'u)
عَادٍ
Ad'ın
إِذْ
hani
أَنذَرَ
uyarmıştı
قَوْمَهُۥ
kavmini
بِٱلْأَحْقَافِ
Ahkaf'taki
وَقَدْ
gelip geçti
خَلَتِ
gelip geçti
ٱلنُّذُرُ
nice uyarıcılar
مِنۢ
onun önünden
بَيْنِ
before him
يَدَيْهِ
ve
وَمِنْ
and after him
خَلْفِهِۦٓ
ardından
أَلَّا
kulluk etmeyin
تَعْبُدُوٓا۟
you worship
إِلَّا
başkasına
ٱللَّهَ
Allah'tan
إِنِّىٓ
elbette ben
أَخَافُ
korkuyorum
عَلَيْكُمْ
sizin
عَذَابَ
azabına uğramanızdan
يَوْمٍ
bir günün
عَظِيمٍۢ
büyük

Süleyman AteşAd'ın kardeşini (Hud'u) an: AhÆaf'taki kavmini uyarmıştı. Onun önünden ve ardından nice uyarıcılar da gelip geçti (demişti ki): "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin; ben sizin, büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«واذكر أخا عاد» هود عليه السلام «إذ» إلخ بدل اشتمال «أنذر قومه» خوَّفهم «بالأحقاف» واد باليمن به منازلهم «وقد خلت النذر» مضت الرسل «من بين يديه ومن خلفه» أي من قبل هود ومن بعده إلى أقوامهم «أن»، أي بأن قال «لا تعبدوا إلا الله» وجملة وقد خلت معترضة «إني أخاف عليكم» إن عبدتم غير الله «عذاب يوم عظيم».

46:22
قَالُوٓاْ أَجِئۡتَنَا لِتَأۡفِكَنَا عَنۡ ءَالِهَتِنَا فَأۡتِنَا بِمَا تَعِدُنَآ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ
قَالُوٓا۟
dediler ki
أَجِئْتَنَا
sen geldin mi?
لِتَأْفِكَنَا
bizi çevirmek için
عَنْ
tanrılarımızdan
ءَالِهَتِنَا
our gods
فَأْتِنَا
o halde bize getir
بِمَا
şeyi
تَعِدُنَآ
bizi tehdidettiğin
إِن
eğer
كُنتَ
isen
مِنَ
doğrulardan
ٱلصَّـٰدِقِينَ
the truthful

Süleyman AteşDediler: "Sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi geldin? Doğrulardan isen bizi tehdidettiğin şeyi bize getir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قالوا أجئتنا لتأفكنا عن آلهتنا» لتصرفنا عن عبادتها «فأتنا بما تعدنا» من العذاب على عبادتها «إن كنت من الصادقين» في أنه يأتينا.

46:23
قَالَ إِنَّمَا ٱلۡعِلۡمُ عِندَ ٱللَّهِ وَأُبَلِّغُكُم مَّآ أُرۡسِلۡتُ بِهِۦ وَلَٰكِنِّيٓ أَرَىٰكُمۡ قَوۡمࣰ ا تَجۡهَلُونَ
قَالَ
dedi
إِنَّمَا
sadece
ٱلْعِلْمُ
bilgi
عِندَ
katındadır
ٱللَّهِ
Allah
وَأُبَلِّغُكُم
ve ben size tebliğ ediyorum
مَّآ
şeyi (mesajı)
أُرْسِلْتُ
gönderildiğim
بِهِۦ
onunla
وَلَـٰكِنِّىٓ
fakat ben
أَرَىٰكُمْ
sizi görüyorum
قَوْمًۭا
bir kavim
تَجْهَلُونَ
cahillik eden

Süleyman AteşDedi: "(Azabın ne zaman geleceğine dair) Bilgi, ancak Allah katındadır. Ben, tebliğ görevlendirildiğim mesajı size duyuruyorum; fakat sizi cahillik eden bir kavim görüyorum

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال» هود «إنما العلم عند الله» هو الذي يعلم متى يأتيكم العذاب «وأبلغكم ما أرسلت به» إليكم «ولكني أراكم قوما تجهلون» باستعجالكم العذاب.

46:24 📚 1
فَلَمَّا رَأَوۡهُ عَارِضࣰ ا مُّسۡتَقۡبِلَ أَوۡدِيَتِهِمۡ قَالُواْ هَٰذَا عَارِضࣱ مُّمۡطِرُنَاۚ بَلۡ هُوَ مَا ٱسۡتَعۡجَلۡتُم بِهِۦۖ رِيحࣱ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمࣱ‏
فَلَمَّا
nihayet
رَأَوْهُ
onu görünce
عَارِضًۭا
geniş bir bulut halinde
مُّسْتَقْبِلَ
yönelerek geldiğini
أَوْدِيَتِهِمْ
vadilerine
قَالُوا۟
dediler
هَـٰذَا
bu
عَارِضٌۭ
bir buluttur
مُّمْطِرُنَا ۚ
bize yağmur yağdıracak
بَلْ
hayır
هُوَ
o
مَا
şey
ٱسْتَعْجَلْتُم
sizin acele gelmesini istediğinizdir
بِهِۦ ۖ
onun
رِيحٌۭ
bir rüzgardır
فِيهَا
içinde bulunan
عَذَابٌ
azab
أَلِيمٌۭ
acıklı

Süleyman AteşNihayet azabın (ufukta) geniş bir bulut halinde vadilerine doğru geldiğini görünce: "Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur" dediler. Hayır, o sizin acele gelmesini istediğiniz şey, içinde acı azab bulunan bir rüzgardır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«فلما رأوه» أي ما هو العذاب «عارضا» سحابا عرض في أفق السماء «مستقبل أوديتهم قالوا هذا عارض ممطرنا» أي ممطر إيانا، قال تعالى: «بل هو ما استعجلتم به» من العذاب «ريح» بدل من ما «فيها عذاب أليم» مؤلم.

46:25 📚 1
تُدَمِّرُ كُلَّ شَيۡءِۭ بِأَمۡرِ رَبِّهَا فَأَصۡبَحُواْ لَا يُرَىٰٓ إِلَّا مَسَٰكِنُهُمۡۚ كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡقَوۡمَ ٱلۡمُجۡرِمِينَ
تُدَمِّرُ
yıkar mahveder
كُلَّ
her
شَىْءٍۭ
şeyi
بِأَمْرِ
emriyle
رَبِّهَا
Rabbinin
فَأَصْبَحُوا۟
onlar o hale geldiler ki
لَا
görülmez oldu
يُرَىٰٓ
is seen
إِلَّا
başka bir şey
مَسَـٰكِنُهُمْ ۚ
konutlarından
كَذَٰلِكَ
işte böyle
نَجْزِى
biz cezalandırırız
ٱلْقَوْمَ
toplumu
ٱلْمُجْرِمِينَ
suç işleyen

Süleyman AteşRabbinin emriyle her şeyi yıkar, mahveder. Derken onlar o hale geldiler ki konutlarından başka bir şey görülmez oldu. İşte biz, suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«تُدَمِّر» تهلك «كل شيء» مرت عليه «بأمر ربها» بإرادته، أي كل شيء أراد إهلاكه بها، فأهلكت رجالهم ونساءهم وصغارهم وأموالهم بأن طارت بذلك بين السماء والأرض ومزقته وبقي هود ومن آمن معه «فأصبحوا لايُرى إلا مساكنهم كذلك» كما جزيناهم «نجزي القوم المجرمين» غيرهم.

46:26
وَلَقَدۡ مَكَّنَّٰهُمۡ فِيمَآ إِن مَّكَّنَّٰكُمۡ فِيهِ وَجَعَلۡنَا لَهُمۡ سَمۡعࣰ ا وَأَبۡصَٰرࣰ ا وَأَفۡـِٔدَةࣰ فَمَآ أَغۡنَىٰ عَنۡهُمۡ سَمۡعُهُمۡ وَلَآ أَبۡصَٰرُهُمۡ وَلَآ أَفۡـِٔدَتُهُم مِّن شَيۡءٍ إِذۡ كَانُواْ يَجۡحَدُونَ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ
وَلَقَدْ
ve andolsun
مَكَّنَّـٰهُمْ
onlara imkan vermiştik
فِيمَآ
şeyi
إِن
size vermediğimiz
مَّكَّنَّـٰكُمْ
We have established you
فِيهِ
onu
وَجَعَلْنَا
ve yaratmıştık
لَهُمْ
onlara
سَمْعًۭا
kulaklar
وَأَبْصَـٰرًۭا
ve gözler
وَأَفْـِٔدَةًۭ
ve gönüller
فَمَآ
fakat
أَغْنَىٰ
sağlamadı
عَنْهُمْ
kendilerine
سَمْعُهُمْ
kulakları
وَلَآ
ne de
أَبْصَـٰرُهُمْ
gözleri
وَلَآ
ne de
أَفْـِٔدَتُهُم
gönülleri
مِّن
bir
شَىْءٍ
şey (yarar)
إِذْ
zira
كَانُوا۟
bile bile inkar ediyorlardı
يَجْحَدُونَ
rejecting
بِـَٔايَـٰتِ
ayetlerini
ٱللَّهِ
Allah'ın
وَحَاقَ
ve kuşatıverdi
بِهِم
kendilerini
مَّا
şey
كَانُوا۟
oldukları
بِهِۦ
onunla
يَسْتَهْزِءُونَ
alay edip duruyor(lar)

Süleyman AteşOnlara size vermediğimiz servet ve kuvveti vermiştik, onlara kulaklar, gözler ve gönüller yaratmıştık. Fakat ne kulakları, ne gözleri ne de gönülleri kendilerine bir yarar sağladı. Zira (düşünüp ibret almıyorlar, tersine) bile bile Allah'ın ayetlerini inkar ediyorlardı. Ve alay edip durdukları şey, kendilerini kuşatıverdi

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ولقد مكناهم فيما» في الذي «إن» نافية أو زائدة «مكناكم» يا أهل مكة «فيه» من القوة والمال «وجعلنا لهم سمعا» بمعنى أسماعا «وأبصارا وأفئدة» قلوبا «فما أغنى عنهم سمعهم ولا أبصارهم ولا أفئدتهم من شيء» أي شيئا من الإغناء ومن زائدة «إذ» معمولة لأغنى وأشربت معنى التعليل «كانوا يجحدون بآيات الله» بحججه البينة «وحاق» نزل «بهم ما كانوا به يستهزءُون» أي العذاب.

46:27
وَلَقَدۡ أَهۡلَكۡنَا مَا حَوۡلَكُم مِّنَ ٱلۡقُرَىٰ وَصَرَّفۡنَا ٱلۡأٓيَٰتِ لَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُونَ
وَلَقَدْ
ave ndolsun
أَهْلَكْنَا
biz yok ettik
مَا
çevrenizdeki
حَوْلَكُم
surrounds you
مِّنَ
kentleri
ٱلْقُرَىٰ
the towns
وَصَرَّفْنَا
ve tekrar tekrar açıkladık
ٱلْـَٔايَـٰتِ
ayetleri
لَعَلَّهُمْ
belki de
يَرْجِعُونَ
(küfürlerinden) dönerler

Süleyman AteşAndolsun, biz çevrenizdeki kentleri de yok ettik ve belki (küfürlerinden) dönerler diye ayetleri tekrar tekrar açıkladık

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ولقد أهلكنا ما حولكم من القرى» أي من أهلها كثمود وعاد وقوم لوط «وصرفنا الآيات» كررنا الحجج البينات «لعلهم يرجعون».

46:28 📚 1
فَلَوۡلَا نَصَرَهُمُ ٱلَّذِينَ ٱتَّخَذُواْ مِن دُونِ ٱللَّهِ قُرۡبَانًا ءَالِهَةَۢۖ بَلۡ ضَلُّواْ عَنۡهُمۡۚ وَذَٰلِكَ إِفۡكُهُمۡ وَمَا كَانُواْ يَفۡتَرُونَ
فَلَوْلَا
olmaz mıydı?
نَصَرَهُمُ
kendilerine yardım etselerdi
ٱلَّذِينَ
şeyler
ٱتَّخَذُوا۟
edindikleri
مِن
başka-tan
دُونِ
başka
ٱللَّهِ
Allah
قُرْبَانًا
yakınlık sağlamak için
ءَالِهَةًۢ ۖ
tanrı
بَلْ
hayır
ضَلُّوا۟
kaybolup gittiler
عَنْهُمْ ۚ
onlardan
وَذَٰلِكَ
işte budur
إِفْكُهُمْ
onların yalanları
وَمَا
ve şeyler
كَانُوا۟
oldukları
يَفْتَرُونَ
uydurmuş

Süleyman AteşAllah'tan başka, kendilerine (Allah yanında) yakınlık sağlamak için tanrı edindikleri şeyler, kendilerine yardım etselerdi ya! Hayır, (tanrıları), onlardan kaybolup gittiler. İşte onların yalanları ve uydurmaları budur

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«فلولا» هلا «نصرهم» بدفع العذاب عنهم «الذين اتخذوا من دون الله» أي غيره «قربانا» متقربا بهم إلى الله «آلهة» معه وهم الأصنام ومفعول اتخذ الأول ضمير محذوف يعود على الموصول أي هم، وقربانا الثاني وآلهة بدل منه «بل ضلوا» غابوا «عنهم» عند نزول العذاب «وذلك» أي اتخاذهم الأصنام آلهة قربانا «إفكهم» كذبهم «وما كانوا يفترون» يكذبون، وما مصدرية أو موصولة والعائد محذوف، أي فيه.

46:29 📚 2
وَإِذۡ صَرَفۡنَآ إِلَيۡكَ نَفَرࣰ ا مِّنَ ٱلۡجِنِّ يَسۡتَمِعُونَ ٱلۡقُرۡءَانَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوٓاْ أَنصِتُواْۖ فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوۡاْ إِلَىٰ قَوۡمِهِم مُّنذِرِينَ
وَإِذْ
bir zaman
صَرَفْنَآ
yöneltmiştik
إِلَيْكَ
sana
نَفَرًۭا
bir topluluğu
مِّنَ
cinlerden
ٱلْجِنِّ
the jinn
يَسْتَمِعُونَ
dinlemek üzere
ٱلْقُرْءَانَ
Kur'an
فَلَمَّا
zaman
حَضَرُوهُ
ona geldikleri
قَالُوٓا۟
dediler
أَنصِتُوا۟ ۖ
susun (dinleyin)
فَلَمَّا
zaman da
قُضِىَ
bitirildiği
وَلَّوْا۟
döndüler
إِلَىٰ
kavimlerine
قَوْمِهِم
their people
مُّنذِرِينَ
uyarıcılar olarak

Süleyman AteşBir zaman, cinlerden bir topluluğu Kur'an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Ona geldiklerinde (birbirlerine): "Susun, (dinleyin)" dediler. (Okuma) Bitirilince de uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
(و) اذكر (إذ صرفنا) أملنا (إليك نفرا من الجن) جن نصيبين باليمن أو جن نينوى وكانوا سبعة أو تسعة "" وكان صلى الله عليه وسلم ببطن نخل يصلي بأصحابه الفجر "" رواه الشيخان (يستمعون القرآن فلما حضروه قالوا) أي قال بعضهم لبعض (أنصتوا) أصغوا لاستماعه (فلما قضي) فرغ من قراءته (ولوا) رجعوا (إلى قومهم منذرين) مخوفين قومهم العذاب إن لم يؤمنوا وكانوا يهودا وقد أسلموا.

46:30 📚 1
قَالُواْ يَٰقَوۡمَنَآ إِنَّا سَمِعۡنَا كِتَٰبًا أُنزِلَ مِنۢ بَعۡدِ مُوسَىٰ مُصَدِّقࣰ ا لِّمَا بَيۡنَ يَدَيۡهِ يَهۡدِيٓ إِلَى ٱلۡحَقِّ وَإِلَىٰ طَرِيقࣲ مُّسۡتَقِيمࣲ‏
قَالُوا۟
dediler
يَـٰقَوْمَنَآ
ey kavmimiz
إِنَّا
elbette biz
سَمِعْنَا
dinledik
كِتَـٰبًا
bir Kitap
أُنزِلَ
indirilen
مِنۢ
sonra
بَعْدِ
after
مُوسَىٰ
Musa'dan
مُصَدِّقًۭا
doğrulayan
لِّمَا
kendinden öncekini
بَيْنَ
(was) before it
يَدَيْهِ
kendinden öncekini
يَهْدِىٓ
götüren
إِلَى
gerçeğe
ٱلْحَقِّ
the truth
وَإِلَىٰ
ve
طَرِيقٍۢ
yola
مُّسْتَقِيمٍۢ
doğru

Süleyman AteşEy kavmimiz, dediler, biz Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, gerçeğe ve doğru yola götüren bir Kitap dinledik

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قالوا يا قومنا إنا سمعنا كتابا» هو القرآن «أنزل من بعد موسى مصدقا لما بين يديه» أي تقدمه كالتوراة «يهدي إلى الحق» الإسلام «وإلى طريق مستقيم» أي طريقه.

46:31
يَٰقَوۡمَنَآ أَجِيبُواْ دَاعِيَ ٱللَّهِ وَءَامِنُواْ بِهِۦ يَغۡفِرۡ لَكُم مِّن ذُنُوبِكُمۡ وَيُجِرۡكُم مِّنۡ عَذَابٍ أَلِيمࣲ‏
يَـٰقَوْمَنَآ
ey kavmimiz
أَجِيبُوا۟
uyun
دَاعِىَ
da'vetçisine
ٱللَّهِ
Allah'ın
وَءَامِنُوا۟
ve inanın
بِهِۦ
O'na
يَغْفِرْ
bağışlasın
لَكُم
sizi
مِّن
günahlarınızdan bir kısmını
ذُنُوبِكُمْ
your sins
وَيُجِرْكُم
ve sizi korusun
مِّنْ
azabdan
عَذَابٍ
a punishment
أَلِيمٍۢ
acıklı

Süleyman AteşEy kavmimiz, Allah'ın da'vetçisine uyun ve O'na inanın ki (Allah) günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi, acı azabdan korusun

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«يا قومنا أجيبوا داعي الله» محمدا صلى الله عليه وسلم إلى الإيمان «وآمنوا به يغفر» الله «لكم من ذنوبكم» أي بعضها لأن منها المظالم ولا تغفر إلا برضا أصاحبها «ويجركم من عذاب أليم» مؤلم.

46:32
وَمَن لَّا يُجِبۡ دَاعِيَ ٱللَّهِ فَلَيۡسَ بِمُعۡجِزࣲ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَيۡسَ لَهُۥ مِن دُونِهِۦٓ أَوۡلِيَآءُۚ أُوْلَٰٓئِكَ فِي ضَلَٰلࣲ مُّبِينٍ
وَمَن
ve kim
لَّا
uymazsa
يُجِبْ
respond
دَاعِىَ
da'vetçisine
ٱللَّهِ
Allah'ın
فَلَيْسَ
değildir
بِمُعْجِزٍۢ
aciz bırakacak
فِى
yeryüzünde
ٱلْأَرْضِ
the earth
وَلَيْسَ
ve olmaz
لَهُۥ
kendisinin
مِن
O'ndan başka
دُونِهِۦٓ
besides Him
أَوْلِيَآءُ ۚ
velileri
أُو۟لَـٰٓئِكَ
onlar
فِى
içindedirler
ضَلَـٰلٍۢ
bir sapıklık
مُّبِينٍ
apaçık

Süleyman AteşKim Allah'ın da'vetçisine uymazsa, yeryüzünde (başına inecek belaya) engel olamaz. Kendisinin O'ndan başka velileri de olmaz. Onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ومن لا يجب داعي الله فليس بمعجز في الأرض» أي لا يعجز الله بالهرب منه فيفوته «وليس له» لمن لا يجب «من دونه» أي الله «أولئك» الذين لم يجيبوا «في ضلال مبين» بيَّن ظاهر.

46:33 📚 1
أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّ ٱللَّهَ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ وَلَمۡ يَعۡيَ بِخَلۡقِهِنَّ بِقَٰدِرٍ عَلَىٰٓ أَن يُحۡـِۧيَ ٱلۡمَوۡتَىٰۚ بَلَىٰٓۚ إِنَّهُۥ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرࣱ‏
أَوَلَمْ
görmediler mi?
يَرَوْا۟
they see
أَنَّ
gerçekten
ٱللَّهَ
Allah'ın
ٱلَّذِى
yaratan
خَلَقَ
created
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ
gökleri
وَٱلْأَرْضَ
ve yeri
وَلَمْ
ve
يَعْىَ
yorulmayan
بِخَلْقِهِنَّ
bunları yaratmakla
بِقَـٰدِرٍ
kadir olduğunu
عَلَىٰٓ
diriltmeğe
أَن
to give life
يُحْـِۧىَ
to give life
ٱلْمَوْتَىٰ ۚ
ölüleri
بَلَىٰٓ
evet
إِنَّهُۥ
şüphesiz O
عَلَىٰ
üzerine
كُلِّ
her
شَىْءٍۢ
şey
قَدِيرٌۭ
kadirdir

Süleyman AteşGökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorulmayan Allah'ın, ölüleri diriltmeğe de kadir olduğunu görmediler mi? Evet O, her şeye kadirdir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«أولم يروْا» يعلموا، أي منكرو البعث «أن الله الذي خلق السماوات والأرض ولم يَعْيَ بخلقهن» لم يعجز عنه «بقادر» خبر أن وزيدت الباء فيه لأن الكلام في قوة أليس الله بقادر «على أن يحيي الموتى بلى» هو قادر على إحياء الموتى «إنه على كل شيءٍ قدير».

46:34 📚 1
وَيَوۡمَ يُعۡرَضُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ عَلَى ٱلنَّارِ أَلَيۡسَ هَٰذَا بِٱلۡحَقِّۖ قَالُواْ بَلَىٰ وَرَبِّنَاۚ قَالَ فَذُوقُواْ ٱلۡعَذَابَ بِمَا كُنتُمۡ تَكۡفُرُونَ
وَيَوْمَ
ve gün
يُعْرَضُ
sunulacakları
ٱلَّذِينَ
kimseler
كَفَرُوا۟
inkar eden(ler)
عَلَى
karşı
ٱلنَّارِ
ateşe
أَلَيْسَ
değil miymiş?
هَـٰذَا
bu
بِٱلْحَقِّ ۖ
gerçek
قَالُوا۟
derler
بَلَىٰ
evet
وَرَبِّنَا ۚ
Rabbimiz hakkı için
قَالَ
der
فَذُوقُوا۟
öyleyse tadın
ٱلْعَذَابَ
azabı
بِمَا
dolayı
كُنتُمْ
olmanızdan
تَكْفُرُونَ
inkar ediyor(lar)

Süleyman Ateşİnkar edenler ateşe sunulacakları gün (Allah onlara): "(Nasıl), Bu gerçek değil miymiş?" (der); "Evet Rabbimiz hakkı için (gerçekmiş)" derler. "Öyleyse inkar etmenizden dolayı azabı tadın" der

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ويوم يعرض الذين كفروا على النار» بأن يعذبوا بها يقال لهم «أليس هذا» التعذيب «بالحق قالوا بلى وربنا قال فذوقوا العذاب بما كنتم تكفرون».

46:35 📚 9
فَٱصۡبِرۡ كَمَا صَبَرَ أُوْلُواْ ٱلۡعَزۡمِ مِنَ ٱلرُّسُلِ وَلَا تَسۡتَعۡجِل لَّهُمۡۚ كَأَنَّهُمۡ يَوۡمَ يَرَوۡنَ مَا يُوعَدُونَ لَمۡ يَلۡبَثُوٓاْ إِلَّا سَاعَةࣰ مِّن نَّهَارِۭۚ بَلَٰغࣱۚ فَهَلۡ يُهۡلَكُ إِلَّا ٱلۡقَوۡمُ ٱلۡفَٰسِقُونَ
فَٱصْبِرْ
o halde sabret
كَمَا
gibi
صَبَرَ
sabrettikleri
أُو۟لُوا۟
sahibi
ٱلْعَزْمِ
azim (ve irade)
مِنَ
elçilerin
ٱلرُّسُلِ
the Messengers
وَلَا
ve asla
تَسْتَعْجِل
acele etme
لَّهُمْ ۚ
onlar için
كَأَنَّهُمْ
onlar gibi olurlar
يَوْمَ
gün
يَرَوْنَ
gördükleri
مَا
şeyi (azabı)
يُوعَدُونَ
tehdit edildikleri
لَمْ
(sanki) yaşamamışlar
يَلْبَثُوٓا۟
remained
إِلَّا
dışında
سَاعَةًۭ
bir sa'at
مِّن
gündüzden
نَّهَارٍۭ ۚ
a day
بَلَـٰغٌۭ ۚ
(bu) bir duyurudur
فَهَلْ
helak mı edilecektir?
يُهْلَكُ
(any) be destroyed
إِلَّا
başkası
ٱلْقَوْمُ
topluluktan
ٱلْفَـٰسِقُونَ
yoldan çıkmış

Süleyman AteşO halde sen de, azim (ve irade) sahibi elçilerin sabrettikleri gibi sabret. O (nankör)ler için acele etme. Onlar, tehdidedildikleri azabı gördükleri gün, sanki gündüzün sadece bir sa'ati kadar yaşamış gibi olurlar. (Bu) Bir duyurudur. Yoldan çıkmış topluluktan başkası mı helak edilecektir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
(فاصبر) على أذى قومك (كما صبر أولو العزم) ذوو الثبات والصبر على الشدائد (من الرسل) قبلك فتكون ذا عزم، ومن للبيان فكلهم ذوو عزم وقيل للتبعيض فليس منهم آدم لقوله تعالى "" ولم نجد له عزما "" ولا يونس لقوله تعالى "" ولا تكن كصاحب الحوت "" (ولا تستعجل لهم) لقومك نزول العذاب بهم، قيل كأنه ضجر منهم فأحب نزول العذاب بهم، فأمر بالصبر وترك الاستعجال للعذاب فإنه نازل لا محالة (كأنهم يوم يرون ما يوعدون) من العذاب في الآخرة لطوله (لم يلبثوا) في الدنيا في ظنهم (إلا ساعة من نهار) هذا القرآن (بلاغ) تبليغ من الله إليكم (فهل) أي لا (يهلك) عند رؤية العذاب (إلا القوم الفاسقون) أي الكافرون.

← Önceki Sonraki →

46. Al-Ahqaf Suresi | Anlam Arayışı