☪ Anlam Arayışı

Vâkıa Sûresi

🎨 Tecvid renkleri: KapalıSure sayfasında aç →
Meal / Translation:TürkçeEnglishTürkçe + English
Türkçe · EnglishAl-Waaqia 1-96

56:1 Kıyamet koptuğunda kimini alçaltacak ve kimini yükseltecek olan o hadisenin yalan olmadığı ortaya çıkacaktır

56:1 When the Occurrence occurs

56:2 Kıyamet koptuğunda kimini alçaltacak ve kimini yükseltecek olan o hadisenin yalan olmadığı ortaya çıkacaktır

56:2 There is, at its occurrence, no denial

56:3 Kıyamet koptuğunda kimini alçaltacak ve kimini yükseltecek olan o hadisenin yalan olmadığı ortaya çıkacaktır

56:3 It will bring down [some] and raise up [others]

56:4 Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, siz de üç sınıf olursunuz

56:4 When the earth is shaken with convulsion

56:5 Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, siz de üç sınıf olursunuz

56:5 And the mountains are broken down, crumbling

56:6 Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, siz de üç sınıf olursunuz

56:6 And become dust dispersing

56:7 Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, siz de üç sınıf olursunuz

56:7 And you become [of] three kinds

56:8 İyi işler işlediklerini belirtmek için, amel defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara

56:8 Then the companions of the right - what are the companions of the right

56:9 Kötülük işlediklerini belirtmek üzere, amel defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara

56:9 And the companions of the left - what are the companions of the left

56:10 İyilik işlemekte önde olanlar, karşılıklarını almakta da önde olanlardır

56:10 And the forerunners, the forerunners

56:11 Naim cennetlerinde Allah'a en çok yaklaştırılmış olanlar işte bunlardır

56:11 Those are the ones brought near [to Allah]

56:12 Naim cennetlerinde Allah'a en çok yaklaştırılmış olanlar işte bunlardır

56:12 In the Gardens of Pleasure

56:13 Onların büyük kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir

56:13 A [large] company of the former peoples

56:14 Onların büyük kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir

56:14 And a few of the later peoples

56:15 Mücevheratla işlenmiş tahtlara karşılıklı olarak yaslanırlar

56:15 On thrones woven [with ornament]

56:16 Mücevheratla işlenmiş tahtlara karşılıklı olarak yaslanırlar

56:16 Reclining on them, facing each other

56:17 Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar

56:17 There will circulate among them young boys made eternal

56:18 Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar

56:18 With vessels, pitchers and a cup [of wine] from a flowing spring

56:19 Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar

56:19 No headache will they have therefrom, nor will they be intoxicated

56:20 Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar

56:20 And fruit of what they select

56:21 Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar

56:21 And the meat of fowl, from whatever they desire

56:22 İşlediklerine karşılık olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır. Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazlar

56:22 And [for them are] fair women with large, [beautiful] eyes

56:23 İşlediklerine karşılık olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır. Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazlar

56:23 The likenesses of pearls well-protected

56:24 İşlediklerine karşılık olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır. Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazlar

56:24 As reward for what they used to do

56:25 Sadece selama karşılık selam sözü işitirler

56:25 They will not hear therein ill speech or commission of sin

56:26 Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara

56:26 Only a saying: "Peace, peace

56:27 Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler

56:27 The companions of the right - what are the companions of the right

56:28 Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler

56:28 [They will be] among lote trees with thorns removed

56:29 Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler

56:29 And [banana] trees layered [with fruit]

56:30 Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler

56:30 And shade extended

56:31 Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler

56:31 And water poured out

56:32 Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler

56:32 And fruit, abundant [and varied]

56:33 Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler

56:33 Neither limited [to season] nor forbidden

56:34 Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler

56:34 And [upon] beds raised high

56:35 Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır

56:35 Indeed, We have produced the women of Paradise in a [new] creation

56:36 Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır

56:36 And made them virgins

56:37 Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır

56:37 Devoted [to their husbands] and of equal age

56:38 Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır

56:38 For the companions of the right [who are]

56:39 Bunların bir kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir

56:39 A company of the former peoples

56:40 Bunların bir kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir

56:40 And a company of the later peoples

56:41 Defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara

56:41 And the companions of the left - what are the companions of the left

56:42 İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar

56:42 [They will be] in scorching fire and scalding water

56:43 İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar

56:43 And a shade of black smoke

56:44 İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar

56:44 Neither cool nor beneficial

56:45 Çünkü onlar, bundan önce, dünyada, nimet içinde bulunurlar iken, büyük günah işlemekte direnir dururlardı

56:45 Indeed they were, before that, indulging in affluence

56:46 Çünkü onlar, bundan önce, dünyada, nimet içinde bulunurlar iken, büyük günah işlemekte direnir dururlardı

56:46 And they used to persist in the great violation

56:47 Şöyle söylerlerdi: "Öldüğümüzde, toprak ve kemik yığını olduğumuzda mı, biz mi tekrar dirileceğiz

56:47 And they used to say, "When we die and become dust and bones, are we indeed to be resurrected

56:48 Önce gelip geçmiş babalarımız da mı

56:48 And our forefathers [as well]

56:49 De ki: "Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de belli bir günün belirli bir vaktinde toplanacaklardır

56:49 Say, [O Muhammad], "Indeed, the former and the later peoples

56:50 De ki: "Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de belli bir günün belirli bir vaktinde toplanacaklardır

56:50 Are to be gathered together for the appointment of a known Day

56:51 Sonra, siz ey sapıklar, yalanlayanlar

56:51 Then indeed you, O those astray [who are] deniers

56:52 Doğrusu bir zakkum ağacından yiyeceksiniz

56:52 Will be eating from trees of zaqqum

56:53 Karınlarınızı onunla dolduracaksınız

56:53 And filling with it your bellies

56:54 Onun üzerine kaynar su içeceksiniz

56:54 And drinking on top of it from scalding water

56:55 Hem de susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz

56:55 And will drink as the drinking of thirsty camels

56:56 İşte onlara, ceza günü sunulacak konukluk budur

56:56 That is their accommodation on the Day of Recompense

56:57 Sizi yaratan Biziz; hala tasdik etmez misiniz

56:57 We have created you, so why do you not believe

56:58 Söyleyin; akıttığınız meniden insanı yaratan siz misiniz, yoksa Biz mi yaratmaktayız

56:58 Have you seen that which you emit

56:59 Söyleyin; akıttığınız meniden insanı yaratan siz misiniz, yoksa Biz mi yaratmaktayız

56:59 Is it you who creates it, or are We the Creator

56:60 Ölümü aranızda Biz tayin ettik; sizi ortadan kaldırıp benzerlerinizi yerinize getirmeyi, sizi bilmediğiniz şekilde var etmeyi dilesek kimse önümüze geçemez

56:60 We have decreed death among you, and We are not to be outdone

56:61 Ölümü aranızda Biz tayin ettik; sizi ortadan kaldırıp benzerlerinizi yerinize getirmeyi, sizi bilmediğiniz şekilde var etmeyi dilesek kimse önümüze geçemez

56:61 In that We will change your likenesses and produce you in that [form] which you do not know

56:62 And olsun ki, ilk yaratmayı bilirsiniz, yine de düşünmez misiniz

56:62 And you have already known the first creation, so will you not remember

56:63 Söyleyin, ektiklerinizi yerden bitirenler sizler misiniz, yoksa Biz mi bitiriyoruz

56:63 And have you seen that [seed] which you sow

56:64 Söyleyin, ektiklerinizi yerden bitirenler sizler misiniz, yoksa Biz mi bitiriyoruz

56:64 Is it you who makes it grow, or are We the grower

56:65 Dilersek Biz onu çerçöp yaparız, şaşar kalırsınız; "Doğrusu borç altına girdik, hatta yoksun kaldık

56:65 If We willed, We could make it [dry] debris, and you would remain in wonder

56:66 Dilersek Biz onu çerçöp yaparız, şaşar kalırsınız; "Doğrusu borç altına girdik, hatta yoksun kaldık

56:66 [Saying], "Indeed, we are [now] in debt

56:67 Dilersek Biz onu çerçöp yaparız, şaşar kalırsınız; "Doğrusu borç altına girdik, hatta yoksun kaldık

56:67 Rather, we have been deprived

56:68 Söyleyin; içtiğiniz suyu buluttan indirenler sizler misiniz yoksa onu Biz mi indiririz

56:68 And have you seen the water that you drink

56:69 Söyleyin; içtiğiniz suyu buluttan indirenler sizler misiniz yoksa onu Biz mi indiririz

56:69 Is it you who brought it down from the clouds, or is it We who bring it down

56:70 Dileseydik onu acılaştırırdık; hala şükretmez misiniz

56:70 If We willed, We could make it bitter, so why are you not grateful

56:71 Söyleyin; yaktığınız ateşin ağacını var eden sizler misiniz, yoksa onu Biz mi var ederiz

56:71 And have you seen the fire that you ignite

56:72 Söyleyin; yaktığınız ateşin ağacını var eden sizler misiniz, yoksa onu Biz mi var ederiz

56:72 Is it you who produced its tree, or are We the producer

56:73 Biz onu bir ibret ve çölde konaklayanlar için yararlı kıldık

56:73 We have made it a reminder and provision for the travelers

56:74 Öyleyse çok büyük Rabbinin adını tesbih et

56:74 So exalt the name of your Lord, the Most Great

56:75 Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim; ki bunun ne büyük yemin olduğunu bir bilseniz

56:75 Then I swear by the setting of the stars

56:76 Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim; ki bunun ne büyük yemin olduğunu bir bilseniz

56:76 And indeed, it is an oath - if you could know - [most] great

56:77 Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir

56:77 Indeed, it is a noble Qur'an

56:78 Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir

56:78 In a Register well-protected

56:79 Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir

56:79 None touch it except the purified

56:80 Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap'da mevcutken Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim'dir

56:80 [It is] a revelation from the Lord of the worlds

56:81 Siz bu sözü mü hor görüyorsunuz

56:81 Then is it to this statement that you are indifferent

56:82 Rızkınıza şükredeceğiniz yere onu vereni mi yalanlıyorsunuz

56:82 And make [the thanks for] your provision that you deny [the Provider]

56:83 Kişinin canı boğaza dayanınca ve siz o zaman bakıp kalırken, Biz o kişiye sizden daha yakınızdır, ama görmezsiniz

56:83 Then why, when the soul at death reaches the throat

56:84 Kişinin canı boğaza dayanınca ve siz o zaman bakıp kalırken, Biz o kişiye sizden daha yakınızdır, ama görmezsiniz

56:84 And you are at that time looking on

56:85 Kişinin canı boğaza dayanınca ve siz o zaman bakıp kalırken, Biz o kişiye sizden daha yakınızdır, ama görmezsiniz

56:85 And Our angels are nearer to him than you, but you do not see

56:86 Siz dirilip yaptıklarınıza karşılık görmeyecekseniz ve eğer bu sözünüzde samimi iseniz, o çıkmak üzere olan canı geri çevirsenize

56:86 Then why do you not, if you are not to be recompensed

56:87 Siz dirilip yaptıklarınıza karşılık görmeyecekseniz ve eğer bu sözünüzde samimi iseniz, o çıkmak üzere olan canı geri çevirsenize

56:87 Bring it back, if you should be truthful

56:88 Eğer ölen o kişi, gözdelerden ise, rahatlık, hoşluk ve nimet cenneti onundur

56:88 And if the deceased was of those brought near to Allah

56:89 Eğer ölen o kişi, gözdelerden ise, rahatlık, hoşluk ve nimet cenneti onundur

56:89 Then [for him is] rest and bounty and a garden of pleasure

56:90 Eğer defteri sağdan verilenlerden ise

56:90 And if he was of the companions of the right

56:91 Ey sağcılardan olan kişi, sana selam olsun!" denir

56:91 Then [the angels will say], "Peace for you; [you are] from the companions of the right

56:92 Eğer, sapık yalancılardan ise

56:92 But if he was of the deniers [who were] astray

56:93 Ona kaynar sudan konukluk sunulur

56:93 Then [for him is] accommodation of scalding water

56:94 Cehenneme sokulur

56:94 And burning in Hellfire

56:95 Doğrusu kesin gerçek budur

56:95 Indeed, this is the true certainty

56:96 Öyleyse çok büyük Rabbinin adını tesbih et

56:96 So exalt the name of your Lord, the Most Great

10
Vâkıa Sûresi١٠
إِذَا وَقَعَتِ ٱلۡوَاقِعَةُ ﴿١﴾ لَيۡسَ لِوَقۡعَتِهَا كَاذِبَةٌ ﴿٢﴾ خَافِضَةࣱ رَّافِعَةٌ ﴿٣﴾ إِذَا رُجَّتِ ٱلۡأَرۡضُ رَجࣰّ ا ﴿٤﴾ وَبُسَّتِ ٱلۡجِبَالُ بَسࣰّ ا ﴿٥﴾ فَكَانَتۡ هَبَآءࣰ مُّنۢبَثࣰّ ا ﴿٦﴾ وَكُنتُمۡ أَزۡوَٰجࣰ ا ثَلَٰثَةࣰ‏ ﴿٧﴾ فَأَصۡحَٰبُ ٱلۡمَيۡمَنَةِ مَآ أَصۡحَٰبُ ٱلۡمَيۡمَنَةِ ﴿٨﴾ وَأَصۡحَٰبُ ٱلۡمَشۡـَٔمَةِ مَآ أَصۡحَٰبُ ٱلۡمَشۡـَٔمَةِ ﴿٩﴾ وَٱلسَّٰبِقُونَ ٱلسَّٰبِقُونَ ﴿١٠﴾ أُوْلَٰٓئِكَ ٱلۡمُقَرَّبُونَ ﴿١١﴾ فِي جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ ﴿١٢﴾ ثُلَّةࣱ مِّنَ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿١٣﴾ وَقَلِيلࣱ مِّنَ ٱلۡأٓخِرِينَ ﴿١٤﴾ عَلَىٰ سُرُرࣲ مَّوۡضُونَةࣲ‏ ﴿١٥﴾ مُّتَّكِـِٔينَ عَلَيۡهَا مُتَقَٰبِلِينَ ﴿١٦﴾ يَطُوفُ عَلَيۡهِمۡ وِلۡدَٰنࣱ مُّخَلَّدُونَ ﴿١٧﴾ بِأَكۡوَابࣲ وَأَبَارِيقَ وَكَأۡسࣲ مِّن مَّعِينࣲ‏ ﴿١٨﴾ لَّا يُصَدَّعُونَ عَنۡهَا وَلَا يُنزِفُونَ ﴿١٩﴾ وَفَٰكِهَةࣲ مِّمَّا يَتَخَيَّرُونَ ﴿٢٠﴾ وَلَحۡمِ طَيۡرࣲ مِّمَّا يَشۡتَهُونَ ﴿٢١﴾ وَحُورٌ عِينࣱ‏ ﴿٢٢﴾ كَأَمۡثَٰلِ ٱللُّؤۡلُوِٕ ٱلۡمَكۡنُونِ ﴿٢٣﴾ جَزَآءَۢ بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ﴿٢٤﴾ لَا يَسۡمَعُونَ فِيهَا لَغۡوࣰ ا وَلَا تَأۡثِيمًا ﴿٢٥﴾ إِلَّا قِيلࣰ ا سَلَٰمࣰ ا سَلَٰمࣰ ا ﴿٢٦﴾ وَأَصۡحَٰبُ ٱلۡيَمِينِ مَآ أَصۡحَٰبُ ٱلۡيَمِينِ ﴿٢٧﴾ فِي سِدۡرࣲ مَّخۡضُودࣲ‏ ﴿٢٨﴾ وَطَلۡحࣲ مَّنضُودࣲ‏ ﴿٢٩﴾ وَظِلࣲّ مَّمۡدُودࣲ‏ ﴿٣٠﴾ وَمَآءࣲ مَّسۡكُوبࣲ‏ ﴿٣١﴾ وَفَٰكِهَةࣲ كَثِيرَةࣲ‏ ﴿٣٢﴾ لَّا مَقۡطُوعَةࣲ وَلَا مَمۡنُوعَةࣲ‏ ﴿٣٣﴾ وَفُرُشࣲ مَّرۡفُوعَةٍ ﴿٣٤﴾ إِنَّآ أَنشَأۡنَٰهُنَّ إِنشَآءࣰ‏ ﴿٣٥﴾ فَجَعَلۡنَٰهُنَّ أَبۡكَارًا ﴿٣٦﴾ عُرُبًا أَتۡرَابࣰ ا ﴿٣٧﴾ لِّأَصۡحَٰبِ ٱلۡيَمِينِ ﴿٣٨﴾ ثُلَّةࣱ مِّنَ ٱلۡأَوَّلِينَ ﴿٣٩﴾ وَثُلَّةࣱ مِّنَ ٱلۡأٓخِرِينَ ﴿٤٠﴾ وَأَصۡحَٰبُ ٱلشِّمَالِ مَآ أَصۡحَٰبُ ٱلشِّمَالِ ﴿٤١﴾ فِي سَمُومࣲ وَحَمِيمࣲ‏ ﴿٤٢﴾ وَظِلࣲّ مِّن يَحۡمُومࣲ‏ ﴿٤٣﴾ لَّا بَارِدࣲ وَلَا كَرِيمٍ ﴿٤٤﴾ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَبۡلَ ذَٰلِكَ مُتۡرَفِينَ ﴿٤٥﴾ وَكَانُواْ يُصِرُّونَ عَلَى ٱلۡحِنثِ ٱلۡعَظِيمِ ﴿٤٦﴾ وَكَانُواْ يَقُولُونَ أَئِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابࣰ ا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ ﴿٤٧﴾ أَوَءَابَآؤُنَا ٱلۡأَوَّلُونَ ﴿٤٨﴾ قُلۡ إِنَّ ٱلۡأَوَّلِينَ وَٱلۡأٓخِرِينَ ﴿٤٩﴾ لَمَجۡمُوعُونَ إِلَىٰ مِيقَٰتِ يَوۡمࣲ مَّعۡلُومࣲ‏ ﴿٥٠﴾ ثُمَّ إِنَّكُمۡ أَيُّهَا ٱلضَّآلُّونَ ٱلۡمُكَذِّبُونَ ﴿٥١﴾ لَأٓكِلُونَ مِن شَجَرࣲ مِّن زَقُّومࣲ‏ ﴿٥٢﴾ فَمَالِـُٔونَ مِنۡهَا ٱلۡبُطُونَ ﴿٥٣﴾ فَشَٰرِبُونَ عَلَيۡهِ مِنَ ٱلۡحَمِيمِ ﴿٥٤﴾ فَشَٰرِبُونَ شُرۡبَ ٱلۡهِيمِ ﴿٥٥﴾ هَٰذَا نُزُلُهُمۡ يَوۡمَ ٱلدِّينِ ﴿٥٦﴾ نَحۡنُ خَلَقۡنَٰكُمۡ فَلَوۡلَا تُصَدِّقُونَ ﴿٥٧﴾ أَفَرَءَيۡتُم مَّا تُمۡنُونَ ﴿٥٨﴾ ءَأَنتُمۡ تَخۡلُقُونَهُۥٓ أَمۡ نَحۡنُ ٱلۡخَٰلِقُونَ ﴿٥٩﴾ نَحۡنُ قَدَّرۡنَا بَيۡنَكُمُ ٱلۡمَوۡتَ وَمَا نَحۡنُ بِمَسۡبُوقِينَ ﴿٦٠﴾ عَلَىٰٓ أَن نُّبَدِّلَ أَمۡثَٰلَكُمۡ وَنُنشِئَكُمۡ فِي مَا لَا تَعۡلَمُونَ ﴿٦١﴾ وَلَقَدۡ عَلِمۡتُمُ ٱلنَّشۡأَةَ ٱلۡأُولَىٰ فَلَوۡلَا تَذَكَّرُونَ ﴿٦٢﴾ أَفَرَءَيۡتُم مَّا تَحۡرُثُونَ ﴿٦٣﴾ ءَأَنتُمۡ تَزۡرَعُونَهُۥٓ أَمۡ نَحۡنُ ٱلزَّٰرِعُونَ ﴿٦٤﴾ لَوۡ نَشَآءُ لَجَعَلۡنَٰهُ حُطَٰمࣰ ا فَظَلۡتُمۡ تَفَكَّهُونَ ﴿٦٥﴾ إِنَّا لَمُغۡرَمُونَ ﴿٦٦﴾ بَلۡ نَحۡنُ مَحۡرُومُونَ ﴿٦٧﴾ أَفَرَءَيۡتُمُ ٱلۡمَآءَ ٱلَّذِي تَشۡرَبُونَ ﴿٦٨﴾ ءَأَنتُمۡ أَنزَلۡتُمُوهُ مِنَ ٱلۡمُزۡنِ أَمۡ نَحۡنُ ٱلۡمُنزِلُونَ ﴿٦٩﴾ لَوۡ نَشَآءُ جَعَلۡنَٰهُ أُجَاجࣰ ا فَلَوۡلَا تَشۡكُرُونَ ﴿٧٠﴾ أَفَرَءَيۡتُمُ ٱلنَّارَ ٱلَّتِي تُورُونَ ﴿٧١﴾ ءَأَنتُمۡ أَنشَأۡتُمۡ شَجَرَتَهَآ أَمۡ نَحۡنُ ٱلۡمُنشِـُٔونَ ﴿٧٢﴾ نَحۡنُ جَعَلۡنَٰهَا تَذۡكِرَةࣰ وَمَتَٰعࣰ ا لِّلۡمُقۡوِينَ ﴿٧٣﴾ فَسَبِّحۡ بِٱسۡمِ رَبِّكَ ٱلۡعَظِيمِ ﴿٧٤﴾ ۞فَلَآ أُقۡسِمُ بِمَوَٰقِعِ ٱلنُّجُومِ ﴿٧٥﴾ وَإِنَّهُۥ لَقَسَمࣱ لَّوۡ تَعۡلَمُونَ عَظِيمٌ ﴿٧٦﴾ إِنَّهُۥ لَقُرۡءَانࣱ كَرِيمࣱ‏ ﴿٧٧﴾ فِي كِتَٰبࣲ مَّكۡنُونࣲ‏ ﴿٧٨﴾ لَّا يَمَسُّهُۥٓ إِلَّا ٱلۡمُطَهَّرُونَ ﴿٧٩﴾ تَنزِيلࣱ مِّن رَّبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ﴿٨٠﴾ أَفَبِهَٰذَا ٱلۡحَدِيثِ أَنتُم مُّدۡهِنُونَ ﴿٨١﴾ وَتَجۡعَلُونَ رِزۡقَكُمۡ أَنَّكُمۡ تُكَذِّبُونَ ﴿٨٢﴾ فَلَوۡلَآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلۡحُلۡقُومَ ﴿٨٣﴾ وَأَنتُمۡ حِينَئِذࣲ تَنظُرُونَ ﴿٨٤﴾ وَنَحۡنُ أَقۡرَبُ إِلَيۡهِ مِنكُمۡ وَلَٰكِن لَّا تُبۡصِرُونَ ﴿٨٥﴾ فَلَوۡلَآ إِن كُنتُمۡ غَيۡرَ مَدِينِينَ ﴿٨٦﴾ تَرۡجِعُونَهَآ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ﴿٨٧﴾ فَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلۡمُقَرَّبِينَ ﴿٨٨﴾ فَرَوۡحࣱ وَرَيۡحَانࣱ وَجَنَّتُ نَعِيمࣲ‏ ﴿٨٩﴾ وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنۡ أَصۡحَٰبِ ٱلۡيَمِينِ ﴿٩٠﴾ فَسَلَٰمࣱ لَّكَ مِنۡ أَصۡحَٰبِ ٱلۡيَمِينِ ﴿٩١﴾ وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلۡمُكَذِّبِينَ ٱلضَّآلِّينَ ﴿٩٢﴾ فَنُزُلࣱ مِّنۡ حَمِيمࣲ‏ ﴿٩٣﴾ وَتَصۡلِيَةُ جَحِيمٍ ﴿٩٤﴾ إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ حَقُّ ٱلۡيَقِينِ ﴿٩٥﴾ فَسَبِّحۡ بِٱسۡمِ رَبِّكَ ٱلۡعَظِيمِ ﴿٩٦﴾
١٠

← Cevşen ve dualar

Büyük Cevşen — Vâkıa Sûresi | Anlam Arayışı