54. Al-Qamar سُورَةُ القَمَرِ
Diyanet İşleri MealiKıyamet saati yaklaşır, ay yarılır; onlar bir delil görünce hala yüz çevirirler ve: "Süregelen bir sihir" derler
Saheeh InternationalThe Hour has come near, and the moon has split [in two]
Ali BulaçSaat (kıyamet vakti) yakınlaştı ve ay yarıldı
Süleyman AteşO sa'at yaklaştı, ay yarıldı
Diyanet İşleri MealiKıyamet saati yaklaşır, ay yarılır; onlar bir delil görünce hala yüz çevirirler ve: "Süregelen bir sihir" derler
Saheeh InternationalAnd if they see a miracle, they turn away and say, "Passing magic
Ali BulaçOnlar bir ayet (mucize) görseler, sırt çevirirler ve: "(Bu,) Süregelen bir büyüdür" derler
Süleyman AteşBir mu'cize görecek olsalar yüz çevirirler ve "Süregelen bir büyüdür" derler
Diyanet İşleri MealiYalanlarlar da kendi heveslerine uyarlar. Ama her işin karar kılacağı bir sonucu vardır
Saheeh InternationalAnd they denied and followed their inclinations. But for every matter is a [time of] settlement
Ali BulaçYalanladılar ve kendi heva (istek ve tutku)larına uydular; oysa her iş 'sonunda kendi amacına varıp karar kılacaktır
Süleyman AteşYalanladılar, nefislerinin heveslerine uydular. Halbuki her iş, yerini bulacaktır (Allah'ın kararına kimse engel olamaz)
Diyanet İşleri MealiAnd olsun ki, onları bu hallerinden vazgeçirecek nice haberler gelmiştir
Saheeh InternationalAnd there has already come to them of information that in which there is deterrence
Ali BulaçAndolsun, onlara (kendilerini şirkten ve bozulmalardan) caydırıp vazgeçirtecek nice haberler geldi
Süleyman AteşAndolsun, onlara, (batılda kalmalarını) önleyecek (ibret verici olayları anlatan) haberler geldi
Diyanet İşleri MealiBu haberlerin her birinde üstün hikmet vardır; ama uyarmalar fayda vermiyor
Saheeh InternationalExtensive wisdom - but warning does not avail [them]
Ali Bulaç(Ki her biri) Doruğunda-olgunlaşmış hikmettir. Fakat uyarmalar bir yarar sağlamıyor
Süleyman AteşBunlar üstün hikmettir! Ama uyarılar fayda vermiyor
Diyanet İşleri MealiÖyleyse onlardan yüz çevir; çağıran, görülmemiş ve tanınmamış bir şeye çağırdığı gün
Saheeh InternationalSo leave them, [O Muhammad]. The Day the Caller calls to something forbidding
Ali BulaçÖyleyse sen onlardan yüz çevir. O çağırıcının 'ne tanınmış, ne görülmüş' bir şeye çağıracağı gün
Süleyman AteşÖyleyse sen de onlardan yüz çevir; o çağırıcının görülmemiş, tanınmamış bir şeye çağıracağı gün
Diyanet İşleri MealiGözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış, o çağırana koşarak kabirlerden çıkarlar. İnkarcılar: "Bu, zorlu bir gündür" derler
Saheeh InternationalTheir eyes humbled, they will emerge from the graves as if they were locusts spreading
Ali BulaçGözleri 'zillet ve dehşetten düşmüş olarak', sanki 'yayılan' çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar
Süleyman AteşGözleri düşkün düşkün (zillet ve dehşet içinde) kabirlerden çıkarlar; tıpkı yayılan çekirgeler gibidirler
Diyanet İşleri MealiGözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış, o çağırana koşarak kabirlerden çıkarlar. İnkarcılar: "Bu, zorlu bir gündür" derler
Saheeh InternationalRacing ahead toward the Caller. The disbelievers will say, "This is a difficult Day
Ali BulaçBoyunlarını çağırana doğru uzatmış olarak koşarlarken, kafirler derler ki: "Bu, zorlu bir gün
Süleyman AteşBoyunlarını, çağırana doğru uzatmış koşarlarken, kafirler: "Bu çetin bir gündür!" derler
Diyanet İşleri MealiBu ortak koşanlardan önce Nuh milleti de yalanlamış, kulumuzu yalanlayarak: "Delidir" demişlerdi, yolu kesilmişti
Saheeh InternationalThe people of Noah denied before them, and they denied Our servant and said, "A madman," and he was repelled
Ali BulaçKendilerinden önce Nuh kavmi de yalanlamıştı; böylece kulumuz (Nuh)u yalanladılar ve: "Delidir" dediler. O 'baskı altına alınıp engellenmişti
Süleyman AteşOnlardan önce Nuh'un kavmi de yalanlamıştı. Kulumuzu yalanladılar ve: "Cinlenmiştir" dediler. Ve o(na çeşitli eziyetler yapılarak tebliğden) menedildi
Diyanet İşleri MealiO da: "Ben yenildim, bana yardım et" diye Rabbine yalvarmıştı
Saheeh InternationalSo he invoked his Lord, "Indeed, I am overpowered, so help
Ali BulaçSonunda Rabbine dua etti: "Gerçekten ben, yenik düşmüş durumdayım. Artık Sen (bu kafir toplumdan) intikam al
Süleyman AteşBunun üzerine Rabbine: "Ben yenik düştüm, yardım et!" diye yalvardı
Diyanet İşleri MealiBiz de bunun üzerine gök kapılarını boşanan sularla açtık
Saheeh InternationalThen We opened the gates of the heaven with rain pouring down
Ali BulaçBiz de 'bardaktan boşanırcasına akan' bir su ile göğün kapılarını açtık
Süleyman AteşBiz de boşalan bir su ile göğün kapılarını açtık
Diyanet İşleri MealiYeryüzünde kaynaklar fışkırttık; her iki su, takdir edilen bir ölçüye göre birleşti
Saheeh InternationalAnd caused the earth to burst with springs, and the waters met for a matter already predestined
Ali BulaçYeri de 'coşkun kaynaklar' halinde fışkırttık. Derken su, takdir edilmiş bir işe karşı (hükmümüzü gerçekleştirmek üzere) birleşti
Süleyman AteşYeri kaynaklar halinde fışkırttık, (göğün ve yerin) su(ları) takdir edilmiş bir işin olması için birleşti
Diyanet İşleri MealiOnu, tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir gemiye bindirdik; inkar edilmiş olan Nuh'a mükafat olarak verdiğimiz gemi nezaretimiz altında yüzüyordu
Saheeh InternationalAnd We carried him on a [construction of] planks and nails
Ali BulaçVe onu da tahtalar ve çiviler(le inşa edilmiş gemi) üzerinde taşıdık
Süleyman AteşNuh'u da tahtalar ve çiviler(le yapılmış gemi) üzerinde taşıdık
Diyanet İşleri MealiOnu, tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir gemiye bindirdik; inkar edilmiş olan Nuh'a mükafat olarak verdiğimiz gemi nezaretimiz altında yüzüyordu
Saheeh InternationalSailing under Our observation as reward for he who had been denied
Ali BulaçGözlerimiz önünde akıp-gitmekteydi. (Kendisi ve getirdikleri) İnkar edilmiş-nankörlük edilmiş olan (Nuh)a bir mükafaat olmak üzere
Süleyman Ateş(Kendisine karşı) Nankörlük edilen(kulumuz)a (bizden) bir mükafat olmak üzere (gemi), gözlerimizin önünde akıp gidiyordu
Diyanet İşleri MealiAnd olsun ki Biz, o gemiyi bir ibret olarak bıraktık; öğüt alan yok mudur
Saheeh InternationalAnd We left it as a sign, so is there any who will remember
Ali BulaçAndolsun, Biz bunu bir ayet olarak bıraktık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı
Süleyman AteşBunu bir ibret olarak bıraktık, ibret alan yok mudur
Diyanet İşleri MealiBenim azabım ve uyarmam nasılmış
Saheeh InternationalAnd how [severe] were My punishment and warning
Ali BulaçŞu halde Benim azabım ve uyarıp-korkutmam nasılmış
Süleyman AteşBenim azabım ve uyarılarım nasılmış (görsünler diye)
Diyanet İşleri MealiAnd olsun ki Kuran'ı, öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur
Saheeh InternationalAnd We have certainly made the Qur'an easy for remembrance, so is there any who will remember
Ali BulaçAndolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı
Süleyman AteşAndolsun biz, Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur
Diyanet İşleri MealiAd milleti peygamberini yalanlamıştı; Benim azabım ve uyarmam nasılmış
Saheeh InternationalAad denied; and how [severe] were My punishment and warning
Ali BulaçAd (kavmi) de yalanladı. Şu halde Benim azabım ve uyarmam nasılmış
Süleyman AteşAd da yalanladı, ama azabım ve uyarılarım nasıl oldu
Diyanet İşleri MealiNitekim üzerlerine, insanları, sökülmüş hurma kütüğü gibi kopararak yere seren, dondurucu bir rüzgarı uğursuzluğu devam eden bir günde gönderdik
Saheeh InternationalIndeed, We sent upon them a screaming wind on a day of continuous misfortune
Ali BulaçBiz, o uğursuz (felaket yüklü ve) sürekli bir günde üzerlerine 'kulakları patlatan bir kasırga' gönderdik
Süleyman AteşBiz onların üstüne uğursuz mu uğursuz bir günde uğultulu bir kasırga saldık
Diyanet İşleri MealiNitekim üzerlerine, insanları, sökülmüş hurma kütüğü gibi kopararak yere seren, dondurucu bir rüzgarı uğursuzluğu devam eden bir günde gönderdik
Saheeh InternationalExtracting the people as if they were trunks of palm trees uprooted
Ali Bulaçİnsanları söküp atıyordu; sanki onlar, kökünden sökülüp-kopmuş hurma kütükleriymiş gibi
Süleyman Ateşİnsanları sanki köklerinden sökülmüş hurma kütükleri imişler gibi koparıp deviriyordu
Diyanet İşleri MealiBenim azabım ve uyarmam nasılmış
Saheeh InternationalAnd how [severe] were My punishment and warning
Ali BulaçŞu halde Benim azabım ve uyarmam nasılmış
Süleyman AteşBenim azabım ve uyarılarım nasıl oldu
Diyanet İşleri MealiAnd olsun ki, Kuran'ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur
Saheeh InternationalAnd We have certainly made the Qur'an easy for remembrance, so is there any who will remember
Ali BulaçAndolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı
Süleyman AteşAndolsun biz Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur
Diyanet İşleri MealiSemud milleti uyaran peygamberleri yalanladı
Saheeh InternationalThamud denied the warning
Ali BulaçSemud (kavmi) de uyarıları yalanladı
Süleyman AteşSemud da uyarıları yalandı
Diyanet İşleri Mealiİçimizden bir insana mı uyacağız? O zaman biz sapıklık ve delilik etmiş oluruz. Kitap, aramızda, ona mı verilmiş? Hayır, o pek yalancı ve şımarığın biridir" dediler
Saheeh InternationalAnd said, "Is it one human being among us that we should follow? Indeed, we would then be in error and madness
Ali BulaçDediler ki: "Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (delalet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz
Süleyman AteşBizden bir insana mı uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içine düşmüş oluruz dediler
Diyanet İşleri Mealiİçimizden bir insana mı uyacağız? O zaman biz sapıklık ve delilik etmiş oluruz. Kitap, aramızda, ona mı verilmiş? Hayır, o pek yalancı ve şımarığın biridir" dediler
Saheeh InternationalHas the message been sent down upon him from among us? Rather, he is an insolent liar
Ali BulaçZikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır
Süleyman AteşZikir, aramızdan ona mı bırakıldı? Hayır o, yalancı küstahın biridir
Diyanet İşleri MealiYarın, kimin pek yalancı ve şımarık olduğunu bileceklerdir
Saheeh InternationalThey will know tomorrow who is the insolent liar
Ali BulaçOnlar yarın, kimin çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarık olduğunu bilip-öğreneceklerdir
Süleyman Ateş(Salih'e dedik ki): Yarın onlar, yalancı, küstahın kim olduğunu bilecekler
Diyanet İşleri MealiDoğrusu, onları denemek üzere dişi deveyi gönderen Biziz. Salih'e şöyle demiştik: "Onları gözetle ve sabret
Saheeh InternationalIndeed, We are sending the she-camel as trial for them, so watch them and be patient
Ali BulaçGerçek şu ki Biz, bir fitne (imtihan ve deneme konusu) olarak o dişi deveyi kendilerine göndereniz. Şu halde sen onları gözleyip-bekle ve sabret
Süleyman AteşBiz onlara, kendilerini sınamak için dişi deveyi göndereceğiz. Hele sen onları gözetle, sabret
Diyanet İşleri MealiOnlara, sıralarına göre suyun kendileriyle o deve aralarında pay edilmiş olunduğunu söyle
Saheeh InternationalAnd inform them that the water is shared between them, each [day of] drink attended [by turn]
Ali BulaçVe onlara, suyun aralarında kesin olarak pay edildiğini haber ver. Su alış sırası (kiminse, o) hazır bulunsun
Süleyman AteşOnlara, suyun aralarında paylaştırılacağını, (bir gün devenin, bir gün de kendilerinin su içme nöbeti olacağını) haber ver; içme sırası kiminse o gelip suyunu alsın
Diyanet İşleri MealiAma bir arkadaşlarını çağırdılar, o da kılıcını alarak deveyi kesti
Saheeh InternationalBut they called their companion, and he dared and hamstrung [her]
Ali BulaçDerken arkadaşlarını çağırdılar, o da bıçağını kapıp 'hayvanı ayağından biçip yere devirdi
Süleyman AteşBir arkadaşlarını çağırdılar, o da bıçağı çekip (deveyi) kesti
Diyanet İşleri MealiBenim azabım ve uyarmam nasılmış
Saheeh InternationalAnd how [severe] were My punishment and warning
Ali BulaçŞu halde Benim azabım ve uyarmam nasılmış
Süleyman AteşAma azabım ve uyarılarım nasıl oldu
Diyanet İşleri MealiNitekim üzerlerine bir çığlık gönderdik de, ağılcıların kullandığı kurumuş ot gibi oldular
Saheeh InternationalIndeed, We sent upon them one blast from the sky, and they became like the dry twig fragments of an [animal] pen
Ali BulaçÇünkü Biz onların üzerine bir tek çığlık gönderdik. Böylece onlar, ağıldaki çalı-çırpı olan kuru ot gibi oluverdiler
Süleyman AteşBiz onların üzerine tek sayha (korkunç bir ses) gönderdik; ağılcının topladığı kuru ot gibi kırılıp döküldüler
Diyanet İşleri MealiAnd olsun ki, Kuran'ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur
Saheeh InternationalAnd We have certainly made the Qur'an easy for remembrance, so is there any who will remember
Ali BulaçAndolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı
Süleyman AteşAndolsun Biz Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur
Diyanet İşleri MealiLut milleti uyaran peygamberleri yalanladı
Saheeh InternationalThe people of Lot denied the warning
Ali BulaçLut kavmi de uyarıları yalanladı
Süleyman AteşLut'un kavmi de uyarıları yalanladı
Diyanet İşleri MealiBiz de üzerlerine taş yağdıran bir rüzgar gönderdik. Ancak, Lut'un taraftarlarını, katımızdan bir nimet olarak seher vakti kurtardık. Şükredene işte böyle mükafat veririz
Saheeh InternationalIndeed, We sent upon them a storm of stones, except the family of Lot - We saved them before dawn
Ali BulaçBiz de onların üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Yalnız Lut ailesini (bu azaptan ayrı tuttuk;) onları seher vakti kurtardık
Süleyman AteşBiz de üstlerine (taşlar savuran) bir fırtına gönderdik, yalnız Lut ailesini seher vakti kurtardık
Diyanet İşleri MealiBiz de üzerlerine taş yağdıran bir rüzgar gönderdik. Ancak, Lut'un taraftarlarını, katımızdan bir nimet olarak seher vakti kurtardık. Şükredene işte böyle mükafat veririz
Saheeh InternationalAs favor from us. Thus do We reward he who is grateful
Ali BulaçTarafımızdan bir nimet olarak. İşte Biz, şükredenleri böyle ödüllendiririz
Süleyman AteşKatımızdan bir ni'met olarak. Biz şükredeni böyle mükafatlandırırız
Diyanet İşleri MealiLut, and olsun ki, onları Bizim yakalamamızla uyarmıştı, ama onlar uyarmaları şüphe ile karşılayarak dinlemediler
Saheeh InternationalAnd he had already warned them of Our assault, but they disputed the warning
Ali BulaçOysa andolsun, zorlu yakalamamıza karşı onları uyarmıştı. Fakat onlar, bu uyarıları kuşkuyla karşılayıp-yalanlamakta direttiler
Süleyman AteşLut, onları bizim yakalamamıza karşı uyarmıştı, fakat uyarılara karşı kuşku duydular
Diyanet İşleri MealiAnd olsun ki, onlar Lut'un konukları olan melekleri elde etmeye kalkıştılar, bunun üzerine gözlerini kör ettik. "Azabımı ve uyarmalarımı dinlememenin sonucunu tadın" dedik
Saheeh InternationalAnd they had demanded from him his guests, but We obliterated their eyes, [saying], "Taste My punishment and warning
Ali BulaçAndolsun onlar, onun konuklarından da murad almak için baskı yaptılar. Biz de onların gözlerini silip kör ettik. "İşte azabımı ve uyarmamı tadın
Süleyman AteşOnun (güzel delikanlılar şeklinde görünen melek) konuklarından murad almağa kalkıştılar. Biz de gözlerini siliverdik: "Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın
Diyanet İşleri MealiAnd olsun ki, sabah erken, önü alınmaz bir azap başlarına geldi
Saheeh InternationalAnd there came upon them by morning an abiding punishment
Ali BulaçAndolsun onları bir sabah vakti erkenden, üzerlerinde kararını kılmış bir azap yakalayıp-bastırıverdi
Süleyman AteşSabah erken, onları kararlı bir azab yakaladı
Diyanet İşleri MealiAzabımı ve uyarmalarımı dinlememenin sonucunu tadın" dedik
Saheeh InternationalSo taste My punishment and warning
Ali BulaçŞimdi azabımı ve uyarmamı tadın
Süleyman AteşAzabımı ve uyarılarımı(n akıbetini) tadın
Diyanet İşleri MealiAnd olsun ki, Kuran'ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur
Saheeh InternationalAnd We have certainly made the Qur'an easy for remembrance, so is there any who will remember
Ali BulaçAndolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı
Süleyman AteşAndolsun biz Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur
Diyanet İşleri MealiAnd olsun ki, Firavun erkanına uyaranlar geldi
Saheeh InternationalAnd there certainly came to the people of Pharaoh warning
Ali BulaçAndolsun Firavun ailesi (ve çevresi ile kavmi)ne de uyarılar geldi
Süleyman AteşFir'avn'ın kavmine de uyarılar gelmiştir
Diyanet İşleri MealiMucizelerimizin hepsini yalanladılar. Bunun üzerine onları güç ve kuvvet sahibi olana yakışır bir şekilde yakaladık
Saheeh InternationalThey denied Our signs, all of them, so We seized them with a seizure of one Exalted in Might and Perfect in Ability
Ali BulaçOnlar Bizim ayetlerimizin tümünü yalanladılar. Biz de onları üstün ve güçlü, kudretli olanın yakalayışıyla yakalayıverdik
Süleyman AteşBütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları, galib ve güçlü(padişah)ın yakalaması gibi yakaladık
Diyanet İşleri MealiSizin inkarcılarınız bunlardan daha mı üstündür? Yoksa Kitablarda size bir kurtuluş belgesi mi var
Saheeh InternationalAre your disbelievers better than those [former ones], or have you immunity in the scripture
Ali BulaçSizin kafirleriniz onlardan daha hayırlı mıdır? Yoksa sizin için kitaplarda bir beraat mi var
Süleyman AteşŞimdi sizin kafirleriniz, ötekilerinizden hayırlı mı? Yoksa Kitaplarda sizin için bir beraet (inkarınızdan dolayı size sorumsuzluk) mu var
Diyanet İşleri MealiYoksa: "Biz öç alabilecek bir topluluğuz" mu diyorlar
Saheeh InternationalOr do they say, "We are an assembly supporting [each other]
Ali BulaçBiz, 'birbiriyle yardımlaşıp öcünü alan' bir toplumuz" mu diyorlar
Süleyman AteşYoksa "Biz muzaffer (yenilmez) bir topluluğuz" mu diyorlar
Diyanet İşleri MealiToplulukları dağıtılacak, yüzgeri edileceklerdir
Saheeh International[Their] assembly will be defeated, and they will turn their backs [in retreat]
Ali BulaçYakında o toplum bozguna uğratılacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır
Süleyman AteşO topluluk bozulacak ve geriye dönüp kaçacaklardır
Diyanet İşleri MealiKıyamet onların azap ile vadedildikleri gündür. O ne korkunç, ne acı bir gündür
Saheeh InternationalBut the Hour is their appointment [for due punishment], and the Hour is more disastrous and more bitter
Ali BulaçDaha doğrusu onlara va'dedilen (asıl azap) (kıyamet) saatidir. O saat, 'kurtuluş olmayan daha korkunç bir bela' ve daha acıdır
Süleyman AteşHayır, buluşma zamanları o (uyarıldıkları) sa'attir. O sa'at cidden çok feci ve acıdır
Diyanet İşleri MealiDoğrusu suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler
Saheeh InternationalIndeed, the criminals are in error and madness
Ali BulaçHiç şüphesiz suçlular-günahkarlar, bir sapmışlık (dalalet) ve çılgınlık içindedirler
Süleyman AteşSuçlular bir sapıklık ve çılgınlık içindedir
Diyanet İşleri MealiAteşe yüzüstü sürüldükleri gün, onlara: "Cehennemin dokunan azabını tadın" denir
Saheeh InternationalThe Day they are dragged into the Fire on their faces [it will be said], "Taste the touch of Saqar
Ali BulaçAteşin içinde yüzükoyun sürüklenecekleri gün cehennemin dokunuşunu tadın" (denecek)
Süleyman AteşO gün yüzükoyun ateşe sürüklenecekler: "Cehennemin dokunuşunu tadın!" diye
Diyanet İşleri MealiŞüphesiz Biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır
Saheeh InternationalIndeed, all things We created with predestination
Ali BulaçHiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık
Süleyman AteşBiz her şeyi bir kadere (bir düzene, ölçüye, plana) göre yarattık
Diyanet İşleri MealiBizim buyruğumuz bir göz kırpması gibi anidir
Saheeh InternationalAnd Our command is but one, like a glance of the eye
Ali BulaçBizim emrimiz, bir göz kırpma gibi yalnızca 'bir keredir
Süleyman AteşBizim buyruğumuz yalnız bir tektir, göz açıp yumma gibidir
Diyanet İşleri MealiAnd olsun ki, benzerlerinizi yok etti, öğüt alan yok mudur
Saheeh InternationalAnd We have already destroyed your kinds, so is there any who will remember
Ali BulaçAndolsun Biz sizin benzerlerinizi yıkıma uğrattık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı
Süleyman AteşAndolsun biz sizin benzerlerinizi hep helak ettik. Öğüt alan yok mudur
Diyanet İşleri Mealiİnsanların yaptıkları her şey kitablarda kayıtlıdır
Saheeh InternationalAnd everything they did is in written records
Ali BulaçOnların işlemiş oldukları herşey kitaplarda (yazılı)dır
Süleyman Ateşİşledikleri her şey, Kitaplarda mevcuttur
Diyanet İşleri MealiKüçük ve büyük, hepsi satır satırdır
Saheeh InternationalAnd every small and great [thing] is inscribed
Ali BulaçKüçük, büyük herşey satır satır (yazılı)dır
Süleyman AteşKüçük, büyük hepsi satır satır yazılmıştır
Diyanet İşleri MealiAllah'a karşı gelmekten sakınanlar, güçlü hükümdarın katında, yüksek bir derecede, cennetlerde ferahlık ve aydınlık içindedirler
Saheeh InternationalIndeed, the righteous will be among gardens and rivers
Ali BulaçHiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nehir (çevresin)dedirler
Süleyman AteşKorunanlar cennetlerde ırmaklar(ın kenarın)dadırlar
Diyanet İşleri MealiAllah'a karşı gelmekten sakınanlar, güçlü hükümdarın katında, yüksek bir derecede, cennetlerde ferahlık ve aydınlık içindedirler
Saheeh InternationalIn a seat of honor near a Sovereign, Perfect in Ability
Ali BulaçÇok kudretli, mülkünün sonu olmayan (Allah)ın yanında doğruluk makamındadırlar
Süleyman AteşGüçlü padişahın huzurunda doğruluk koltuklarında(memnunluk içinde)dirler