☪ Anlam Arayışı

18. Al-Kahf سُورَةُ الكَهۡفِ

📕 Mushaf görünümünde aç

Kelime kelime meal🎨 Tecvid renkleri
Diyanet İşleri MealiElmalılı Hamdi YazırSüleyman AteşAli BulaçSaheeh InternationalYusuf Ali
Tefsir:YokTefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)Tefsîru'l-KurtubîTefsîru'l-Begavî
18:1 📚 2
ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ ٱلَّذِيٓ أَنزَلَ عَلَىٰ عَبۡدِهِ ٱلۡكِتَٰبَ وَلَمۡ يَجۡعَل لَّهُۥ عِوَجَاۜ
ٱلْحَمْدُ
hamdolsun
لِلَّهِ
Allah'a
ٱلَّذِىٓ
ki
أَنزَلَ
indirdi
عَلَىٰ
kuluna
عَبْدِهِ
His slave
ٱلْكِتَـٰبَ
Kitabı
وَلَمْ
ve
يَجْعَل
koymadı
لَّهُۥ
ona
عِوَجَاۜ
hiçbir eğrilik

Elmalılı Hamdi YazırHamd, o Allah'a mahsustur ki kulu (Muhammed'e) kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«الحمد» وهو الوصف بالجميل، ثابت «لله» تعالى وهل المراد الإعلام بذلك للإيمان به أو الثناء به أو هما؟ احتمالات، أفيدها الثالث «الذي أنزل على عبده» محمد «الكتاب» القرآن «ولم يجعل له» أي فيه «عوجا» اختلافا أو تناقضا، والجملة حال من الكتاب.

18:2
قَيِّمࣰ ا لِّيُنذِرَ بَأۡسࣰ ا شَدِيدࣰ ا مِّن لَّدُنۡهُ وَيُبَشِّرَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٱلَّذِينَ يَعۡمَلُونَ ٱلصَّٰلِحَٰتِ أَنَّ لَهُمۡ أَجۡرًا حَسَنࣰ ا
قَيِّمًۭا
dosdoğru olarak
لِّيُنذِرَ
uyarması için
بَأْسًۭا
azaba karşı
شَدِيدًۭا
şiddetli
مِّن
katından (indirdi)
لَّدُنْهُ
near Him
وَيُبَشِّرَ
ve müjdelemesi için
ٱلْمُؤْمِنِينَ
mü'minlere
ٱلَّذِينَ
yapan
يَعْمَلُونَ
do
ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ
iyi işler
أَنَّ
kendileri için bulunduğunu
لَهُمْ
for them
أَجْرًا
mükafat
حَسَنًۭا
güzel

Elmalılı Hamdi YazırOnu dosdoğru (bir kitap) olarak (indirdi) ki katından gelecek şiddetli azaba karşı (insanları) uyarsın ve yararlı işler yapan müminlere kendileri için güzel bir mükafat bulunduğunu müjdelesin

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قيّما» مستقيما حال ثانية مؤكدة «لينذر» يخوف بالكتاب الكافرين «بأسا» عذابا «شديدا من لدنه» من قبل الله «ويبشر المؤمنين الذين يعملون الصالحات أن لهم أجرا حسنا».

18:3
مَّٰكِثِينَ فِيهِ أَبَدࣰ ا
مَّـٰكِثِينَ
kalacaklardır
فِيهِ
onun içinde
أَبَدًۭا
sürekli olarak

Elmalılı Hamdi YazırOnlar orada sürekli kalacaklardır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ماكثين فيه أبدا» هو الجنة.

18:4
وَيُنذِرَ ٱلَّذِينَ قَالُواْ ٱتَّخَذَ ٱللَّهُ وَلَدࣰ ا
وَيُنذِرَ
ve uyarması için
ٱلَّذِينَ
diyenleri
قَالُوا۟
say
ٱتَّخَذَ
edindi
ٱللَّهُ
Allah
وَلَدًۭا
çocuk

Elmalılı Hamdi YazırVe "Allah çocuk edindi" diyenleri de uyarsın

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وينذر» من جملة الكافرين «الذين قالوا اتخذ الله ولدا».

18:5
مَّا لَهُم بِهِۦ مِنۡ عِلۡمࣲ وَلَا لِأٓبَآئِهِمۡۚ كَبُرَتۡ كَلِمَةࣰ تَخۡرُجُ مِنۡ أَفۡوَٰهِهِمۡۚ إِن يَقُولُونَ إِلَّا كَذِبࣰ ا
مَّا
yoktur
لَهُم
onların
بِهِۦ
bu hususta
مِنْ
hiçbir
عِلْمٍۢ
bilgisi
وَلَا
ve yoktur
لِـَٔابَآئِهِمْ ۚ
atalarının
كَبُرَتْ
ne büyük (küstahça)
كَلِمَةًۭ
söz
تَخْرُجُ
çıkıyor
مِنْ
ağızlarından
أَفْوَٰهِهِمْ ۚ
their mouths
إِن
onlar söylemiyorlar
يَقُولُونَ
they say
إِلَّا
başka bir şey
كَذِبًۭا
yalandan

Elmalılı Hamdi YazırBu hususta ne kendilerinin, ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne büyük bir iftiradır. Onlar, yalandan başka bir şey söylemiyorlar

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ما لهم به» بهذا القول «من علم ولا لآبائهم» من قبلهم القائلين له «كبرت» عظمت «كلمة تخرج من أفواههم» كلمة تمييز مفسر للضمير المبهم والمخصوص بالذم محذوف أي مقالتهم المذكورة «إن» ما «يقولون» في ذلك «إلا» مقولا «كذبا».

18:6
فَلَعَلَّكَ بَٰخِعࣱ نَّفۡسَكَ عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِمۡ إِن لَّمۡ يُؤۡمِنُواْ بِهَٰذَا ٱلۡحَدِيثِ أَسَفًا
فَلَعَلَّكَ
herhalde sen
بَـٰخِعٌۭ
helak edeceksin
نَّفْسَكَ
kendini
عَلَىٰٓ
peşlerinde
ءَاثَـٰرِهِمْ
their footsteps
إِن
diye
لَّمْ
inanmıyorlar
يُؤْمِنُوا۟
they believe
بِهَـٰذَا
bu
ٱلْحَدِيثِ
söze
أَسَفًا
üzüntüden

Elmalılı Hamdi Yazır(Ey Muhammed!) Demek onlar, bu söze (kitaba) inanmazlarsa, onların peşinde üzüle üzüle kendini helak edeceksin

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«فلعلك باخع» مهلك «نفسك على آثارهم» بعدهم أي بعد توليهم عنك «إن لم يؤمنوا بهذا الحديث» القرآن «أسفا» غيظا وحزنا منك لحرصك على إيمانهم، ونصبه على المفعول له.

18:7 📚 10
إِنَّا جَعَلۡنَا مَا عَلَى ٱلۡأَرۡضِ زِينَةࣰ لَّهَا لِنَبۡلُوَهُمۡ أَيُّهُمۡ أَحۡسَنُ عَمَلࣰ ا
إِنَّا
şüphesiz biz
جَعَلْنَا
yarattık
مَا
şeyleri
عَلَى
üzerindeki
ٱلْأَرْضِ
yer
زِينَةًۭ
süs olsun diye
لَّهَا
kendisine
لِنَبْلُوَهُمْ
onları denemek için
أَيُّهُمْ
hangisinin
أَحْسَنُ
daha güzel
عَمَلًۭا
iş yaptığını

Elmalılı Hamdi YazırBiz yeryüzündeki şeyleri kendisine süs olsun diye yarattık ki, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«إنا جعلنا ما على الأرض» من الحيوان والنبات والشجر والأنهار وغير ذلك «زينة لها لنبلوهم» لنختبر الناس ناظرين إلى ذلك «أيهم أحسن عملاً» فيه أي أزهد له.

18:8
وَإِنَّا لَجَٰعِلُونَ مَا عَلَيۡهَا صَعِيدࣰ ا جُرُزًا
وَإِنَّا
biz elbette
لَجَـٰعِلُونَ
yaparız
مَا
şeyleri
عَلَيْهَا
(yerin) üzerindeki
صَعِيدًۭا
bir toprak
جُرُزًا
kupkuru

Elmalılı Hamdi YazırŞüphesiz biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak yapacağız

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وإنا لجاعلون ما عليها صعيدا» فتاتا «جرزا» يابسا لا ينبت.

18:9
أَمۡ حَسِبۡتَ أَنَّ أَصۡحَٰبَ ٱلۡكَهۡفِ وَٱلرَّقِيمِ كَانُواْ مِنۡ ءَايَٰتِنَا عَجَبًا
أَمْ
yoksa
حَسِبْتَ
(mi) sandın?
أَنَّ
sadece
أَصْحَـٰبَ
sahiplerinin
ٱلْكَهْفِ
Kehf
وَٱلرَّقِيمِ
ve Rakim
كَانُوا۟
olduklarını
مِنْ
bizim ayetlerimizden
ءَايَـٰتِنَا
Our Signs
عَجَبًا
şaşılacak

Elmalılı Hamdi YazırYoksa sen Ashabı Kehf'i ve Rakim'i (isimlerinin yazılı bulunduğu taş kitabeyi) şaşılacak âyetlerimizden mi sandın

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«أم حسبت» أي ظننت «أن أصحاب الكهف» الغار في الجبل «والرقيم» اللوح المكتوب فيه أسماؤهم وأنسابهم وقد سئل صلى الله عليه وسلم عن قصتهم «كانوا» في قصتهم «من» جملة «آياتنا عجبا» خبر كان وما قبله حال، أي كانوا عجبا دون باقي الآيات أو أعجبها ليس الأمر كذلك.

18:10
إِذۡ أَوَى ٱلۡفِتۡيَةُ إِلَى ٱلۡكَهۡفِ فَقَالُواْ رَبَّنَآ ءَاتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحۡمَةࣰ وَهَيِّئۡ لَنَا مِنۡ أَمۡرِنَا رَشَدࣰ ا
إِذْ
zaman
أَوَى
sığındıkları
ٱلْفِتْيَةُ
o gençler
إِلَى
mağaraya
ٱلْكَهْفِ
the cave
فَقَالُوا۟
dediler
رَبَّنَآ
Rabbimiz
ءَاتِنَا
bize ver
مِن
katından
لَّدُنكَ
Yourself
رَحْمَةًۭ
bir rahmet
وَهَيِّئْ
ve hazırla
لَنَا
bize
مِنْ
şu işimizden
أَمْرِنَا
our affair
رَشَدًۭا
bir çıkış yolu

Elmalılı Hamdi YazırO gençler mağaraya sığınınca şöyle dediler: "Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
اذكر «إذ أوى الفتية إلى الكهف» جمع فتى وهو الشاب الكامل، خائفين على إيمانهم من قومهم الكفار «فقالوا ربنا آتنا من لدنك» من قبلك «رحمة وهيئ» أصلح «لنا من أمرنا رشدا» هداية.

18:11
فَضَرَبۡنَا عَلَىٰٓ ءَاذَانِهِمۡ فِي ٱلۡكَهۡفِ سِنِينَ عَدَدࣰ ا
فَضَرَبْنَا
biz de vurduk
عَلَىٰٓ
(ağırlık)
ءَاذَانِهِمْ
kulaklarına
فِى
mağarada
ٱلْكَهْفِ
the cave
سِنِينَ
yıllar
عَدَدًۭا
nice

Elmalılı Hamdi YazırBunun üzerine biz de kulaklarını tıkayarak mağarada onları yıllarca uyuttuk

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«فضربنا على آذانهم» أي أنمناهم «في الكهف سنين عددا» معدودة.

18:12
ثُمَّ بَعَثۡنَٰهُمۡ لِنَعۡلَمَ أَيُّ ٱلۡحِزۡبَيۡنِ أَحۡصَىٰ لِمَا لَبِثُوٓاْ أَمَدࣰ ا
ثُمَّ
sonra
بَعَثْنَـٰهُمْ
onları uyandırdık
لِنَعْلَمَ
bilmek için
أَىُّ
hangisinin
ٱلْحِزْبَيْنِ
iki zümreden
أَحْصَىٰ
daha iyi hesabedeceğini
لِمَا
(onların) kaldıkları
لَبِثُوٓا۟
(they had) remained
أَمَدًۭا
süreyi

Elmalılı Hamdi YazırSonra da iki gruptan hangisinin, onların mağarada kaldıkları süreyi daha iyi hesapladığını anlamak için, onları tekrar uyandırdık

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ثم بعثناهم» أيقظناهم «لنعلم» علم مشاهدة «أي الحزبين» الفريقين المختلفين في مدة لبثهم «أحصى» أفعل بمعنى أضبط «لما لبثوا» لبثهم متعلق بما بعده «أمدا» غاية.

18:13
نَّحۡنُ نَقُصُّ عَلَيۡكَ نَبَأَهُم بِٱلۡحَقِّۚ إِنَّهُمۡ فِتۡيَةٌ ءَامَنُواْ بِرَبِّهِمۡ وَزِدۡنَٰهُمۡ هُدࣰ ى
نَّحْنُ
biz
نَقُصُّ
anlatıyoruz
عَلَيْكَ
sana
نَبَأَهُم
onların haberlerini
بِٱلْحَقِّ ۚ
gerçek olarak
إِنَّهُمْ
muhakkak onlar
فِتْيَةٌ
gençlerdi
ءَامَنُوا۟
inanmış
بِرَبِّهِمْ
Rablerine
وَزِدْنَـٰهُمْ
biz de onların artırmıştık
هُدًۭى
hidayetlerini

Elmalılı Hamdi YazırBiz sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatacağız. Hakikaten onlar, Rablerine iman eden birkaç genç idi. Biz de onların hidayetlerini artırdık

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«نحن نقص» نقرأ «عليك نبأهم بالحق» بالصدق «إنهم فتية آمنوا بربِّهم وزدناهم هدى».

18:14 📚 2
وَرَبَطۡنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمۡ إِذۡ قَامُواْ فَقَالُواْ رَبُّنَا رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ لَن نَّدۡعُوَاْ مِن دُونِهِۦٓ إِلَٰهࣰ اۖ لَّقَدۡ قُلۡنَآ إِذࣰ ا شَطَطًا
وَرَبَطْنَا
ve metanet bağlamıştık
عَلَىٰ
üstüne
قُلُوبِهِمْ
kalblerinin
إِذْ
kalktılar
قَامُوا۟
they stood up
فَقَالُوا۟
ve dediler ki
رَبُّنَا
Rabbimiz
رَبُّ
Rabbidir
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ
göklerin
وَٱلْأَرْضِ
ve yerin
لَن
biz asla demeyiz
نَّدْعُوَا۟
we will invoke
مِن
O'ndan başkasına
دُونِهِۦٓ
besides Him
إِلَـٰهًۭا ۖ
Tanrı
لَّقَدْ
yoksa
قُلْنَآ
konuşmuş oluruz
إِذًۭا
o zaman
شَطَطًا
saçma sapan

Elmalılı Hamdi Yazır(Oranın hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O'ndan başkasına ilâh deyip tapmayız, yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وربطنا على قلوبهم» قويناها على قول الحق «إذ قاموا» بين يدي ملكهم وقد أمرهم بالسجود للأصنام «فقالوا ربنا رب السماوات والأرض لن ندعو من دونه» أي غيره «إلها لقد قلنا إذا شططا» أي قولاً ذا شطط أي إفراط في الكفر إن دعونا إلها غير الله فرضا.

18:15
هَٰٓؤُلَآءِ قَوۡمُنَا ٱتَّخَذُواْ مِن دُونِهِۦٓ ءَالِهَةࣰۖ لَّوۡلَا يَأۡتُونَ عَلَيۡهِم بِسُلۡطَٰنِۭ بَيِّنࣲۖ فَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّنِ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبࣰ ا
هَـٰٓؤُلَآءِ
şunlar
قَوْمُنَا
şu kavmimiz
ٱتَّخَذُوا۟
edindiler
مِن
O'ndan başka
دُونِهِۦٓ
besides Him
ءَالِهَةًۭ ۖ
tanrılar
لَّوْلَا
gerekmez mi?
يَأْتُونَ
getirmeleri
عَلَيْهِم
onların
بِسُلْطَـٰنٍۭ
bir delil
بَيِّنٍۢ ۖ
açık
فَمَنْ
kim olabilir?
أَظْلَمُ
daha zalim
مِمَّنِ
uydurandan
ٱفْتَرَىٰ
invents
عَلَى
karşı
ٱللَّهِ
Allah'a
كَذِبًۭا
yalan

Elmalılı Hamdi YazırŞu bizim kavmimiz, Allah'tan başka ilâh edindiler. Onların ilâh olduğuna dair açık bir delil getirselerdi ya! Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«هؤلاء» مبتدأ «قومنا» عطف بيان «اتخذوا من دونه آلهة لولا» هلا «يأتون عليهم» على عبادتهم «بسلطان بين» بحجة ظاهرة «فمن أظلم» أي لا أحد أظلم «ممن افترى على الله كذبا» بنسبة الشريك إليه تعالى قال بعض الفتية لبعض:

18:16 📚 6
وَإِذِ ٱعۡتَزَلۡتُمُوهُمۡ وَمَا يَعۡبُدُونَ إِلَّا ٱللَّهَ فَأۡوُۥٓاْ إِلَى ٱلۡكَهۡفِ يَنشُرۡ لَكُمۡ رَبُّكُم مِّن رَّحۡمَتِهِۦ وَيُهَيِّئۡ لَكُم مِّنۡ أَمۡرِكُم مِّرۡفَقࣰ ا
وَإِذِ
madem ki
ٱعْتَزَلْتُمُوهُمْ
siz onlardan ayrıldınız
وَمَا
ve şeylerden
يَعْبُدُونَ
taptıkları
إِلَّا
başka
ٱللَّهَ
Allah'tan
فَأْوُۥٓا۟
o halde sığının
إِلَى
mağaraya
ٱلْكَهْفِ
the cave
يَنشُرْ
yaysın (bollaştırsın)
لَكُمْ
size
رَبُّكُم
Rabbiniz
مِّن
rahmetini
رَّحْمَتِهِۦ
His Mercy
وَيُهَيِّئْ
ve hazırlasın
لَكُم
size
مِّنْ
(şu) işinizden
أَمْرِكُم
your affair
مِّرْفَقًۭا
yararlı bir şey

Elmalılı Hamdi Yazır(İçlerinden biri şöyle demişti:) "Mademki siz, onlardan ve Allah'tan başka taptıkları putlardan ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz rahmetinden size genişlik versin ve işinizi rast getirip kolaylaştırsın

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وإذ اعتزلتموهم وما يعبدون إلا الله فأووا إلى الكهف ينشر لكم ربكم من رحمته ويهيئ لكم من أمركم مرفقا» بكسر الميم وفتح الفاء وبالعكس ما ترتفقون به من غداء وعشاء.

18:17 📚 1
۞وَتَرَى ٱلشَّمۡسَ إِذَا طَلَعَت تَّزَٰوَرُ عَن كَهۡفِهِمۡ ذَاتَ ٱلۡيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَت تَّقۡرِضُهُمۡ ذَاتَ ٱلشِّمَالِ وَهُمۡ فِي فَجۡوَةࣲ مِّنۡهُۚ ذَٰلِكَ مِنۡ ءَايَٰتِ ٱللَّهِۗ مَن يَهۡدِ ٱللَّهُ فَهُوَ ٱلۡمُهۡتَدِۖ وَمَن يُضۡلِلۡ فَلَن تَجِدَ لَهُۥ وَلِيࣰّ ا مُّرۡشِدࣰ ا
۞ وَتَرَى
ve görürsün
ٱلشَّمْسَ
güneşi
إِذَا
zaman
طَلَعَت
doğduğu
تَّزَٰوَرُ
eğiliyor
عَن
mağaralarından
كَهْفِهِمْ
their cave
ذَاتَ
sağa doğru
ٱلْيَمِينِ
the right
وَإِذَا
ve zaman
غَرَبَت
battığı
تَّقْرِضُهُمْ
onları makaslayıp geçiyor
ذَاتَ
sola doğru
ٱلشِّمَالِ
the left
وَهُمْ
ve onlar
فِى
içindedirler
فَجْوَةٍۢ
bir dehlizin
مِّنْهُ ۚ
onun (mağaranın)
ذَٰلِكَ
bu (durum)
مِنْ
ayetlerindendir
ءَايَـٰتِ
(the) Signs
ٱللَّهِ ۗ
Allah'ın
مَن
kime
يَهْدِ
hidayet verirse
ٱللَّهُ
Allah
فَهُوَ
o
ٱلْمُهْتَدِ ۖ
yolu bulmuştur
وَمَن
ve kimi de
يُضْلِلْ
sapıklıkta bırakırsa
فَلَن
artık
تَجِدَ
bulamazsın
لَهُۥ
onun için
وَلِيًّۭا
bir dost
مُّرْشِدًۭا
yol gösteren

Elmalılı Hamdi YazırEy Muhammed! Baksaydın güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu Allah'ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır; kimi de hidayetten mahrum ederse, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وترى الشمس إذا طلعت تزّاور» بالتشديد والتخفيف تميل «عن كهفهم ذات اليمين» ناحيته «وإذا غربت تقرضهم ذات الشمال» تتركهم وتتجاوز عنهم فلا تصيبهم ألبتة «وهم في فجوة منه» متسع من الكهف ينالهم برد الريح ونسيمها «ذلك» المذكور «من آيات الله» دلائل قدرته «من يهد الله فهو المهتد ومن يضلل فلن تجد له وليا مرشدا».

18:18 📚 1
وَتَحۡسَبُهُمۡ أَيۡقَاظࣰ ا وَهُمۡ رُقُودࣱۚ وَنُقَلِّبُهُمۡ ذَاتَ ٱلۡيَمِينِ وَذَاتَ ٱلشِّمَالِۖ وَكَلۡبُهُم بَٰسِطࣱ ذِرَاعَيۡهِ بِٱلۡوَصِيدِۚ لَوِ ٱطَّلَعۡتَ عَلَيۡهِمۡ لَوَلَّيۡتَ مِنۡهُمۡ فِرَارࣰ ا وَلَمُلِئۡتَ مِنۡهُمۡ رُعۡبࣰ ا
وَتَحْسَبُهُمْ
sen onları sanırsın
أَيْقَاظًۭا
uyanıklar
وَهُمْ
onlar
رُقُودٌۭ ۚ
uyudukları halde
وَنُقَلِّبُهُمْ
ve onları (uykuda) çeviririz
ذَاتَ
sağlarına
ٱلْيَمِينِ
the right
وَذَاتَ
ve
ٱلشِّمَالِ ۖ
sollarına
وَكَلْبُهُم
ve köpekleri de
بَـٰسِطٌۭ
uzatmış vaziyettedir
ذِرَاعَيْهِ
ön ayaklarını
بِٱلْوَصِيدِ ۚ
girişte
لَوِ
eğer
ٱطَّلَعْتَ
görseydin
عَلَيْهِمْ
onların durumunu
لَوَلَّيْتَ
mutlaka dönüp
مِنْهُمْ
onlardan
فِرَارًۭا
kaçardın
وَلَمُلِئْتَ
ve içine dolardı
مِنْهُمْ
onlardan
رُعْبًۭا
korku

Elmalılı Hamdi YazırBir de onları mağarada görseydin uyanık sanırdın. Halbuki onlar uykudadırlar. Biz onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı. Eğer onları görseydin, arkana bakmadan kaçardın ve için korku ile dolardı

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وتحسبهم» لو رأيتهم «أيقاظا» أي منتبهين لأن أعينهم منفتحة، جمع يقظ بكسر القاف «وهم رقود» نيام جمع راقد «ونقلبهم ذات اليمين وذات الشمال» لئلا تأكل الأرض لحومهم «وكلبهم باسط ذراعيه» يديه «بالوصيد» بفناء الكهف وكانوا إذا انقلبوا انقلب هو مثلهم في النوم واليقظة «لو اطلعت عليهم لولَّيت منهم فرارا ولملِّئت» بالتشديد والتخفيف «منهم رعْبا» بسكون العين وضمها منعهم الله بالرعب من دخول أحد عليهم.

18:19 📚 6
وَكَذَٰلِكَ بَعَثۡنَٰهُمۡ لِيَتَسَآءَلُواْ بَيۡنَهُمۡۚ قَالَ قَآئِلࣱ مِّنۡهُمۡ كَمۡ لَبِثۡتُمۡۖ قَالُواْ لَبِثۡنَا يَوۡمًا أَوۡ بَعۡضَ يَوۡمࣲۚ قَالُواْ رَبُّكُمۡ أَعۡلَمُ بِمَا لَبِثۡتُمۡ فَٱبۡعَثُوٓاْ أَحَدَكُم بِوَرِقِكُمۡ هَٰذِهِۦٓ إِلَى ٱلۡمَدِينَةِ فَلۡيَنظُرۡ أَيُّهَآ أَزۡكَىٰ طَعَامࣰ ا فَلۡيَأۡتِكُم بِرِزۡقࣲ مِّنۡهُ وَلۡيَتَلَطَّفۡ وَلَا يُشۡعِرَنَّ بِكُمۡ أَحَدًا
وَكَذَٰلِكَ
yine böyle
بَعَثْنَـٰهُمْ
onları dirilttik
لِيَتَسَآءَلُوا۟
sormaları için
بَيْنَهُمْ ۚ
kendi aralarında
قَالَ
dedi ki
قَآئِلٌۭ
konuşan biri
مِّنْهُمْ
içlerinden
كَمْ
ne kadar?
لَبِثْتُمْ ۖ
kaldınız
قَالُوا۟
dediler
لَبِثْنَا
kaldık
يَوْمًا
bir gün
أَوْ
ya da
بَعْضَ
bir parçası (kadar)
يَوْمٍۢ ۚ
günün
قَالُوا۟
dediler
رَبُّكُمْ
Rabbiniz
أَعْلَمُ
daha iyi bilir
بِمَا
ne kadar
لَبِثْتُمْ
kaldığınızı;
فَٱبْعَثُوٓا۟
gönderin
أَحَدَكُم
birinizi
بِوَرِقِكُمْ
gümüş (para) ile
هَـٰذِهِۦٓ
şu
إِلَى
şehre
ٱلْمَدِينَةِ
the city
فَلْيَنظُرْ
baksın
أَيُّهَآ
hangi
أَزْكَىٰ
daha temiz ise
طَعَامًۭا
yiyecek
فَلْيَأْتِكُم
size getirsin
بِرِزْقٍۢ
bir azık
مِّنْهُ
ondan
وَلْيَتَلَطَّفْ
ve dikkatli davransın
وَلَا
sakın
يُشْعِرَنَّ
sezdirmesin
بِكُمْ
sizi
أَحَدًا
birisine

Elmalılı Hamdi YazırOnları bir mucize olarak uyuttuğumuz gibi, birbirlerine sorsunlar diye kendilerini uyandırdık da içlerinden bir sözcü şöyle dedi: "Ne kadar durup kaldınız?" (Kimi) "Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık" dediler. (Kimi de) şöyle dediler: "Ne kadar durduğunuzu, Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi, bu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size azık getirsin. Hem çok dikkatli davransın ve sizi kimseye sezdirmesin

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وكذلك» كما فعلنا بهم ما ذكرنا «بعثناهم» أيقظناهم «ليتساءلوا بينهم» عن حالهم ومدة لبثهم «قال قائل منهم كم لبثتم قالوا لبثنا يوما أو بعض يوم» لأنهم دخلوا الكهف عند طلوع الشمس وبُعثوا عند غروبها فظنوا أنه غروب يوم الدخول ثم «قالوا» متوقفين في ذلك «ربكم أعلم بما لبثتم فابعثوا أحدكم بوَرقِكُمْ» بسكون الراء وكسرها بفضتكم «هذه إلى المدينة» يقال إنها المسماة الآن طرسوس بفتح الراء «فلينظر أيها أزكى طعاما» أي أيّ أطعمة المدينة أحل «فليأتكم برزق منه وليتلطف ولا يشعرن بكم أحداً».

18:20
إِنَّهُمۡ إِن يَظۡهَرُواْ عَلَيۡكُمۡ يَرۡجُمُوكُمۡ أَوۡ يُعِيدُوكُمۡ فِي مِلَّتِهِمۡ وَلَن تُفۡلِحُوٓاْ إِذًا أَبَدࣰ ا
إِنَّهُمْ
çünkü onlar
إِن
eğer
يَظْهَرُوا۟
ellerine geçirirlerse
عَلَيْكُمْ
sizi
يَرْجُمُوكُمْ
taşlayarak öldürürler
أَوْ
yahut
يُعِيدُوكُمْ
döndürürler
فِى
kendi dinlerine
مِلَّتِهِمْ
their religion
وَلَن
ve asla
تُفْلِحُوٓا۟
iflah olamazsınız
إِذًا
o takdirde
أَبَدًۭا
asla

Elmalılı Hamdi YazırÇünkü şehir halkı, sizi ellerine geçirirlerse muhakkak sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman siz dünyada da ahirette de asla kurtuluşa eremezsiniz

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«إنهم إن يظهروا عليكم يرجموكم» يقتلوكم بالرجم «أو يعيدوكم في ملتهم ولن تفلحوا إذا» أي إن عدتم في ملتهم «أبدا».

18:21
وَكَذَٰلِكَ أَعۡثَرۡنَا عَلَيۡهِمۡ لِيَعۡلَمُوٓاْ أَنَّ وَعۡدَ ٱللَّهِ حَقࣱّ وَأَنَّ ٱلسَّاعَةَ لَا رَيۡبَ فِيهَآ إِذۡ يَتَنَٰزَعُونَ بَيۡنَهُمۡ أَمۡرَهُمۡۖ فَقَالُواْ ٱبۡنُواْ عَلَيۡهِم بُنۡيَٰنࣰ اۖ رَّبُّهُمۡ أَعۡلَمُ بِهِمۡۚ قَالَ ٱلَّذِينَ غَلَبُواْ عَلَىٰٓ أَمۡرِهِمۡ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيۡهِم مَّسۡجِدࣰ ا
وَكَذَٰلِكَ
ve böylece
أَعْثَرْنَا
buldurduk
عَلَيْهِمْ
onları
لِيَعْلَمُوٓا۟
bilsinler diye
أَنَّ
şüphesiz
وَعْدَ
va'dinin
ٱللَّهِ
Allah'ın
حَقٌّۭ
gerçek olduğunu
وَأَنَّ
ve şüphesiz
ٱلسَّاعَةَ
saatin(geleceğinde)
لَا
asla olmadığını
رَيْبَ
şüphe
فِيهَآ
onda
إِذْ
o sırada
يَتَنَـٰزَعُونَ
tartışıyorlardı
بَيْنَهُمْ
kendi aralarında
أَمْرَهُمْ ۖ
onların durumlarını
فَقَالُوا۟
dediler
ٱبْنُوا۟
bina edin
عَلَيْهِم
onların üstüne
بُنْيَـٰنًۭا ۖ
bir bina
رَّبُّهُمْ
Rableri
أَعْلَمُ
daha iyi bilir
بِهِمْ ۚ
onları
قَالَ
dediler ki
ٱلَّذِينَ
gâlip gelenler
غَلَبُوا۟
prevailed
عَلَىٰٓ
onların işine
أَمْرِهِمْ
their matter
لَنَتَّخِذَنَّ
mutlaka yapacağız
عَلَيْهِم
onların üstüne
مَّسْجِدًۭا
bir mescid

Elmalılı Hamdi YazırBöylece insanları onlardan haberdar kıldık ki, öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu ve kıyamet gününden şüphe edilemeyeceğini bildirmek için, öylece şehir halkına buldurduk. Onları mağarada bulanlar, aralarında durumlarını tartışıyorlardı. Dedilerki: "Üstlerine bir bina (kilise) yapın. Bununla beraber Rableri, onları daha iyi bilir." Sözlerinde üstün gelen müminler: "Üzerlerine muhakkak bir mescid yapacağız." dediler

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وكذلك» كما بعثناهم «أعثرنا» أطلعنا «عليهم» قومهم والمؤمنين «ليعلموا» أي قومهم «أن وعد الله» بالبعث «حق» بطريق أن القادر على إنامتهم المدة الطويلة وإبقائهم على حالهم بلا غذاء قادر على إحياء الموتى «وأن الساعة لا ريب» لا شك «فيها إذ» معمول لأعثرنا «يتنازعون» أي المؤمنون والكفار «بينهم أمرهم» أمر الفتية في البناء حولهم «فقالوا» أي الكفار «ابنوا عليهم» أي حولهم «بنيانا» يسترهم. «ربهم أعلم بهم قال الذين غلبوا على أمرهم» أمر الفتية وهم المؤمنون «لنتخذن عليهم» حولهم «مسجدا» يصلى فيه، وفعل ذلك على باب الكهف.

18:22
سَيَقُولُونَ ثَلَٰثَةࣱ رَّابِعُهُمۡ كَلۡبُهُمۡ وَيَقُولُونَ خَمۡسَةࣱ سَادِسُهُمۡ كَلۡبُهُمۡ رَجۡمَۢا بِٱلۡغَيۡبِۖ وَيَقُولُونَ سَبۡعَةࣱ وَثَامِنُهُمۡ كَلۡبُهُمۡۚ قُل رَّبِّيٓ أَعۡلَمُ بِعِدَّتِهِم مَّا يَعۡلَمُهُمۡ إِلَّا قَلِيلࣱۗ فَلَا تُمَارِ فِيهِمۡ إِلَّا مِرَآءࣰ ظَٰهِرࣰ ا وَلَا تَسۡتَفۡتِ فِيهِم مِّنۡهُمۡ أَحَدࣰ ا
سَيَقُولُونَ
diyecekler
ثَلَـٰثَةٌۭ
onlar üçtür
رَّابِعُهُمْ
dördüncüleri
كَلْبُهُمْ
köpekleridir
وَيَقُولُونَ
ve diyecekler
خَمْسَةٌۭ
beştir
سَادِسُهُمْ
altıncıları
كَلْبُهُمْ
köpekleridir
رَجْمًۢا
taş atar gibi
بِٱلْغَيْبِ ۖ
görülmeyene
وَيَقُولُونَ
ve diyecekler
سَبْعَةٌۭ
yedidir
وَثَامِنُهُمْ
sekizincileri
كَلْبُهُمْ ۚ
köpekleridir
قُل
de ki
رَّبِّىٓ
Rabbim
أَعْلَمُ
daha iyi bilir
بِعِدَّتِهِم
onların sayısını
مَّا
yoktur
يَعْلَمُهُمْ
onları bilen
إِلَّا
dışında
قَلِيلٌۭ ۗ
azı
فَلَا
münakaşaya girme
تُمَارِ
argue
فِيهِمْ
onlar hakkında
إِلَّا
dışında
مِرَآءًۭ
tartışma
ظَـٰهِرًۭا
sathi
وَلَا
ve
تَسْتَفْتِ
bir şey sorma
فِيهِم
onlar hakkında
مِّنْهُمْ
bunlardan
أَحَدًۭا
hiçbirine

Elmalılı Hamdi YazırAshabı Kehf'in sayılarında ihtilaf edenlerden bazıları: Onlar, üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. Diğer bazıları da "Onlar, beş kişidir, altıncıları köpekleridir " diyecekler. Her ikisi de bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (kimileri de:) "Onlar, yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir" derler. De ki: "Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir." Onları ancak pek azı bilir, Bu sebeple onlar hakkında bu bildirilenler dışında bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında hiç kimseye de bir şey sorma

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«سيقولون» أي المتنازعون في عدد الفتية في زمن النبي صلى الله عليه وسلم أي يقول بعضهم هم «ثلاثة رابعهم كلبهم ويقولون» أي بعضهم «خمسة سادسهم كلبهم» والقولان لنصارى نجران «رجما بالغيب» أي ظنا في الغيبة عنهم وهو راجع إلى القولين معا ونصبه على المفعول له أي لظنهم ذلك «ويقولون» أي المؤمنون «سبعة وثامنهم كلبهم» الجملة من المبتدأ وخبره صفة سبعة بزيادة الواو، وقيل تأكيد أو دلالة على لصوق الصفة بالموصوف ووصف الأولين بالرجم دون الثالث دليل على أنه مرضي وصحيح «قل ربي أعلم بعدتهم ما يعلمهم إلا قليل» قال ابن عباس أنا من القليل وذكرهم سبعة «فلا تمار» تجادل «فيهم إلا مراءً ظاهرا» بما أنزل عليك «ولا تستفت فيهم» تطلب الفتيا «منهم» من أهل الكتاب اليهود «أحدا» وسأله أهل مكة عن خبر أهل الكهف فقال أخبركم به غدا ولم يقل إن شاء الله فنزل:

18:23
وَلَا تَقُولَنَّ لِشَاْيۡءٍ إِنِّي فَاعِلࣱ ذَٰلِكَ غَدًا
وَلَا
ve
تَقُولَنَّ
deme
لِشَا۟ىْءٍ
hiçbir şey için
إِنِّى
mutlaka
فَاعِلٌۭ
yapacağım
ذَٰلِكَ
bunu
غَدًا
yarın

Elmalılı Hamdi YazırHiçbir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım deme

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ولا تقولن لشيء» أي لأجل شيء «إني فاعل ذلك غدا» أي قيما يستقبل من الزمان.

18:24
إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُۚ وَٱذۡكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلۡ عَسَىٰٓ أَن يَهۡدِيَنِ رَبِّي لِأَقۡرَبَ مِنۡ هَٰذَا رَشَدࣰ ا
إِلَّآ
ancak
أَن
dilerse
يَشَآءَ
Allah wills
ٱللَّهُ ۚ
Allah
وَٱذْكُر
ve an (hatırla)
رَّبَّكَ
Rabbini
إِذَا
zaman
نَسِيتَ
unuttuğun
وَقُلْ
ve de ki
عَسَىٰٓ
umarım
أَن
beni ulaştırmasını
يَهْدِيَنِ
will guide me
رَبِّى
Rabbimin
لِأَقْرَبَ
daha yakın
مِنْ
bundan
هَـٰذَا
this
رَشَدًۭا
bir doğruya

Elmalılı Hamdi YazırAncak Allah dilerse (yapacağım de). Ve unuttuğun vakit Allah'ı an ve "Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir." de

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«إلا يشاء الله» أي إلا ملتبسا بمشيئة الله تعالى بأن تقول إن شاء الله «واذكر ربك» أي مشيئته معلقا بها «إذا نسيت» ويكون ذكرها بعد النسيان كذكرها مع القول الحسن وغيره ما دام في المجلس «وقل عسى أن يهدين ربي لأقرب من هذا» من خبر أهل الكهف في الدلالة على نبوتي «رشدا» هداية وقد فعل الله ذلك.

18:25
وَلَبِثُواْ فِي كَهۡفِهِمۡ ثَلَٰثَ مِاْئَةࣲ سِنِينَ وَٱزۡدَادُواْ تِسۡعࣰ ا
وَلَبِثُوا۟
ve kaldılar
فِى
mağaralarında
كَهْفِهِمْ
their cave
ثَلَـٰثَ
üç
مِا۟ئَةٍۢ
yüz
سِنِينَ
yıl
وَٱزْدَادُوا۟
ve ilave ettiler
تِسْعًۭا
dokuz (yıl)

Elmalılı Hamdi YazırOnlar, mağaralarında üçyüz yıl kadar kaldılar ve dokuz yıl da buna ilave etmişlerdir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ولبثوا في كهفهم ثلاث مائة» بالتنوين «سنين» عطف بيان لثلاثمائة وهذه السنون الثلاثمائة عند أهل الكهف شمسية وتزيد القمرية عليها عند العرب تسع سنين وقد ذكرت في قوله «وازدادوا تسعا» أي تسع سنين فالثلاثمائة الشمسية: ثلاثمائة وتسع قمرية.

18:26
قُلِ ٱللَّهُ أَعۡلَمُ بِمَا لَبِثُواْۖ لَهُۥ غَيۡبُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۖ أَبۡصِرۡ بِهِۦ وَأَسۡمِعۡۚ مَا لَهُم مِّن دُونِهِۦ مِن وَلِيࣲّ وَلَا يُشۡرِكُ فِي حُكۡمِهِۦٓ أَحَدࣰ ا
قُلِ
de ki
ٱللَّهُ
Allah
أَعْلَمُ
daha iyi bilir
بِمَا
ne kadar
لَبِثُوا۟ ۖ
kaldıklarını
لَهُۥ
O'nundur
غَيْبُ
gaybı
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ
göklerin
وَٱلْأَرْضِ ۖ
ve yerin
أَبْصِرْ
ne güzel görendir
بِهِۦ
onu
وَأَسْمِعْ ۚ
ne güzel işitendir
مَا
yoktur
لَهُم
onların
مِّن
O'ndan başka
دُونِهِۦ
besides Him
مِن
hiçbir
وَلِىٍّۢ
yardımcısı
وَلَا
ve
يُشْرِكُ
O ortak etmez
فِى
kendi hükmüne
حُكْمِهِۦٓ
His Commands
أَحَدًۭا
kimseyi

Elmalılı Hamdi YazırDe ki: "Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir." Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O ne güzel görendir! O ne mükemmel işitendir! Onların, O'ndan başka bir yardımcısı yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قل الله أعلموا بما لبثوا» ممن اختلفوا فيه وهو ما تقدم ذكره «له غيب السماوات والأرض» أي علمه «أبصرْ به» أي بالله هي صيغة تعجب «وأسمعْ» به كذلك بمعنى ما أبصرهُ وما أسمعهُ وهما على جهة المجاز والمراد أنه تعالى لا يغيب عن بصره وسمعه شيء «ما لهم» لأهل السماوات والأرض «من دونه من ولي» ناصر «ولا يشرك في حكمه أحدا» لأنه غني عن الشريك.

18:27 📚 1
وَٱتۡلُ مَآ أُوحِيَ إِلَيۡكَ مِن كِتَابِ رَبِّكَۖ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَٰتِهِۦ وَلَن تَجِدَ مِن دُونِهِۦ مُلۡتَحَدࣰ ا
وَٱتْلُ
oku
مَآ
şeyi
أُوحِىَ
vahyedilen
إِلَيْكَ
sana
مِن
Kitabı'ndan
كِتَابِ
the Book
رَبِّكَ ۖ
Rabbinin
لَا
yoktur
مُبَدِّلَ
değiştirecek
لِكَلِمَـٰتِهِۦ
O'nun sözlerini
وَلَن
ve
تَجِدَ
bulamazsın
مِن
O'ndan başka
دُونِهِۦ
besides Him
مُلْتَحَدًۭا
sığınılacak bir kimse

Elmalılı Hamdi YazırRabbinin kitabından sana vahyolunanı oku! Onun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. Ve O'ndan başka bir sığınılacak da bulamazsın

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
واتل ما أوحي إليك من كتاب ربك لا مبدل لكلماته ولن تجد من دونه ملتحدا» ملجأ.

18:28 📚 39
وَٱصۡبِرۡ نَفۡسَكَ مَعَ ٱلَّذِينَ يَدۡعُونَ رَبَّهُم بِٱلۡغَدَوٰةِ وَٱلۡعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجۡهَهُۥۖ وَلَا تَعۡدُ عَيۡنَاكَ عَنۡهُمۡ تُرِيدُ زِينَةَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۖ وَلَا تُطِعۡ مَنۡ أَغۡفَلۡنَا قَلۡبَهُۥ عَن ذِكۡرِنَا وَٱتَّبَعَ هَوَىٰهُ وَكَانَ أَمۡرُهُۥ فُرُطࣰ ا
وَٱصْبِرْ
tut (sabret)
نَفْسَكَ
nefsini
مَعَ
beraber
ٱلَّذِينَ
yalvaranlarla
يَدْعُونَ
call
رَبَّهُم
Rablerine
بِٱلْغَدَوٰةِ
sabah
وَٱلْعَشِىِّ
akşam
يُرِيدُونَ
isteyerek
وَجْهَهُۥ ۖ
rızasını
وَلَا
ve
تَعْدُ
sapmasın
عَيْنَاكَ
gözlerin
عَنْهُمْ
onlardan
تُرِيدُ
isteyerek
زِينَةَ
süsünü
ٱلْحَيَوٰةِ
hayatının
ٱلدُّنْيَا ۖ
dünya
وَلَا
ve
تُطِعْ
itaat etme
مَنْ
kişiye
أَغْفَلْنَا
alıkoyduğumuz
قَلْبَهُۥ
kalbini
عَن
bizi anmaktan
ذِكْرِنَا
Our remembrance
وَٱتَّبَعَ
ve tâbi olan
هَوَىٰهُ
keyfine
وَكَانَ
ve olan
أَمْرُهُۥ
işi
فُرُطًۭا
aşırılık

Elmalılı Hamdi YazırNefsince de, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Sen dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«واصبر نفسك» احبسها «مع الذين يدعون ربهم بالغداة والعشي يريدون» بعبادتهم «وجهه» تعالى لا شيئا من أعراض الدنيا وهم الفقراء «ولا تعدُ» تنصرف «عيناك عنهم» عبر بهما عن صاحبهما «تريد زينة الحياة الدنيا ولا تطع من أغفلنا قلبه عن ذكرنا» أي القرآن هو عيينة بن حصن وأصحابه «واتبعَ هواه» في الشرك «وكان أمره فرطا» إسرافا.

18:29 📚 6
وَقُلِ ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّكُمۡۖ فَمَن شَآءَ فَلۡيُؤۡمِن وَمَن شَآءَ فَلۡيَكۡفُرۡۚ إِنَّآ أَعۡتَدۡنَا لِلظَّٰلِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِهِمۡ سُرَادِقُهَاۚ وَإِن يَسۡتَغِيثُواْ يُغَاثُواْ بِمَآءࣲ كَٱلۡمُهۡلِ يَشۡوِي ٱلۡوُجُوهَۚ بِئۡسَ ٱلشَّرَابُ وَسَآءَتۡ مُرۡتَفَقًا
وَقُلِ
de ki
ٱلْحَقُّ
bu gerçek
مِن
Rabbinizdendir
رَّبِّكُمْ ۖ
your Lord
فَمَن
artık kimse
شَآءَ
dileyen
فَلْيُؤْمِن
inansın
وَمَن
ve kimse
شَآءَ
dileyen
فَلْيَكْفُرْ ۚ
inkar etsin
إِنَّآ
çünkü biz
أَعْتَدْنَا
hazırladık
لِلظَّـٰلِمِينَ
zalimlere
نَارًا
bir ateş
أَحَاطَ
kuşatmıştır
بِهِمْ
onları
سُرَادِقُهَا ۚ
çadırı
وَإِن
ve eğer
يَسْتَغِيثُوا۟
feryad edip yardım isteseler
يُغَاثُوا۟
kendilerine yardım edilir
بِمَآءٍۢ
bir su ile
كَٱلْمُهْلِ
erimiş maden gibi
يَشْوِى
haşlayan
ٱلْوُجُوهَ ۚ
yüzleri
بِئْسَ
o ne kötü
ٱلشَّرَابُ
bir içecektir
وَسَآءَتْ
ve ne kötü
مُرْتَفَقًا
ağırlanmadır

Elmalılı Hamdi YazırVe de ki: O hak Rabbimizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Çünkü biz zalimler için öyle bir ateş hazırlamışız ki, duvarları, çepeçevre onları içine alacaktır. Eğer feryad edip yardım isteseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. O ne kötü bir içecek ve ne kötü bir dayanma yeri

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وقل» له ولأصحابه هذا القرآن «الحق من ربكم فمن شاء فليؤمن ومن شاء فليكفر» تهديد لهم «إنا أعتدنا للظالمين» أي الكافرين «نارا أحاط بهم سرادقها» ما أحاط بها «وإن يستغيثوا يغاثوا بماء كالمهل» كعكر الزيت «يشوي الوجوه» من حره إذا قرب إليها «بئس الشراب» هو «وساءت» أي النار «مرتفقا» تمييز منقول عن الفاعل أي قبح مرتفقها وهو مقابل لقوله الآتي في الجنة «وحسنت مرتفقا» وإلا فأي ارتفاق في النار.

18:30 📚 7
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجۡرَ مَنۡ أَحۡسَنَ عَمَلًا
إِنَّ
şüphesiz
ٱلَّذِينَ
onlar ki
ءَامَنُوا۟
inandılar
وَعَمِلُوا۟
ve yaptılar
ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ
iyi işler
إِنَّا
elbette biz
لَا
asla
نُضِيعُ
zayi etmeyiz
أَجْرَ
ecrini
مَنْ
kimsenin
أَحْسَنَ
güzel yapan
عَمَلًا
işi

Elmalılı Hamdi Yazırİman edip de güzel davranışlarda bulunanlar var ya, şüphe yok ki biz öyle güzel işler yapanların mükafatını zayi etmeyiz

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«إن الذين آمنوا وعملوا الصالحات إنا لا نضيع أجر من أحسن عملاً» الجملة خبر إن الذين وفيها إقامة الظاهر مقام المضمر والمعنى أجرهم أي نثيبهم بما تضمنه.

18:31 📚 3
أُوْلَٰٓئِكَ لَهُمۡ جَنَّٰتُ عَدۡنࣲ تَجۡرِي مِن تَحۡتِهِمُ ٱلۡأَنۡهَٰرُ يُحَلَّوۡنَ فِيهَا مِنۡ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبࣲ وَيَلۡبَسُونَ ثِيَابًا خُضۡرࣰ ا مِّن سُندُسࣲ وَإِسۡتَبۡرَقࣲ مُّتَّكِـِٔينَ فِيهَا عَلَى ٱلۡأَرَآئِكِۚ نِعۡمَ ٱلثَّوَابُ وَحَسُنَتۡ مُرۡتَفَقࣰ ا
أُو۟لَـٰٓئِكَ
onlar öyle kimselerdir ki
لَهُمْ
kendileri için vardır
جَنَّـٰتُ
cennetleri
عَدْنٍۢ
Adn
تَجْرِى
akar
مِن
altlarından
تَحْتِهِمُ
underneath them
ٱلْأَنْهَـٰرُ
ırmaklar
يُحَلَّوْنَ
bezenirler
فِيهَا
orada
مِنْ
bileziklerle
أَسَاوِرَ
bracelets
مِن
altından
ذَهَبٍۢ
gold
وَيَلْبَسُونَ
ve giyerler
ثِيَابًا
giysiler
خُضْرًۭا
yeşil
مِّن
ince ipekten
سُندُسٍۢ
fine silk
وَإِسْتَبْرَقٍۢ
ve kalın ipekten
مُّتَّكِـِٔينَ
yaslanırlar
فِيهَا
orada
عَلَى
üzerine
ٱلْأَرَآئِكِ ۚ
koltuklar
نِعْمَ
ne güzel
ٱلثَّوَابُ
sevap
وَحَسُنَتْ
ve ne güzel
مُرْتَفَقًۭا
ağırlanma

Elmalılı Hamdi Yazırİşte onlara Adn cennetleri vardır; altlarından ırmaklar akar, orada altın bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek koltuklar üzerine dayanıp kurulacaklar. O ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
(أولئك لهم جنات عدن) إقامة (تجري من تحتهم الأنهار يحلون فيها من أساور) قيل من زائدة وقيل للتبعيض، وهي جمع أسورة كأحمرة جمع سوار (من ذهب ويلبسون ثيابا خضرا من سندس) ما رقَّ من الديباج (وإستبرق) ما غلظ منه وفي آية الرحمن "" بطائنها من إستبرق "" (متكئين فيها على الأرائك) جمع أريكة وهي السرير في الحجلة وهي بيت يزين بالثياب والستور للعروس (نعم الثواب) الجزاء الجنة (وحسنت مرتفقا).

18:32
۞وَٱضۡرِبۡ لَهُم مَّثَلࣰ ا رَّجُلَيۡنِ جَعَلۡنَا لِأَحَدِهِمَا جَنَّتَيۡنِ مِنۡ أَعۡنَٰبࣲ وَحَفَفۡنَٰهُمَا بِنَخۡلࣲ وَجَعَلۡنَا بَيۡنَهُمَا زَرۡعࣰ ا
۞ وَٱضْرِبْ
ve anlat
لَهُم
onlara
مَّثَلًۭا
misal olarak
رَّجُلَيْنِ
şu iki adamı (ki)
جَعَلْنَا
vermiştik
لِأَحَدِهِمَا
ikisinden birine
جَنَّتَيْنِ
iki bağ
مِنْ
üzüm
أَعْنَـٰبٍۢ
grapes
وَحَفَفْنَـٰهُمَا
ve onların etrafını çevirmiştik
بِنَخْلٍۢ
hurmalarla
وَجَعَلْنَا
ve bitirmiştik
بَيْنَهُمَا
ortalarında da
زَرْعًۭا
ekin

Elmalılı Hamdi YazırOnlara, şu iki adamı misal olarak anlat: Biz bunlardan birine her türlü üzümden iki bağ vermişiz, her ikisinin etrafını hurmalarla donatmışız, aralarında da bir ekinlik yapmışız

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«واضرب» اجعل «لهم» للكفار مع المؤمنين «مثلاً رجلين» بدل وهو وما بعده تفسير للمثل «جعلنا لأحدهما» الكافر «جنتين» بستانين «من أعناب وحففناهما بنخل وجعلنا بينهما زرعا» يقتات به.

18:33
كِلۡتَا ٱلۡجَنَّتَيۡنِ ءَاتَتۡ أُكُلَهَا وَلَمۡ تَظۡلِم مِّنۡهُ شَيۡـࣰٔ اۚ وَفَجَّرۡنَا خِلَٰلَهُمَا نَهَرࣰ ا
كِلْتَا
her iki
ٱلْجَنَّتَيْنِ
bağ (da)
ءَاتَتْ
vermişti
أُكُلَهَا
yemişini
وَلَمْ
ve
تَظْلِم
eksik etmemişti
مِّنْهُ
ondan
شَيْـًۭٔا ۚ
hiçbir şey
وَفَجَّرْنَا
ve akıtmıştık
خِلَـٰلَهُمَا
aralarından
نَهَرًۭا
bir ırmak

Elmalılı Hamdi Yazırİki bağın ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbir şey noksan bırakmamış, ikisinin ortasından bir de nehir akıtmışız

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«كلتا الجنتين» كلتا مفرد يدل على التثنية مبتدأ «آتت» خبره «أكلها» ثمرها «ولم تظلم» تنقص «منه شيئا» «وفجرنا» أي شقتنا «خلالهما نهرا» يجري بينهما.

18:34
وَكَانَ لَهُۥ ثَمَرࣱ فَقَالَ لِصَٰحِبِهِۦ وَهُوَ يُحَاوِرُهُۥٓ أَنَا۠ أَكۡثَرُ مِنكَ مَالࣰ ا وَأَعَزُّ نَفَرࣰ ا
وَكَانَ
ve vardı
لَهُۥ
O(adam)ın
ثَمَرٌۭ
ürünü
فَقَالَ
dedi ki
لِصَـٰحِبِهِۦ
arkadaşı
وَهُوَ
ve o
يُحَاوِرُهُۥٓ
konuşurken
أَنَا۠
ben
أَكْثَرُ
zenginim
مِنكَ
senden
مَالًۭا
malca
وَأَعَزُّ
ve güçlüyüm
نَفَرًۭا
adamca da

Elmalılı Hamdi Yazırİki bağın sahibinin ayrıca başka geliri vardı. Bundan dolayı bu adam arkadaşıyla münakaşa ederken: "Ben malca senden daha zengin ve insan sayısı bakımından da senden daha güçlü ve üstünüm" dedi

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وكان له» مع الجنتين «ثمر» بفتح الثاء والميم وبضمهما وبضم الأول وسكون الثاني وهو جمع ثمرة كشجرة وشجر وخشبة وخشب وبدنة وبدن «فقال لصاحبه» المؤمن «وهو يحاوره» يفاخره «أنا أكثر منك مالاً وأعز نفرا» عشيرة.

18:35 📚 2
وَدَخَلَ جَنَّتَهُۥ وَهُوَ ظَالِمࣱ لِّنَفۡسِهِۦ قَالَ مَآ أَظُنُّ أَن تَبِيدَ هَٰذِهِۦٓ أَبَدࣰ ا
وَدَخَلَ
ve girdi
جَنَّتَهُۥ
bağına
وَهُوَ
o
ظَالِمٌۭ
zulmederek
لِّنَفْسِهِۦ
kendisine
قَالَ
dedi
مَآ
hiç
أَظُنُّ
sanmam
أَن
yok olacağını
تَبِيدَ
will perish
هَـٰذِهِۦٓ
bunun
أَبَدًۭا
ebediyyen

Elmalılı Hamdi YazırAdam, bu şekilde kendine zulmederek bağına girdi ve şöyle dedi: "Bunun hiç yok olacağını sanmıyorum

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ودخل جنته» بصاحبه يطوف به فيها ويريه أثمارها ولم يقل جنتيه إرادة للروضة وقيل اكتفاء بالواحد «وهو ظالم لنفسه» بالكفر «قال ما أظن أن تبيد» تنعدم «هذه أبدا».

18:36
وَمَآ أَظُنُّ ٱلسَّاعَةَ قَآئِمَةࣰ وَلَئِن رُّدِدتُّ إِلَىٰ رَبِّي لَأَجِدَنَّ خَيۡرࣰ ا مِّنۡهَا مُنقَلَبࣰ ا
وَمَآ
ve hiç
أَظُنُّ
zannetmem
ٱلسَّاعَةَ
kıyametin
قَآئِمَةًۭ
kopacağını
وَلَئِن
şayet
رُّدِدتُّ
döndürülsem bile
إِلَىٰ
Rabbime
رَبِّى
my Lord
لَأَجِدَنَّ
bulurum
خَيْرًۭا
daha güzel
مِّنْهَا
bundan
مُنقَلَبًۭا
bir akıbet

Elmalılı Hamdi YazırKıyametin kopacağını da zannetmem. Şayet Rabbimin huzuruna götürürlürsem, muhakkak orada bundan daha hayırlı bir sonuç bulurum

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وما أظن الساعة قائمة ولئن رُدِدت إلى ربي» في الآخرة على زعمك «لأجدن خيرا منها منقلبا» مرجعا.

18:37 📚 1
قَالَ لَهُۥ صَاحِبُهُۥ وَهُوَ يُحَاوِرُهُۥٓ أَكَفَرۡتَ بِٱلَّذِي خَلَقَكَ مِن تُرَابࣲ ثُمَّ مِن نُّطۡفَةࣲ ثُمَّ سَوَّىٰكَ رَجُلࣰ ا
قَالَ
dedi ki
لَهُۥ
ona
صَاحِبُهُۥ
arkadaşı
وَهُوَ
kendisiyle
يُحَاوِرُهُۥٓ
konuşan
أَكَفَرْتَ
inkar mı ediyorsun?
بِٱلَّذِى
seni yaratanı
خَلَقَكَ
created you
مِن
topraktan
تُرَابٍۢ
dust
ثُمَّ
sonra
مِن
nutfe (sperm)den
نُّطْفَةٍۢ
a minute quantity of semen
ثُمَّ
sonra da
سَوَّىٰكَ
seni biçimlendireni
رَجُلًۭا
bir adam olarak

Elmalılı Hamdi YazırBunun üzerine kendisiyle münakaşa eden arkadaşı da ona şöyle dedi: "Seni topraktan, sonra seni bir damla sudan yaratan, daha sonra da seni insan haline getireni mi inkar ediyorsun

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال له صاحبه وهو يحاوره» يجاوبه «أكفرت بالذي خلقك من تراب» لأن آدم خُلق منه «ثم نطقه» منيّ «ثم سواك» عدلك وصيرك «رجلاً».

18:38 📚 1
لَّٰكِنَّا۠ هُوَ ٱللَّهُ رَبِّي وَلَآ أُشۡرِكُ بِرَبِّيٓ أَحَدࣰ ا
لَّـٰكِنَّا۠
fakat
هُوَ
O
ٱللَّهُ
Allah
رَبِّى
benim Rabbimdir
وَلَآ
ve asla
أُشْرِكُ
ben ortak koşmam
بِرَبِّىٓ
Rabbime
أَحَدًۭا
hiç kimseyi

Elmalılı Hamdi YazırFakat ben iman ederek diyorum ki: O Allah, benim Rabbimdir, ben Rabbime kimseyi ortak koşmam

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«لكنا» أصله لكن أنا نقلت حركة الهمزة إلى النون أو حذفت الهمزة ثم أدغمت النون في مثلها «هو» ضمير الشأن تفسره الجملة بعده والمعنى أنا أقول «الله ربي ولا أشرك بربي أحدا».

18:39 📚 21
وَلَوۡلَآ إِذۡ دَخَلۡتَ جَنَّتَكَ قُلۡتَ مَا شَآءَ ٱللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِٱللَّهِۚ إِن تَرَنِ أَنَا۠ أَقَلَّ مِنكَ مَالࣰ ا وَوَلَدࣰ ا
وَلَوْلَآ
gerekmez miydi?
إِذْ
zaman
دَخَلْتَ
girdiğin
جَنَّتَكَ
bağına
قُلْتَ
demen
مَا
ne
شَآءَ
dilerse
ٱللَّهُ
Allah
لَا
yoktur
قُوَّةَ
kuvvet
إِلَّا
başka
بِٱللَّهِ ۚ
Allah'tan
إِن
gerçi
تَرَنِ
sen görüyorsun
أَنَا۠
beni
أَقَلَّ
daha az
مِنكَ
senden
مَالًۭا
malca
وَوَلَدًۭا
ve evlatça

Elmalılı Hamdi YazırKendi bağına girdiğin zaman: "Bu Allah'dandır, benim kuvvetimle değil, Allah'ın kuvveti ile olmuştur, deseydin ya! Her ne kadar beni, malca ve evlatça kendinden az görüyorsan da

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
(ولولا) هلا (إذ دخلت جنتك قلت) عند إعجابك بها هذا (ما شاء الله لا قوة إلا بالله) وفي الحديث "" من أعطي خيرا من أهل أو مال فيقول عند ذلك ما شاء الله لا قوة إلا بالله لم ير فيه مكروها "" (إن ترن أنا) ضمير فصل بين المفعولين (أقل منك مالاً وولدا).

18:40
فَعَسَىٰ رَبِّيٓ أَن يُؤۡتِيَنِ خَيۡرࣰ ا مِّن جَنَّتِكَ وَيُرۡسِلَ عَلَيۡهَا حُسۡبَانࣰ ا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ فَتُصۡبِحَ صَعِيدࣰ ا زَلَقًا
فَعَسَىٰ
umulur ki
رَبِّىٓ
Rabbim
أَن
bana verebilir
يُؤْتِيَنِ
will give me
خَيْرًۭا
daha iyisini
مِّن
senin bağından
جَنَّتِكَ
your garden
وَيُرْسِلَ
ve gönderir
عَلَيْهَا
onun üzerine
حُسْبَانًۭا
yıldırımlar
مِّنَ
gökten
ٱلسَّمَآءِ
the sky
فَتُصْبِحَ
böylece kesilir
صَعِيدًۭا
bağın
زَلَقًا
kupkuru bir toprak

Elmalılı Hamdi YazırBelki Rabbim, bana, senin bağından daha hayırlısını verir; senin bağına ise gökten yıldırımlar gönderir de, bağın yalçın bir toprak haline gelir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«فعسى ربي أن يؤتين خيرا من جنتك» جواب الشرط «ويرسل عليها حسبانا» جمع حسبانة أي صواعق «من السماء فتصبح صعيدا زلقا» أرضا ملساء لا يثبت عليها قدم.

18:41
أَوۡ يُصۡبِحَ مَآؤُهَا غَوۡرࣰ ا فَلَن تَسۡتَطِيعَ لَهُۥ طَلَبࣰ ا
أَوْ
yahut
يُصْبِحَ
çekilir
مَآؤُهَا
suyu
غَوْرًۭا
dibe
فَلَن
bir daha
تَسْتَطِيعَ
gücün yetmez
لَهُۥ
onu
طَلَبًۭا
aramaya

Elmalılı Hamdi YazırYahut, bağının suyu yerin dibine çekilir de bir daha suyunu çıkarıp bağını sulayamazsın

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«أو يصبح ماؤها غورا» بمعنى غائرا عطف على يرسل دون تصبح لأن غور الماء لا يتسبب عن الصواعق «فلن تستطيع له طلبا» حيلة تدركه بها.

18:42 📚 1
وَأُحِيطَ بِثَمَرِهِۦ فَأَصۡبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيۡهِ عَلَىٰ مَآ أَنفَقَ فِيهَا وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا وَيَقُولُ يَٰلَيۡتَنِي لَمۡ أُشۡرِكۡ بِرَبِّيٓ أَحَدࣰ ا
وَأُحِيطَ
derken yok edildi
بِثَمَرِهِۦ
ürünü
فَأَصْبَحَ
ve başladı
يُقَلِّبُ
oğuşturmağa
كَفَّيْهِ
ellerini
عَلَىٰ
üzerine
مَآ
şeyler
أَنفَقَ
harcadıkları
فِيهَا
ona
وَهِىَ
ve o
خَاوِيَةٌ
yıkılmıştı
عَلَىٰ
üzerine
عُرُوشِهَا
çardakları
وَيَقُولُ
ve diyordu
يَـٰلَيْتَنِى
ah keşke ben
لَمْ
ortak koşmasaydım
أُشْرِكْ
I had not associated
بِرَبِّىٓ
Rabbime
أَحَدًۭا
kimseyi

Elmalılı Hamdi YazırDerken serveti yok edildi. Bunun üzerine bağına yaptığı masraflara karşı ellerini oğuşturmaya başladı. Bağ, çardakları üzerine yıkılmış kalmıştı, "Ah Keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım" diyordu

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وأحيط بثمره» بأوجه الضبط السابقة مع جنته بالهلاك فهلكت «فأصبح يقلب كفيه» ندما وتحسرا «على ما أنفق فيها» في عمارة جنته «وهي خاوية» ساقطة «على عروشها» دعائمها للكرم بأن سقطت ثم سقط الكرم «ويقول يا» للتنبيه «ليتني لم أشرك بربي أحدا».

18:43 📚 1
وَلَمۡ تَكُن لَّهُۥ فِئَةࣱ يَنصُرُونَهُۥ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَمَا كَانَ مُنتَصِرًا
وَلَمْ
ve
تَكُن
olmadı
لَّهُۥ
onun
فِئَةٌۭ
bir topluluğu
يَنصُرُونَهُۥ
kendisine yardım eden
مِن
başka
دُونِ
other than
ٱللَّهِ
Allah'tan
وَمَا
ve
كَانَ
olmadı
مُنتَصِرًا
kendisinine yardım edilen

Elmalılı Hamdi YazırOnun Allah'tan başka yardım edecek adamları yoktur ve Allah'a karşı kendi nefsini de kurtaramadı

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ولم تكن» بالتاء والياء «له فئة» جماعة «ينصرونه من دون الله» عند هلاكها «وما كان منتصرا» عن هلاكها بنفسه.

18:44
هُنَالِكَ ٱلۡوَلَٰيَةُ لِلَّهِ ٱلۡحَقِّۚ هُوَ خَيۡرࣱ ثَوَابࣰ ا وَخَيۡرٌ عُقۡبࣰ ا
هُنَالِكَ
işte o durumda
ٱلْوَلَـٰيَةُ
velilik (koruyuculuk)
لِلَّهِ
yalnız Allah'a mahsustur
ٱلْحَقِّ ۚ
hak olan
هُوَ
O'dur
خَيْرٌۭ
en iyi olan
ثَوَابًۭا
mükafatı
وَخَيْرٌ
ve daha hayırlıdır
عُقْبًۭا
akıbet

Elmalılı Hamdi Yazırİşte burada yardım, yalnız hak olan Allah'a aittir. O'nun verdiği mükâfat da daha hayırlıdır, netice de daha hayırlıdır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«هنالك» أي يوم القيامة «الولاية» بفتح الواو النصرة وبكسرها الملك «لله الحق» بالرفع صفة الولاية وبالجر صفة الجلالة «هو خير ثوابا» من ثواب غيره لو كان يثيب «وخير عقبا» بضم القاف وسكونها عاقبة للمؤمنين ونصبهما على التمييز.

18:45 📚 8
وَٱضۡرِبۡ لَهُم مَّثَلَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا كَمَآءٍ أَنزَلۡنَٰهُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ فَٱخۡتَلَطَ بِهِۦ نَبَاتُ ٱلۡأَرۡضِ فَأَصۡبَحَ هَشِيمࣰ ا تَذۡرُوهُ ٱلرِّيَٰحُۗ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ مُّقۡتَدِرًا
وَٱضْرِبْ
ve anlat
لَهُم
onlara
مَّثَلَ
misalini
ٱلْحَيَوٰةِ
hayatının
ٱلدُّنْيَا
dünya
كَمَآءٍ
bir su
أَنزَلْنَـٰهُ
indirdik
مِنَ
gökten
ٱلسَّمَآءِ
the sky
فَٱخْتَلَطَ
karıştı
بِهِۦ
onunla
نَبَاتُ
bitkisi
ٱلْأَرْضِ
yerin
فَأَصْبَحَ
ve haline geliverdi
هَشِيمًۭا
çöp kırıntıları
تَذْرُوهُ
savurduğu
ٱلرِّيَـٰحُ ۗ
rüzgarların
وَكَانَ
ve
ٱللَّهُ
Allah
عَلَىٰ
üzerine
كُلِّ
her
شَىْءٍۢ
şey
مُّقْتَدِرًا
kadirdir

Elmalılı Hamdi YazırEy Muhammed! Sen onlara dünya hayatının misalini ver. Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesinde yeryüzünün bitkileri (her renk ve çiçekten) birbirine karışmış, nihayet bir çöp kırıntısı olmuştur. Rüzgarlar onu savurur gider. Allah her şeye muktedirdir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«واضرب» صير «لهم» لقومك «مثل الحياة الدنيا» مفعول أول «كماء» مفعول ثان «أنزلناه من السماء فاختلط به» تكاثف بسبب نزول الماء «نبات الأرض» أو امتزج الماء بالنبات فَرَوِيَ وَحَسُن «فأصبح» صار النبات «هشيما» يابسا متفرقة أجزاؤه «تذروه» تنثره وتفرقه «الرياح» فتذهب به، المعنى: شبه الدنيا بنبات حسن فيبس فتكسر ففرقته الرياح وفي قراءة الريح «وكان الله على كل شيء مقتدرا» قادرا.

18:46
ٱلۡمَالُ وَٱلۡبَنُونَ زِينَةُ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۖ وَٱلۡبَٰقِيَٰتُ ٱلصَّٰلِحَٰتُ خَيۡرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَابࣰ ا وَخَيۡرٌ أَمَلࣰ ا
ٱلْمَالُ
mal
وَٱلْبَنُونَ
ve oğullar
زِينَةُ
süsüdür
ٱلْحَيَوٰةِ
hayatının
ٱلدُّنْيَا ۖ
dünya
وَٱلْبَـٰقِيَـٰتُ
fakat kalıcı olan
ٱلصَّـٰلِحَـٰتُ
güzel işler ise
خَيْرٌ
daha hayırlıdır
عِندَ
katında
رَبِّكَ
Rabbinin
ثَوَابًۭا
sevapça
وَخَيْرٌ
ve daha hayırlıdır
أَمَلًۭا
umutça da

Elmalılı Hamdi YazırMal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Bakî kalacak olan iyi ameller ise, Rabbinin katında, sevabca da hayırlıdır, ümid yönünden de daha hayırlıdır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«المال والبنون زينة الحياة الدنيا» يتجمل بها فيها «والباقيات الصالحات» هي سبحان الله والحمد لله ولا إله إلا الله والله أكبر زاد بعضهم ولا حول ولا قوة إلا بالله «خير عند ربك ثوابا وخير أملاً» أي ما يأمله الإنسان ويرجوه عند الله تعالى.

18:47 📚 1
وَيَوۡمَ نُسَيِّرُ ٱلۡجِبَالَ وَتَرَى ٱلۡأَرۡضَ بَارِزَةࣰ وَحَشَرۡنَٰهُمۡ فَلَمۡ نُغَادِرۡ مِنۡهُمۡ أَحَدࣰ ا
وَيَوْمَ
O gün
نُسَيِّرُ
yürütürüz
ٱلْجِبَالَ
dağları
وَتَرَى
ve görürsün
ٱلْأَرْضَ
yeri
بَارِزَةًۭ
çırılçıplak
وَحَشَرْنَـٰهُمْ
onları toplamışız
فَلَمْ
ve
نُغَادِرْ
bırakmamışızdır
مِنْهُمْ
onlardan
أَحَدًۭا
hiçbirini

Elmalılı Hamdi YazırO kıyamet gününü hatırla ki, dağları yürüteceğiz ve yeryüzünü çırılçıplak göreceksin. Bütün insanları, mahşerde toplayacağız hiçbir kimseyi bırakmayacağız

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«و» اذكر «يوم تُسَيَّرُ الجبالُ» نذهب بها عن وجه الأرض فتصير هباء منبثا وفي قراءة بالنون وكسر الياء ونصب الجبال «وترى الأرض بارزة» ظاهرة ليس عليها شيء من جبل ولا غيره «وحشرناهم» المؤمنين والكافرين «فلم نغادر» نترك «منهم أحدا».

18:48
وَعُرِضُواْ عَلَىٰ رَبِّكَ صَفࣰّ ا لَّقَدۡ جِئۡتُمُونَا كَمَا خَلَقۡنَٰكُمۡ أَوَّلَ مَرَّةِۭۚ بَلۡ زَعَمۡتُمۡ أَلَّن نَّجۡعَلَ لَكُم مَّوۡعِدࣰ ا
وَعُرِضُوا۟
ve hepsi sunulmuşlardır
عَلَىٰ
senin Rabbine
رَبِّكَ
your Lord
صَفًّۭا
sıra sıra
لَّقَدْ
andolsun
جِئْتُمُونَا
bize geldiniz
كَمَا
gibi
خَلَقْنَـٰكُمْ
sizi yarattığımız
أَوَّلَ
ilk
مَرَّةٍۭ ۚ
defa
بَلْ
oysa
زَعَمْتُمْ
siz sanmıştınız
أَلَّن
tayin etmeyeceğimizi
نَّجْعَلَ
We made
لَكُم
size
مَّوْعِدًۭا
bir vade

Elmalılı Hamdi YazırOnlar, saf halinde Rabbine arz edilmişlerdir. Allah, onlara şöyle diyecektir: "Şüphesiz sizi ilk önce yarattığımız gibi bize geldiniz. Fakat, size kıyamet için yaptığımız vaadi yerine getirmeyeceğimizi sanmıştınız, değil mi

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وعرضوا على ربك صفا» حال أي مصطفين كل أمة صف ويقال لهم «لقد جئتمونا كما خلقناكم أول مرة» أي فرادى حفاة عراة غُرْلاً ويقال لمنكري البعث «بل زعمتم أ» ن مخففة من الثقيلة أي أنه «لن نجعل لكم موعدا» للبعث.

18:49 📚 8
وَوُضِعَ ٱلۡكِتَٰبُ فَتَرَى ٱلۡمُجۡرِمِينَ مُشۡفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَٰوَيۡلَتَنَا مَالِ هَٰذَا ٱلۡكِتَٰبِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةࣰ وَلَا كَبِيرَةً إِلَّآ أَحۡصَىٰهَاۚ وَوَجَدُواْ مَا عَمِلُواْ حَاضِرࣰ اۗ وَلَا يَظۡلِمُ رَبُّكَ أَحَدࣰ ا
وَوُضِعَ
(ortaya) konulmuştur
ٱلْكِتَـٰبُ
Kitap
فَتَرَى
ve görürsün
ٱلْمُجْرِمِينَ
suçluların
مُشْفِقِينَ
korkarak
مِمَّا
onun içindekilerden
فِيهِ
(is) in it
وَيَقُولُونَ
ve dediklerini
يَـٰوَيْلَتَنَا
ey vah bize
مَالِ
ne oluyor
هَـٰذَا
bu
ٱلْكِتَـٰبِ
Kitaba
لَا
(hiçbir şey)
يُغَادِرُ
bırakmıyor
صَغِيرَةًۭ
(ne) küçük
وَلَا
ne de
كَبِيرَةً
büyük
إِلَّآ
her (yaptığımız) şeyi sayıp döküyor
أَحْصَىٰهَا ۚ
has enumerated it
وَوَجَدُوا۟
ve bulmuşlardır
مَا
şeyleri
عَمِلُوا۟
yaptıkları
حَاضِرًۭا ۗ
hazır
وَلَا
ve
يَظْلِمُ
zulmetmez
رَبُّكَ
Rabbin
أَحَدًۭا
kimseye

Elmalılı Hamdi YazırO gün herkesin amel defteri ortaya konulmuştur. Ey Muhammed! Günahkârların, amel defterlerinden korkarak: "Eyvah bize! Bu nasıl deftermiş ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış dökmüş" dediklerini görürsün. Onlar, bütün yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ووضع الكتاب» كتاب كل امرئ في يمينه من المؤمنين وفي شماله من الكافرين «فترى المجرمين» الكافرين «مشفقين» خائفين «مما فيه ويقولن» عند معاينتهم ما فيه من السيئات «يا» للتنبيه «ويلتنا» هلكتنا وهو مصدر لا فعل له من لفظه «ما لهذا الكتاب لا يغادر صغيرة ولا كبيرة» من ذنوبنا «إلا أحصاها» عدها وأثبتها تعجبوا منه في ذلك «ووجدوا ما عملوا حاضرا» مثبتا في كتابهم «ولا يظلم ربك أحدا» لا يعاقبه بغير جرم ولا ينقص من ثواب مؤمن.

18:50 📚 2
وَإِذۡ قُلۡنَا لِلۡمَلَٰٓئِكَةِ ٱسۡجُدُواْ لِأٓدَمَ فَسَجَدُوٓاْ إِلَّآ إِبۡلِيسَ كَانَ مِنَ ٱلۡجِنِّ فَفَسَقَ عَنۡ أَمۡرِ رَبِّهِۦٓۗ أَفَتَتَّخِذُونَهُۥ وَذُرِّيَّتَهُۥٓ أَوۡلِيَآءَ مِن دُونِي وَهُمۡ لَكُمۡ عَدُوُّۢۚ بِئۡسَ لِلظَّٰلِمِينَ بَدَلࣰ ا
وَإِذْ
ve hani
قُلْنَا
demiştik
لِلْمَلَـٰٓئِكَةِ
meleklere
ٱسْجُدُوا۟
secde edin
لِـَٔادَمَ
Adem'e
فَسَجَدُوٓا۟
secde ettiler
إِلَّآ
hariç
إِبْلِيسَ
İblis
كَانَ
(O) idi
مِنَ
cinlerden
ٱلْجِنِّ
the jinn
فَفَسَقَ
dışına çıktı
عَنْ
buyruğunun
أَمْرِ
the Command
رَبِّهِۦٓ ۗ
Rabbinin
أَفَتَتَّخِذُونَهُۥ
siz onu mu ediniyorsunuz?
وَذُرِّيَّتَهُۥٓ
ve onun neslini
أَوْلِيَآءَ
dostlar
مِن
benden ayrı olarak
دُونِى
other than Me
وَهُمْ
oysa onlar
لَكُمْ
sizin
عَدُوٌّۢ ۚ
düşmanınızdır
بِئْسَ
ne kötü
لِلظَّـٰلِمِينَ
zalimler için
بَدَلًۭا
bir değiştirmedir

Elmalılı Hamdi YazırYine o vakti hatırla ki biz, meleklere: "Âdem'e secde edin!" demiştik. İblis hariç olmak üzere onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz beni bırakıp da İblis'i ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne kötü bir değişmedir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وإذ» منصوب باذكر «قلنا للملائكة اسجدوا لآدم» سجود انحناء لا وضع جبهة تحية له «فسجدوا إلا إبليس كان من الجن» قيل هم نوع من الملائكة فالاستثناء متصل وقيل هو منقطع وإبليس هو أبو الجن فله ذرية ذكرت معه بعد والملائكة لا ذرية لهم «ففسق عن أمر ربه» أي خرج عن طاعته بترك السجود «أفتتخذونه وذريته» الخطاب لآدم وذريته والهاء في الموضعين لإبليس «أولياء من دوني» تطيعونهم «وهم لكم عدو» أي أعداء حال «بئس للظالمين بدلاً» إبليس وذريته في إطاعتهم بدل إطاعة الله.

18:51 📚 1
۞مَّآ أَشۡهَدتُّهُمۡ خَلۡقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَلَا خَلۡقَ أَنفُسِهِمۡ وَمَا كُنتُ مُتَّخِذَ ٱلۡمُضِلِّينَ عَضُدࣰ ا
۞ مَّآ
onları hazır bulundurmadım
أَشْهَدتُّهُمْ
I made them witness
خَلْقَ
yaratılmasında
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ
göklerin
وَٱلْأَرْضِ
ve yerin
وَلَا
ve ne de
خَلْقَ
yaratılmasında
أَنفُسِهِمْ
kendilerinin
وَمَا
ve
كُنتُ
değilim
مُتَّخِذَ
edinmiş
ٱلْمُضِلِّينَ
yoldan şaşırtanları
عَضُدًۭا
yardımcı

Elmalılı Hamdi YazırBen, onları (İblis ve soyunu) ne göklerin ve yerin yaratılışında, ne de kendilerinin yaratılışında şahit tutmadım ve hiçbir zaman doğru yoldan çıkanları yardımcı edinmiş değilim

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ما أشهدتهم» أي إبليس وذريته «خلق السماوات والأرض ولا خلق أنفسهم» أي لم أحضر بعضهم خلق بعض «وما كنت متخذ المضلين» الشياطين «عضدا» أعوانا في الخلق، فكيف تطيعونهم.

18:52
وَيَوۡمَ يَقُولُ نَادُواْ شُرَكَآءِيَ ٱلَّذِينَ زَعَمۡتُمۡ فَدَعَوۡهُمۡ فَلَمۡ يَسۡتَجِيبُواْ لَهُمۡ وَجَعَلۡنَا بَيۡنَهُم مَّوۡبِقࣰ ا
وَيَوْمَ
ve o gün
يَقُولُ
(Allah kafirlere) der ki'
نَادُوا۟
çağırın
شُرَكَآءِىَ
benim ortaklarım
ٱلَّذِينَ
şeyleri
زَعَمْتُمْ
zannettiğiniz
فَدَعَوْهُمْ
işte çağırdılar
فَلَمْ
ama
يَسْتَجِيبُوا۟
cevap vermediler
لَهُمْ
kendilerine
وَجَعَلْنَا
ve biz koyduk
بَيْنَهُم
onların aralarına
مَّوْبِقًۭا
tehlikeli bir uçurum

Elmalılı Hamdi YazırVe o (kıyamet) günü Allah kâfirlere şöyle buyuracak: "Ortaklarım ve şefaatçılarınız diye zannettiğiniz putlarınızı çağırın." Müşrikler onları çağırırlar, fakat kendilerine cevap vermezler. Biz, kâfirlerle ilâhları arasına ateşten bir engel koymuşuzdur

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ويوم» منصوب باذكر «يقول» بالياء والنون «نادوا شركاءي» الأوثان «الذين زعمتم» ليشفعوا لكم بزعمكم «فدعوهم فلم يستجيبوا لهم» لم يجيبوهم «وجعلنا بينهم» بين الأوثان وعابديها «موبقا» واديا من أودية جهنم يهلكون فيه جميعا وهو من وبق بالفتح هلك.

18:53
وَرَءَا ٱلۡمُجۡرِمُونَ ٱلنَّارَ فَظَنُّوٓاْ أَنَّهُم مُّوَاقِعُوهَا وَلَمۡ يَجِدُواْ عَنۡهَا مَصۡرِفࣰ ا
وَرَءَا
ve gördüler
ٱلْمُجْرِمُونَ
suçlular
ٱلنَّارَ
ateşi
فَظَنُّوٓا۟
artık iyice anladılar
أَنَّهُم
kendilerinin
مُّوَاقِعُوهَا
içine düşeceklerini
وَلَمْ
fakat
يَجِدُوا۟
bulamadılar
عَنْهَا
ondan
مَصْرِفًۭا
kaçacak bir yer

Elmalılı Hamdi YazırGünahkârlar ateşi görmüşler de artık ona düşeceklerini anlamışlardır. Fakat ondan kaçıp sığınacak bir yer bulamazlar

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ورأى المجرمون النار فظنوا» أي أيقنوا «أنهم مواقعوها» أي واقعون فيها «ولم يجدوا عنها مَصرفا» معدلاً.

18:54
وَلَقَدۡ صَرَّفۡنَا فِي هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ لِلنَّاسِ مِن كُلِّ مَثَلࣲۚ وَكَانَ ٱلۡإِنسَٰنُ أَكۡثَرَ شَيۡءࣲ جَدَلࣰ ا
وَلَقَدْ
ve andolsun
صَرَّفْنَا
biz türlü biçimlerde anlattık
فِى
bu
هَـٰذَا
this
ٱلْقُرْءَانِ
Kur'an'da
لِلنَّاسِ
insanlara
مِن
her çeşit
كُلِّ
every
مَثَلٍۢ ۚ
misali
وَكَانَ
ama
ٱلْإِنسَـٰنُ
insan
أَكْثَرَ
daha çok
شَىْءٍۢ
her şeyden
جَدَلًۭا
tartışmacıdır

Elmalılı Hamdi YazırŞüphesiz biz, bu Kur'ân'da insanlara çeşitli mânâları türlü misallerle açık olarak verdik. İnsan ise, her şeyden çok mücadelecidir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ولقد صرفنا» بينا «في هذا القرآن للناس من كل مثل» صفة لمحذوف، أي مثلاً من جنس كل مثل ليتعظوا «وكان الإنسان» أي الكفار «أكثر شيء جدلاً» خصومة في الباطل وهو تمييز منقول من اسم كان، المعنى: وكان جدل الإنسان أكثر شيء فيه.

18:55 📚 1
وَمَا مَنَعَ ٱلنَّاسَ أَن يُؤۡمِنُوٓاْ إِذۡ جَآءَهُمُ ٱلۡهُدَىٰ وَيَسۡتَغۡفِرُواْ رَبَّهُمۡ إِلَّآ أَن تَأۡتِيَهُمۡ سُنَّةُ ٱلۡأَوَّلِينَ أَوۡ يَأۡتِيَهُمُ ٱلۡعَذَابُ قُبُلࣰ ا
وَمَا
şey
مَنَعَ
alıkoyan
ٱلنَّاسَ
insanları
أَن
inanmaktan
يُؤْمِنُوٓا۟
they believe
إِذْ
zaman
جَآءَهُمُ
kendilerine geldiği
ٱلْهُدَىٰ
hidayet
وَيَسْتَغْفِرُوا۟
ve istiğfar etmekten
رَبَّهُمْ
Rablerine
إِلَّآ
ancak
أَن
kendilerine de gelmesidir
تَأْتِيَهُمْ
comes to them
سُنَّةُ
yasasının
ٱلْأَوَّلِينَ
evvelkilerin
أَوْ
yahut
يَأْتِيَهُمُ
karşılarına gelmesidir
ٱلْعَذَابُ
azabın
قُبُلًۭا
açıkça

Elmalılı Hamdi YazırKendilerine doğru yolu gösteren peygamber geldiğinde insanları, iman etmekten ve Rabblerinden günahlarının mağfiretini istemekten alıkoyan şey sadece geçmiş milletlerin başlarına gelen felaketlerin kendilerine de gelmesini veya ahiret azabının ansızın göz göre göre gelip çatmasını beklemek olmuştur

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وما منع الناس» أي كفار مكة «أن يؤمنوا» مفعول ثان «إذ جاءهم الهدى» القرآن «ويستغفروا ربهم إلا أن تأتيهم سنة الأولين» فاعل أي سنتنا فيهم وهي الإهلاك المقدر عليهم «أو يأتيهم العذاب قبلاً» مقابلة وعيناً، وهو القتل يوم بدر وفي قراءة بضمتين جمع قبيل أي أنواعا.

18:56
وَمَا نُرۡسِلُ ٱلۡمُرۡسَلِينَ إِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَۚ وَيُجَٰدِلُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِٱلۡبَٰطِلِ لِيُدۡحِضُواْ بِهِ ٱلۡحَقَّۖ وَٱتَّخَذُوٓاْ ءَايَٰتِي وَمَآ أُنذِرُواْ هُزُوࣰ ا
وَمَا
ve
نُرْسِلُ
biz göndermeyiz
ٱلْمُرْسَلِينَ
elçileri
إِلَّا
(olması) dışında
مُبَشِّرِينَ
müjdeleyiciler
وَمُنذِرِينَ ۚ
ve uyarıcılar
وَيُجَـٰدِلُ
ve mücadele ediyorlar
ٱلَّذِينَ
kimseler
كَفَرُوا۟
inkar eden(ler)
بِٱلْبَـٰطِلِ
batılla
لِيُدْحِضُوا۟
gidermek için
بِهِ
onunla
ٱلْحَقَّ ۖ
hakkı
وَٱتَّخَذُوٓا۟
ve edindiler
ءَايَـٰتِى
ayetlerimi
وَمَآ
ve şeyleri
أُنذِرُوا۟
uyarıldıkları
هُزُوًۭا
alay konusu

Elmalılı Hamdi YazırHalbuki biz peygamberleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise hakkı, batılla ortadan kaldırmak için mücadele ediyorlar. Onlar, âyetlerimizi ve korkutuldukları azabı da alaya almışlardır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
(وما نرسل المرسلين إلا مبشرين) للمؤمنين (ومنذرين) مخوفين للكافرين (ويجادل الذين كفروا بالباطل) بقولهم: "" أبعث الله بشرا رسولاً "" ونحوه (ليدحضوا به) ليبطلوا بجدالهم (الحق) القرآن (واتخذوا آياتي) أي القرآن (وما أنذروا) به من النار (هزوا) سخرية.

18:57 📚 3
وَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّن ذُكِّرَ بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِۦ فَأَعۡرَضَ عَنۡهَا وَنَسِيَ مَا قَدَّمَتۡ يَدَاهُۚ إِنَّا جَعَلۡنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمۡ أَكِنَّةً أَن يَفۡقَهُوهُ وَفِيٓ ءَاذَانِهِمۡ وَقۡرࣰ اۖ وَإِن تَدۡعُهُمۡ إِلَى ٱلۡهُدَىٰ فَلَن يَهۡتَدُوٓاْ إِذًا أَبَدࣰ ا
وَمَنْ
kim olabilir?
أَظْلَمُ
daha zalim
مِمَّن
kimseden
ذُكِّرَ
hatırlatılan
بِـَٔايَـٰتِ
ayetleri
رَبِّهِۦ
Rabbinin
فَأَعْرَضَ
fakat yüz çeviren
عَنْهَا
onlardan
وَنَسِىَ
ve unutandan
مَا
şeyi
قَدَّمَتْ
öne sürdüğü
يَدَاهُ ۚ
ellerinin
إِنَّا
gerçekten biz
جَعَلْنَا
koyduk
عَلَىٰ
üzerine
قُلُوبِهِمْ
onların kalbleri
أَكِنَّةً
engel olan örtüler
أَن
onu anlamalarına
يَفْقَهُوهُ
they understand it
وَفِىٓ
ve içine
ءَاذَانِهِمْ
kulaklarının
وَقْرًۭا ۖ
ağırlıklar
وَإِن
eğer
تَدْعُهُمْ
onları çağırsan da
إِلَى
doğru yola
ٱلْهُدَىٰ
the guidance
فَلَن
asla
يَهْتَدُوٓا۟
doğru yola gelmezler
إِذًا
o halde
أَبَدًۭا
asla

Elmalılı Hamdi YazırRabbinin âyetleriyle nasihat edilip de onlardan yüz çeviren ve daha önce işlediği günahları unutandan daha zalim kim olabilir? Biz onların kalbleri üzerine (Kur'ân'ı) anlamalarına engel olan bir ağırlık, kulaklarına da sağırlık verdik. Ey Muhammed! Sen onları doğru yola çağırsan da onlar asla hidayete ermezler

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ومن أظلم ممن ذكر بآيات ربه فأعرض عنها ونسي ما قدمت يداه» ما عمل من الكفر والمعاصي «إنا جعلنا على قلوبهم أكنَّة» أغطية «أن يفقهوه» أي من أن يفهموا القرآن أي فلا يفهمونه «وفي آذانهم وقرا» ثقلاً فلا يسمعونه «وإن تدعهم إلى الهدى فلن يهتدوا إذا» أي بالجعل المذكور «أبدا».

18:58
وَرَبُّكَ ٱلۡغَفُورُ ذُو ٱلرَّحۡمَةِۖ لَوۡ يُؤَاخِذُهُم بِمَا كَسَبُواْ لَعَجَّلَ لَهُمُ ٱلۡعَذَابَۚ بَل لَّهُم مَّوۡعِدࣱ لَّن يَجِدُواْ مِن دُونِهِۦ مَوۡئِلࣰ ا
وَرَبُّكَ
ve Rabbin
ٱلْغَفُورُ
çok bağışlayandır
ذُو
sahibidir
ٱلرَّحْمَةِ ۖ
rahmet
لَوْ
eğer
يُؤَاخِذُهُم
onları hemen cezalandırsaydı
بِمَا
yaptıklariyle
كَسَبُوا۟
they have earned
لَعَجَّلَ
çabuklaştırırdı
لَهُمُ
onların
ٱلْعَذَابَ ۚ
azabını
بَل
fakat
لَّهُم
onlar için vardır
مَّوْعِدٌۭ
va'dedilen bir zaman
لَّن
asla
يَجِدُوا۟
bulamayacaklardır
مِن
ondan başka
دُونِهِۦ
other than it
مَوْئِلًۭا
sığınacak bir yer

Elmalılı Hamdi YazırBununla beraber rahmet sahibi olan Rabbin çok bağışlayıcıdır, tevbe eden kullarına rahmeti boldur. Eğer Allah, işledikleri günahlar yüzünden onları hemen cezalandıracak olsaydı, onlara hemen azab ederdi. Fakat onlara vaad edilen bir zaman vardır ki, o geldiğinde Allah'ın azabından bir kurtuluş yeri bulamazlar

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وربك الغفور ذو الرحمة لو يؤاخذهم» في الدنيا «بما كسبوا لعجل لهم العذاب» فيها «بل لهم موعد» وهو يوم القيامة «لن يجدوا من دونه موئلاً» ملجأ.

18:59
وَتِلۡكَ ٱلۡقُرَىٰٓ أَهۡلَكۡنَٰهُمۡ لَمَّا ظَلَمُواْ وَجَعَلۡنَا لِمَهۡلِكِهِم مَّوۡعِدࣰ ا
وَتِلْكَ
ve işte
ٱلْقُرَىٰٓ
(şu) kentleri
أَهْلَكْنَـٰهُمْ
helak ettik
لَمَّا
zulmetmeğe başlayınca
ظَلَمُوا۟
they wronged
وَجَعَلْنَا
ve belirledik;
لِمَهْلِكِهِم
onları helak etmek için
مَّوْعِدًۭا
bir süre

Elmalılı Hamdi Yazırİşte zulmettikleri için helak ettiğimiz şehirler! Biz onların helâkleri için de belirli bir zaman tayin etmiştik

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وتلك القرى» أي أهلها كعاد وثمود وغيرهما «أهلكناهم لما ظلموا» كفروا «وجعلنا لمهلكهم» لإهلاكهم وفي قراءة بفتح الميم أي لهلاكهم «موعدا».

18:60 📚 1
وَإِذۡ قَالَ مُوسَىٰ لِفَتَىٰهُ لَآ أَبۡرَحُ حَتَّىٰٓ أَبۡلُغَ مَجۡمَعَ ٱلۡبَحۡرَيۡنِ أَوۡ أَمۡضِيَ حُقُبࣰ ا
وَإِذْ
ve hani
قَالَ
demişti ki
مُوسَىٰ
Musa
لِفَتَىٰهُ
uşağına
لَآ
durmayacağım
أَبْرَحُ
I will cease
حَتَّىٰٓ
kadar
أَبْلُغَ
varıncaya
مَجْمَعَ
birleştiği yere
ٱلْبَحْرَيْنِ
iki denizin
أَوْ
veya
أَمْضِىَ
yürüyeceğim
حُقُبًۭا
uzun bir zaman

Elmalılı Hamdi YazırEy Muhammed! Bir vakit Musa genç adamına demişti ki: "İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim, yahut senelerce gideceğim

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«و» اذكر «إذ قال موسى» هو ابن عمران «لفتاهُ» يوشع بن نون كان يتبعه ويخدمه ويأخذ عنه العلم «لا أبرح» لا أزال أسير «حتى أبلغ مجمع البحرين» ملتقى بحر الروم وبحر فارس مما يلي المشرق أي المكان الجامع لذلك «أو أمضي حقبا» دهرا طويلاً في بلوغه إن بعد.

18:61
فَلَمَّا بَلَغَا مَجۡمَعَ بَيۡنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَٱتَّخَذَ سَبِيلَهُۥ فِي ٱلۡبَحۡرِ سَرَبࣰ ا
فَلَمَّا
ne zaman ki
بَلَغَا
varınca
مَجْمَعَ
birleştiği yere
بَيْنِهِمَا
iki (denizin) arasının
نَسِيَا
unuttular
حُوتَهُمَا
balıklarını
فَٱتَّخَذَ
(balık) tuttu
سَبِيلَهُۥ
yolunu
فِى
denizde
ٱلْبَحْرِ
the sea
سَرَبًۭا
sıyrılıp

Elmalılı Hamdi YazırBunun üzerine ikisi de iki denizin birleştiği yere vardıklarında balıklarını unuttular. Bu arada balık, denizde yolunu bulup kaybolmuştu

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«فلما بلغا مجمع بينهما» بين البحرين «نسيا حوتهما» نسي يوشع حمله عند الرحيل ونسي موسى تذكيره «فاتخذ» الحوت «سبيله في البحر» أي جعله بجعل الله «سربا» أي مثل السرب، وهو الشق الطويل لا نفاذ له، وذلك أن الله تعالى أمسك عن الحوت جري الماء فانجاب عنه فبقي كالكوة لم يلتئم وجمد ما تحته منه.

18:62
فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتَىٰهُ ءَاتِنَا غَدَآءَنَا لَقَدۡ لَقِينَا مِن سَفَرِنَا هَٰذَا نَصَبࣰ ا
فَلَمَّا
ne zaman ki
جَاوَزَا
orayı geçip gittiklerinde
قَالَ
(Musa) dedi
لِفَتَىٰهُ
uşağına
ءَاتِنَا
bize getir
غَدَآءَنَا
kahvaltımızı
لَقَدْ
andolsun ki
لَقِينَا
çektik
مِن
yolculuğumuzdan
سَفَرِنَا
our journey
هَـٰذَا
şu
نَصَبًۭا
yorgunluk

Elmalılı Hamdi Yazırİki denizin birleştiği yeri geçtikleri zaman, Musa genç arkadaşına: "Kuşluk yemeğimizi getir. Gerçekten biz bu yolculuğumuzda epey yorulduk" dedi

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«فلما جاوزا» ذلك المكان بالسير إلى وقت الغداء من ثاني يوم «قال» موسى «لفتاهُ آتينا غداءنا» هو ما يؤكل أول النهار «لقد لقينا من سفرنا هذا نصبا» تعبا وحصوله بعد المجاوزة.

18:63
قَالَ أَرَءَيۡتَ إِذۡ أَوَيۡنَآ إِلَى ٱلصَّخۡرَةِ فَإِنِّي نَسِيتُ ٱلۡحُوتَ وَمَآ أَنسَىٰنِيهُ إِلَّا ٱلشَّيۡطَٰنُ أَنۡ أَذۡكُرَهُۥۚ وَٱتَّخَذَ سَبِيلَهُۥ فِي ٱلۡبَحۡرِ عَجَبࣰ ا
قَالَ
(Uşağı) dedi
أَرَءَيْتَ
gördün mü?
إِذْ
vakit
أَوَيْنَآ
sığındığımız
إِلَى
kayaya
ٱلصَّخْرَةِ
the rock
فَإِنِّى
gerçekten ben
نَسِيتُ
unuttum
ٱلْحُوتَ
balığı
وَمَآ
fakat
أَنسَىٰنِيهُ
bana unutturmadı
إِلَّا
başkası
ٱلشَّيْطَـٰنُ
şeytandan
أَنْ
onu söylememi
أَذْكُرَهُۥ ۚ
I mention it
وَٱتَّخَذَ
ve tuttu
سَبِيلَهُۥ
yolunu
فِى
içinde
ٱلْبَحْرِ
denizin
عَجَبًۭا
şaşılacak biçimde

Elmalılı Hamdi YazırAdam: "Gördün mü! dedi. Kayaya sığındığımız vakit doğrusu ben balığı unutmuşum. Onu hatırlamamı, muhakkak şeytan bana unutturdu. O denizde garip bir yol tutup gitmişti

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال أرأيت» أي تنبه «إذ أوينا إلى الصخرة» بذلك المكان «فإني نسيت الحوت وما أنسانيهُ إلا الشيطان» يبدل من الهاء «أن أذكره» بدل اشتمال أي أنساني ذكره «واتخذ» الحوت «سبيله في البحر عجبا» مفعول ثان، أي يتعجب منه موسى وفتاه لما تقدم في بيانه.

18:64
قَالَ ذَٰلِكَ مَا كُنَّا نَبۡغِۚ فَٱرۡتَدَّا عَلَىٰٓ ءَاثَارِهِمَا قَصَصࣰ ا
قَالَ
(Musa) dedi
ذَٰلِكَ
işte
مَا
şey
كُنَّا
aradığımız
نَبْغِ ۚ
seeking
فَٱرْتَدَّا
geriye döndüler
عَلَىٰٓ
üzerini
ءَاثَارِهِمَا
izleri
قَصَصًۭا
ta'kibederek

Elmalılı Hamdi YazırMusa da demişti ki: "İşte aradığımız o idi." Bunun üzerine izlerine dönüp gerisin geri gittiler

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال» موسى «ذلك» أي فقدنا الحوت «ما» أي الذي «كنا نبغ» نطلبه فإنه علامة لنا على وجود من نطلبه «فارتدا» رجعا «على آثارهما» يقصانها «قصصا» فأتيا الصخرة.

18:65
فَوَجَدَا عَبۡدࣰ ا مِّنۡ عِبَادِنَآ ءَاتَيۡنَٰهُ رَحۡمَةࣰ مِّنۡ عِندِنَا وَعَلَّمۡنَٰهُ مِن لَّدُنَّا عِلۡمࣰ ا
فَوَجَدَا
ve buldular
عَبْدًۭا
bir kul
مِّنْ
kullarımızdan
عِبَادِنَآ
Our servants
ءَاتَيْنَـٰهُ
biz ona vermiştik
رَحْمَةًۭ
bir rahmet
مِّنْ
katımızdan
عِندِنَا
Us
وَعَلَّمْنَـٰهُ
ve ona öğretmiştik
مِن
katımızdan
لَّدُنَّا
Us
عِلْمًۭا
bir ilim

Elmalılı Hamdi YazırNihayet kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
(فوجدا عبدا من عبادنا) هو الخضر (آتيناه رحمة من عندنا) نبوة في قول وولاية في آخر وعليه أكثر العلماء (وعلمناه من لدنا) من قبلنا (علما) مفعول ثان أي معلوما من المغيبات، روى البخاري حديث "" إن موسى قام خطيبا في بني إسرائيل فسئل أي الناس أعلم؟ فقال: أنا، فعتب الله عليه إذ لم يرد العلم إليه، فأوحى الله إليه: إن لي عبدا بمجمع البحرين هو أعلم منك قال موسى: يا رب فكيف لي به قال: تأخذ معك حوتا فتجعله في مكتل فحيثما فقد الحوت فهو ثم، فأخذ حوتا فجعله في مكتل ثم انطلق وانطلق معه فتاه يوشع بن نون حتى أتيا الصخرة ووضعا رأسيهما فناما واضطرب الحوت في المكتل فخرج منه فسقط في البحر "" فاتخذ سبيله في البحر سربا "" وأمسك الله عن الحوت جرية الماء فصار عليه مثل الطاق فلما استيقظ نسي صاحبه أن يخبره بالحوت فانطلقا بقية يومهما وليلتهما حتى إذا كانا من الغداة قال موسى لفتاه آتنا غداءنا إلى قوله واتخذ سبيله في البحر عجبا قال وكان للحوت سربا ولموسى ولفتاه عجبا إلخ "".

18:66 📚 4
قَالَ لَهُۥ مُوسَىٰ هَلۡ أَتَّبِعُكَ عَلَىٰٓ أَن تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمۡتَ رُشۡدࣰ ا
قَالَ
dedi ki
لَهُۥ
ona
مُوسَىٰ
Musa
هَلْ
sana tabi olabilir miyim?
أَتَّبِعُكَ
I follow you
عَلَىٰٓ
üzere
أَن
bana da öğretmen için
تُعَلِّمَنِ
you teach me
مِمَّا
şeyden
عُلِّمْتَ
sana öğretilen
رُشْدًۭا
bir bilgi

Elmalılı Hamdi YazırMusa ona: "Allah'ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?" dedi

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال له موسى هل أتَّبعك على أن تعلَّمن مما عُلمت رَشَداً» أي صواباً أرشد به وفي قراءة بضم الراء وسكون الشين وسأله ذلك لأن الزيارة في العلم مطلوبة.

18:67
قَالَ إِنَّكَ لَن تَسۡتَطِيعَ مَعِيَ صَبۡرࣰ ا
قَالَ
dedi ki
إِنَّكَ
sen
لَن
asla
تَسْتَطِيعَ
dayanamazsın
مَعِىَ
benimle beraber bulunmaya
صَبْرًۭا
sabırla

Elmalılı Hamdi Yazır(Hızır) dedi ki: "Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال إنك لن تستطيع معي صبرا».

18:68 📚 1
وَكَيۡفَ تَصۡبِرُ عَلَىٰ مَا لَمۡ تُحِطۡ بِهِۦ خُبۡرࣰ ا
وَكَيْفَ
ve nasıl?
تَصْبِرُ
dayanabilirsin
عَلَىٰ
bir şeye
مَا
what
لَمْ
kavrayamadığın
تُحِطْ
you encompass
بِهِۦ
onu
خُبْرًۭا
haberdar edilerek

Elmalılı Hamdi Yazırİçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
(وكيف تصبر على ما لم تحط به خبرا) في الحديث السابق عقب هذه الآية "" يا موسى إني على علم من الله علمنيه لا تعلمه وأنت على علم من الله علمكه الله لا أعلمه، وقوله خبرا مصدر بمعنى لم تحط أي لم تخبر حقيقته.

18:69
قَالَ سَتَجِدُنِيٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ صَابِرࣰ ا وَلَآ أَعۡصِي لَكَ أَمۡرࣰ ا
قَالَ
dedi
سَتَجِدُنِىٓ
beni bulursun
إِن
eğer
شَآءَ
dilerse
ٱللَّهُ
Allah
صَابِرًۭا
sabredici
وَلَآ
ve
أَعْصِى
karşı gelmem
لَكَ
senin
أَمْرًۭا
emrine

Elmalılı Hamdi YazırMusa: "İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim" dedi

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال ستجدني إن شاء الله صابرا ولا أعصي» أي وغير عاص «لك أمرا» تأمرني به، وقيد بالمشيئة لأنه لم يكن على ثقة من نفسه فيما التزم، وهذه عادة الأنبياء والأولياء ألا يثقوا إلى أنفسهم طرفة عين.

18:70 📚 3
قَالَ فَإِنِ ٱتَّبَعۡتَنِي فَلَا تَسۡـَٔلۡنِي عَن شَيۡءٍ حَتَّىٰٓ أُحۡدِثَ لَكَ مِنۡهُ ذِكۡرࣰ ا
قَالَ
dedi
فَإِنِ
eğer
ٱتَّبَعْتَنِى
bana tabi olursan
فَلَا
bana soru sorma
تَسْـَٔلْنِى
ask me
عَن
hiçbir şey
شَىْءٍ
anything
حَتَّىٰٓ
kadar
أُحْدِثَ
ben anlatıncaya
لَكَ
sana
مِنْهُ
onu
ذِكْرًۭا
bir hatırlatma

Elmalılı Hamdi Yazır(Hızır) dedi ki: "O halde bana tabi olacaksın; ben sana sırrını anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال فإن اتبعتني فلا تسألني» وفي قراءة بفتح اللام وتشديد النون «عن شيء» تنكره مني في علمك واصبر «حتى أحدث لك منه ذكرا» أي أذكره لك بعلته، فقبل موسى شرطه رعاية لأدب المتعلم مع العالم.

18:71
فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَا رَكِبَا فِي ٱلسَّفِينَةِ خَرَقَهَاۖ قَالَ أَخَرَقۡتَهَا لِتُغۡرِقَ أَهۡلَهَا لَقَدۡ جِئۡتَ شَيۡـًٔا إِمۡرࣰ ا
فَٱنطَلَقَا
sonra yürüdüler
حَتَّىٰٓ
nihayet
إِذَا
zaman
رَكِبَا
bindikleri
فِى
gemiye
ٱلسَّفِينَةِ
the ship
خَرَقَهَا ۖ
onu deliverdi
قَالَ
dedi
أَخَرَقْتَهَا
mi onu deldin?
لِتُغْرِقَ
boğmak için
أَهْلَهَا
halkını
لَقَدْ
gerçekten
جِئْتَ
sen yaptın
شَيْـًٔا
bir iş
إِمْرًۭا
çok tehlikeli

Elmalılı Hamdi YazırBunun üzerine ikisi beraber yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman, o kul (Hızır) gemiyi deldi. Musa, ona şöyle dedi: "Geminin içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«فانطلقا» يمشيان على البحر «حتى إذا ركبا في السفينة» التي مرت بهما «خرقها» الخضر بأن اقتلع لوحا أو لوحين منها من جهة البحر بفأس لما بلغت اللجج «قال» له موسى «اخرقتها لتغرق أهلها» وفي قراءة بفتح التحتانية والراء ورفع أهلها «لقد جئت شيئا إمرا» أي عظيما منكرا روي أن الماء لم يدخلها.

18:72
قَالَ أَلَمۡ أَقُلۡ إِنَّكَ لَن تَسۡتَطِيعَ مَعِيَ صَبۡرࣰ ا
قَالَ
dedi
أَلَمْ
demedim mi?
أَقُلْ
I say
إِنَّكَ
gerçekten sen
لَن
dayanamazsın
تَسْتَطِيعَ
will be able
مَعِىَ
benimle beraber bulunmaya
صَبْرًۭا
sabırla

Elmalılı Hamdi Yazır(Hızır:) "Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?" dedi

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال ألم أقل إنك لن تستطيع معي صبرا».

18:73 📚 1
قَالَ لَا تُؤَاخِذۡنِي بِمَا نَسِيتُ وَلَا تُرۡهِقۡنِي مِنۡ أَمۡرِي عُسۡرࣰ ا
قَالَ
dedi
لَا
beni kınama
تُؤَاخِذْنِى
blame me
بِمَا
şeyden ötürü
نَسِيتُ
unuttuğum
وَلَا
ve
تُرْهِقْنِى
bana çıkarma
مِنْ
dolayı
أَمْرِى
bu işimden
عُسْرًۭا
bir güçlük

Elmalılı Hamdi YazırMusa dedi ki: "Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال لا تؤاخذني بما نسيت» أي غفلت عن التسليم لك وترك الانكار عليك «ولا ترهقني» تكلفني «من أمري عسرا» مشقة في صحبتي إياك أي عاملني فيها بالعفو واليسر.

18:74
فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَا لَقِيَا غُلَٰمࣰ ا فَقَتَلَهُۥ قَالَ أَقَتَلۡتَ نَفۡسࣰ ا زَكِيَّةَۢ بِغَيۡرِ نَفۡسࣲ لَّقَدۡ جِئۡتَ شَيۡـࣰٔ ا نُّكۡرࣰ ا
فَٱنطَلَقَا
yine yürüdüler
حَتَّىٰٓ
nihayet
إِذَا
rastladılar
لَقِيَا
they met
غُلَـٰمًۭا
bir çocuğa
فَقَتَلَهُۥ
hemen onu öldürdü
قَالَ
(Musa) dedi ki
أَقَتَلْتَ
mı katlettin?
نَفْسًۭا
bir canı
زَكِيَّةًۢ
tertemiz
بِغَيْرِ
karşılığı olmadan
نَفْسٍۢ
bir can
لَّقَدْ
doğrusu
جِئْتَ
sen yaptın
شَيْـًۭٔا
bir iş
نُّكْرًۭا
çirkin

Elmalılı Hamdi YazırYine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında Hızır hemen onu öldürdü. Musa: "Kısas olmadan masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın" dedi

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«فانطلقا» بعد خروجهما من السفينة يمشيان «حتى إذا لقيا غلاما» لم يبلغ الحنث يلعب مع الصبيان أحسنهم وجها «فقتله» الخضر بأن ذبحه بالسكين مضطجعا أو اقتلع رأسه بيده أو ضرب رأسه بالجدار، أقوال وأتى هنا بالفاء العاطفة لأن القتل عقب اللقاء وجواب إذا «قال» له موسى «أقتلت نفسا زاكية» أي طاهرة لم تبلغ حد التكليف وفي قراءة زكية بتشديد الياء بلا ألف «بغير نفس» أي لم تقتل نفسا «لقد جئت شيئا نكرا» بسكون الكاف وضمها أي منكرا.

18:75 📚 1
۞قَالَ أَلَمۡ أَقُل لَّكَ إِنَّكَ لَن تَسۡتَطِيعَ مَعِيَ صَبۡرࣰ ا
۞ قَالَ
dedi
أَلَمْ
dememiş miydim?
أَقُل
I say
لَّكَ
sana
إِنَّكَ
sen
لَن
dayanamazsın
تَسْتَطِيعَ
will be able
مَعِىَ
benimle beraber bulunmaya
صَبْرًۭا
sabırla

Elmalılı Hamdi YazırHızır dedi ki: "Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال ألم أقل لك إنك لن تستطيع معي صبرا» زاد لك على ما قبله لعدم العذر هنا.

18:76
قَالَ إِن سَأَلۡتُكَ عَن شَيۡءِۭ بَعۡدَهَا فَلَا تُصَٰحِبۡنِيۖ قَدۡ بَلَغۡتَ مِن لَّدُنِّي عُذۡرࣰ ا
قَالَ
dedi ki
إِن
eğer
سَأَلْتُكَ
sana sorarsam
عَن
bir şey
شَىْءٍۭ
anything
بَعْدَهَا
bundan sonra
فَلَا
artık olma
تُصَـٰحِبْنِى ۖ
bana arkadaş
قَدْ
elbette
بَلَغْتَ
sana ulaşmıştır
مِن
benim tarafımdan
لَّدُنِّى
from me
عُذْرًۭا
bir özür

Elmalılı Hamdi Yazır(Musa) dedi ki: "Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma! Hakikaten benim tarafımdan ileri sürülebilecek son mazerete ulaştın

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
ولهذا «قال إن سألتك عن شيء بعدها» أي بعد هذه المرة «فلا تصاحبني» لا تتركني أتبعك «قد بلغت من لدني» بالتشديد والتخفيف من قبلي «عذرا» في مفارقتك لي.

18:77 📚 2
فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَآ أَتَيَآ أَهۡلَ قَرۡيَةٍ ٱسۡتَطۡعَمَآ أَهۡلَهَا فَأَبَوۡاْ أَن يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارࣰ ا يُرِيدُ أَن يَنقَضَّ فَأَقَامَهُۥۖ قَالَ لَوۡ شِئۡتَ لَتَّخَذۡتَ عَلَيۡهِ أَجۡرࣰ ا
فَٱنطَلَقَا
yine yürüdüler
حَتَّىٰٓ
nihayet
إِذَآ
vardıklarında
أَتَيَآ
they came
أَهْلَ
halkına
قَرْيَةٍ
bir kent
ٱسْتَطْعَمَآ
yemek istediler
أَهْلَهَا
oranın halkından
فَأَبَوْا۟
fakat kaçındılar
أَن
onları konuklamaktan
يُضَيِّفُوهُمَا
offer them hospitality
فَوَجَدَا
derken buldular
فِيهَا
orada
جِدَارًۭا
bir duvar
يُرِيدُ
yüz tutan
أَن
yıkılmağa
يَنقَضَّ
collapse
فَأَقَامَهُۥ ۖ
hemen onu doğrulttu
قَالَ
(Musa) dedi ki
لَوْ
eğer
شِئْتَ
isteseydin
لَتَّخَذْتَ
alırdın
عَلَيْهِ
buna karşılık
أَجْرًۭا
bir ücret

Elmalılı Hamdi YazırBunun üzerine yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Hızır hemen onu doğrulttu. Musa: "İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın" dedi

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«فانطلقا حتى إذا أتيا أهل قرية» هي أنطاكية «استطعما أهلها» طلبا منهم الطعام بضيافة «فأبوا أن يضيفوهما فوجدا فيها جدارا» ارتفاعه مائة ذراع «يريد أن ينقضَّ» أي يقرب أن يسقط لميلانه «فأقامه» الخضر بيده «قال» له موسى «لو شئت لاتخذت» وفي قراءة لتخذت «عليه أجرا» جُعْلاً حيث لم يضيفونا مع حاجتنا إلى الطعام.

18:78
قَالَ هَٰذَا فِرَاقُ بَيۡنِي وَبَيۡنِكَۚ سَأُنَبِّئُكَ بِتَأۡوِيلِ مَا لَمۡ تَسۡتَطِع عَّلَيۡهِ صَبۡرًا
قَالَ
dedi
هَـٰذَا
işte bu
فِرَاقُ
ayrılmasıdır
بَيْنِى
benimle
وَبَيْنِكَ ۚ
senin arasının
سَأُنَبِّئُكَ
sana haber vereceğim
بِتَأْوِيلِ
içyüzünü
مَا
şeylerin
لَمْ
güç yetiremediğin
تَسْتَطِع
you were able
عَّلَيْهِ
üzerine
صَبْرًا
sabırla

Elmalılı Hamdi YazırHızır dedi ki: "İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال» له الخضر «هذا فراق» أي وقت فراق «بيني وبينك» فيه إضافة بين إلى غير متعدد سوغها تكريره بالعطف بالواو «سأُنبئك» قبل فراقي لك «بتأويل ما لم تستطع عليه صبرا».

18:79
أَمَّا ٱلسَّفِينَةُ فَكَانَتۡ لِمَسَٰكِينَ يَعۡمَلُونَ فِي ٱلۡبَحۡرِ فَأَرَدتُّ أَنۡ أَعِيبَهَا وَكَانَ وَرَآءَهُم مَّلِكࣱ يَأۡخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصۡبࣰ ا
أَمَّا
O gemi
ٱلسَّفِينَةُ
the ship
فَكَانَتْ
idi
لِمَسَـٰكِينَ
yoksulların
يَعْمَلُونَ
çalışan
فِى
denizde
ٱلْبَحْرِ
the sea
فَأَرَدتُّ
istedim
أَنْ
ki
أَعِيبَهَا
onu kusurlu yapmak
وَكَانَ
çünkü vardı
وَرَآءَهُم
onların ilerisinde
مَّلِكٌۭ
bir kral
يَأْخُذُ
alan
كُلَّ
her
سَفِينَةٍ
gemiyi
غَصْبًۭا
zorla

Elmalılı Hamdi YazırGemi, denizde çalışan bir kaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim, çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«أما السفينة فكانت لمساكين» عشرة «يعملون في البحر» بها مؤاجرة لها طلبا للكسب «فأردت أن أعيبها وكان وراءهم» إذا رجعوا أو أمامهم الآن «ملك» كافر «يأخذ كل سفينة» صالحة «غصبا» نصبه على المصدر المبين لنوع الأخذ.

18:80
وَأَمَّا ٱلۡغُلَٰمُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤۡمِنَيۡنِ فَخَشِينَآ أَن يُرۡهِقَهُمَا طُغۡيَٰنࣰ ا وَكُفۡرࣰ ا
وَأَمَّا
gelince
ٱلْغُلَـٰمُ
çocuğa
فَكَانَ
idi
أَبَوَاهُ
onun anası babası
مُؤْمِنَيْنِ
mü'min insanlar
فَخَشِينَآ
korktuk
أَن
onlara sarmasından
يُرْهِقَهُمَا
he would overburden them
طُغْيَـٰنًۭا
azgınlık
وَكُفْرًۭا
ve küfür

Elmalılı Hamdi YazırOğlana gelince, onun anababası mümin kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وأما الغلام فكان أبواه مؤمنين فخشينا أن يرهقهما طغيانا وكفرا» فإنه كما في حديث مسلم طبع كافرا ولو عاش لأرهقهما ذلك لمحبتهما له يتبعانه في ذلك.

18:81
فَأَرَدۡنَآ أَن يُبۡدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيۡرࣰ ا مِّنۡهُ زَكَوٰةࣰ وَأَقۡرَبَ رُحۡمࣰ ا
فَأَرَدْنَآ
istedik ki
أَن
onun yerine versin
يُبْدِلَهُمَا
would change for them
رَبُّهُمَا
Rableri
خَيْرًۭا
daha hayırlısını
مِّنْهُ
ondan
زَكَوٰةًۭ
daha temiz
وَأَقْرَبَ
ve daha yakınını
رُحْمًۭا
merhamete

Elmalılı Hamdi Yazırİstedik ki Rabbleri onun yerine kendilerine ondan temizlikçe daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«فأردنا أن يبدِّلهما» بالتشديد والتخفيف «ربهما خيرا منه زكاة» أي صلاحا وتقى «وأقرب» منه «رحْما» بسكون الحاء وضمها رحمة وهي البرّ بوالديه فأبدلهما تعالى جارية تزوجت نبيا فولدت نبيا فهدى الله تعالى به أمة.

18:82 📚 2
وَأَمَّا ٱلۡجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَٰمَيۡنِ يَتِيمَيۡنِ فِي ٱلۡمَدِينَةِ وَكَانَ تَحۡتَهُۥ كَنزࣱ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَٰلِحࣰ ا فَأَرَادَ رَبُّكَ أَن يَبۡلُغَآ أَشُدَّهُمَا وَيَسۡتَخۡرِجَا كَنزَهُمَا رَحۡمَةࣰ مِّن رَّبِّكَۚ وَمَا فَعَلۡتُهُۥ عَنۡ أَمۡرِيۚ ذَٰلِكَ تَأۡوِيلُ مَا لَمۡ تَسۡطِع عَّلَيۡهِ صَبۡرࣰ ا
وَأَمَّا
ise
ٱلْجِدَارُ
duvar
فَكَانَ
idi
لِغُلَـٰمَيْنِ
çocuğun
يَتِيمَيْنِ
iki yetim
فِى
şehirde
ٱلْمَدِينَةِ
the town
وَكَانَ
ve vardı
تَحْتَهُۥ
altında
كَنزٌۭ
bir hazine
لَّهُمَا
onlara ait
وَكَانَ
ve idi
أَبُوهُمَا
babaları da
صَـٰلِحًۭا
iyi bir kimse
فَأَرَادَ
istedi ki
رَبُّكَ
Rabbin
أَن
onlar (büyüyüp) ersinler
يَبْلُغَآ
they reach
أَشُدَّهُمَا
güçlü çağlarına
وَيَسْتَخْرِجَا
ve çıkarsınlar
كَنزَهُمَا
hazinelerini
رَحْمَةًۭ
bir rahmet olarak
مِّن
Rabbinden
رَّبِّكَ ۚ
your Lord
وَمَا
bunları yapmadım
فَعَلْتُهُۥ
I did it
عَنْ
ben kendiliğimden
أَمْرِى ۚ
my (own) accord
ذَٰلِكَ
işte budur
تَأْوِيلُ
içyüzü
مَا
şeylerin
لَمْ
senin güç yetiremediğin
تَسْطِع
you were able
عَّلَيْهِ
hakkında
صَبْرًۭا
sabırla

Elmalılı Hamdi YazırDuvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وأما الجدار فكان لغلامين يتيمين في المدينة وكان تحته كنز» مال مدفون من ذهب وفضة «لهما وكان أبوهما صالحا» فحفظا بصلاحه في أنفسهما ومالهما «فأراد ربك أن يبلغا أشدهما» أي إيناس رشدهما «ويستخرجا كنزهما رحمة من ربك» مفعول له عامله أراد «وما فعلته» أي ما ذكر من خرق السفينة وقتل الغلام وإقامة الجدار «عن أمري» أي اختباري بل بأمر إلهام من الله «ذلك تأويل ما لم تسطع عليه صبرا» يقال اسطاع واستطاع بمعنى أطاق، ففي هذا وما قبله جمع بين اللغتين ونوعت العبارة في: فأردت، فأردنا فأراد ربك.

18:83
وَيَسۡـَٔلُونَكَ عَن ذِي ٱلۡقَرۡنَيۡنِۖ قُلۡ سَأَتۡلُواْ عَلَيۡكُم مِّنۡهُ ذِكۡرًا
وَيَسْـَٔلُونَكَ
ve sana soruyorlar
عَن
Zu'l-Karneyn'den
ذِى
Dhul-qarnain
ٱلْقَرْنَيْنِ ۖ
Zu'l-Karneyn'den
قُلْ
de ki
سَأَتْلُوا۟
okuyacağım
عَلَيْكُم
size
مِّنْهُ
ondan
ذِكْرًا
bir hatıra

Elmalılı Hamdi YazırBir de sana Zülkarneyn'den soruyorlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ويسألونك» أي اليهود «عن ذي القرنين» اسمه الاسكندر ولم يكن نبيا «قل سأتلو» سأقص «عليكم منه» من حاله «ذكرا» خبرا.

18:84
إِنَّا مَكَّنَّا لَهُۥ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَءَاتَيۡنَٰهُ مِن كُلِّ شَيۡءࣲ سَبَبࣰ ا
إِنَّا
elbette biz
مَكَّنَّا
güçlü kıldık
لَهُۥ
onu
فِى
yeryüzünde
ٱلْأَرْضِ
the earth
وَءَاتَيْنَـٰهُ
ve ona verdik
مِن
her
كُلِّ
every
شَىْءٍۢ
şeyden
سَبَبًۭا
bir sebep

Elmalılı Hamdi YazırGerçekten biz onu (Zülkarneyn'i) yeryüzünde iktidar sahibi yaptık ve ona ulaşmak istediği her şeyi elde etmesinin bir yolunu verdik

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«إنا مكنا له في الأرض» بتسهيل السير فيها «وآتيناه من كل شيء» يحتاج إليه «سببا» طريقا يوصله إلى مراده.

18:85
فَأَتۡبَعَ سَبَبًا
فَأَتْبَعَ
o da tuttu
سَبَبًا
bir yol

Elmalılı Hamdi YazırDerken o da bu yollardan birini tutup gitti

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«فأتبع سببا» سلك طريقا نحو الغرب.

18:86 📚 2
حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ مَغۡرِبَ ٱلشَّمۡسِ وَجَدَهَا تَغۡرُبُ فِي عَيۡنٍ حَمِئَةࣲ وَوَجَدَ عِندَهَا قَوۡمࣰ اۖ قُلۡنَا يَٰذَا ٱلۡقَرۡنَيۡنِ إِمَّآ أَن تُعَذِّبَ وَإِمَّآ أَن تَتَّخِذَ فِيهِمۡ حُسۡنࣰ ا
حَتَّىٰٓ
nihayet
إِذَا
ne zaman ki
بَلَغَ
ulaştı
مَغْرِبَ
battığı yere
ٱلشَّمْسِ
güneşin
وَجَدَهَا
ve onu buldu
تَغْرُبُ
batarken
فِى
bir gözede
عَيْنٍ
a spring
حَمِئَةٍۢ
kara balçıklı
وَوَجَدَ
ve buldu
عِندَهَا
onun yanında da
قَوْمًۭا ۗ
bir kavim
قُلْنَا
dedik ki
يَـٰذَا
Ey
ٱلْقَرْنَيْنِ
Zu'l-Karneyn
إِمَّآ
ya
أَن
azâb edersin
تُعَذِّبَ
you punish
وَإِمَّآ
veya
أَن
davranırsın
تَتَّخِذَ
you take
فِيهِمْ
kendilerine
حُسْنًۭا
güzel

Elmalılı Hamdi YazırNihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi, (sanki) kara bir balçıkta batıyor buldu. Bir de bunun yanında bir kavim buldu. Biz ona dedik ki: "Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi davranırsın

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«حتى إذا بلغ مغرب الشمس» موضع غروبها «وجدها تغرب في عين حمئة» ذات حمأة وهي الطين الأسود وغروبها في العين في رأي وإلا فهي أعظم من الدنيا «ووجد عندها» أي العين «قوما» كافرين «قلنا يا ذا القرنين» بإلهام «إما أن تُعذّب» القوم بالقتل «وإما أن تتخذ فيهم حُسنا» بالأسر.

18:87
قَالَ أَمَّا مَن ظَلَمَ فَسَوۡفَ نُعَذِّبُهُۥ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَىٰ رَبِّهِۦ فَيُعَذِّبُهُۥ عَذَابࣰ ا نُّكۡرࣰ ا
قَالَ
dedi ki
أَمَّا
kim
مَن
(one) who
ظَلَمَ
haksızlık ederse
فَسَوْفَ
ona azab edeceğiz
نُعَذِّبُهُۥ
we will punish him
ثُمَّ
sonra
يُرَدُّ
döndürülecektir
إِلَىٰ
Rabbine
رَبِّهِۦ
his Lord
فَيُعَذِّبُهُۥ
O da ona azab edecektir
عَذَابًۭا
bir azapla
نُّكْرًۭا
görülmemiş

Elmalılı Hamdi YazırO da demişti ki: "Kim haksızlık ederse muhakkak ona azab edeceğiz; Sonra Rabbine geri döndürülecek, O da onu görülmemiş bir azabla cezalandırır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال أما من ظلم» بالشرك «فسوف نعذبه» نقتله «ثم يُرد إلى ربه فيعذبه عذابا نكرا» بسكون الكاف وضمها شديدا في النار.

18:88
وَأَمَّا مَنۡ ءَامَنَ وَعَمِلَ صَٰلِحࣰ ا فَلَهُۥ جَزَآءً ٱلۡحُسۡنَىٰۖ وَسَنَقُولُ لَهُۥ مِنۡ أَمۡرِنَا يُسۡرࣰ ا
وَأَمَّا
ise
مَنْ
kimseye
ءَامَنَ
inanan
وَعَمِلَ
ve yapan
صَـٰلِحًۭا
iyi işler
فَلَهُۥ
ona vardır
جَزَآءً
mükafat
ٱلْحُسْنَىٰ ۖ
en güzel
وَسَنَقُولُ
ve söyleyeceğiz
لَهُۥ
ona
مِنْ
buyruğumuzdan
أَمْرِنَا
our command
يُسْرًۭا
kolay olanı

Elmalılı Hamdi YazırAmma her kim de iman edip iyi bir iş yaparsa, buna da en güzel mükâfat vardır. Biz ona dünyada kolaylık gösterir zor işlere koşmayız

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وأما من آمن وعمل صالحا فله جزاء الحسنى» أي الجنة والإضافة للبيان وفي قراءة بنصب جزاء وتنوينه قال الفراء: ونصبه على التفسير أي لجهة النسبة «وسنقول له من أمرنا يُسرا» أي نأمره بما سهل عليه.

18:89
ثُمَّ أَتۡبَعَ سَبَبًا
ثُمَّ
sonra yine
أَتْبَعَ
tuttu
سَبَبًا
bir yol

Elmalılı Hamdi YazırSonra Zülkarneyn yine bir yol tuttu

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ثم أتبع سببا» نحو المشرق.

18:90
حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ مَطۡلِعَ ٱلشَّمۡسِ وَجَدَهَا تَطۡلُعُ عَلَىٰ قَوۡمࣲ لَّمۡ نَجۡعَل لَّهُم مِّن دُونِهَا سِتۡرࣰ ا
حَتَّىٰٓ
nihayet
إِذَا
ne zaman ki
بَلَغَ
ulaştı
مَطْلِعَ
doğduğu yere
ٱلشَّمْسِ
güneşin
وَجَدَهَا
ve onu buldu
تَطْلُعُ
doğarken
عَلَىٰ
üzerine
قَوْمٍۢ
bir kavmin
لَّمْ
yapmadığımız
نَجْعَل
We made
لَّهُم
kendilerine
مِّن
ona (güneşe) karşı
دُونِهَا
against it
سِتْرًۭا
bir siper

Elmalılı Hamdi YazırNihayet güneşin doğduğu yere vardığında, güneşin kendilerini ondan koruyacak bir siper yapmadığımız bir kavim üzerine doğmakta olduğunu gördü

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«حتى إذا بلغ مطلع الشمس» موضع طلوعها «وجدها تطلع على قوم» هم الزنج «لم نجعل لهم من دونها» أي الشمس «سترا» من لباس ولا سقف، لأن أرضهم لا تحمل بناء ولهم سروب يغيبون فيها عند طلوع الشمس ويظهرون عند ارتفاعها.

18:91
كَذَٰلِكَۖ وَقَدۡ أَحَطۡنَا بِمَا لَدَيۡهِ خُبۡرࣰ ا
كَذَٰلِكَ
işte böyle
وَقَدْ
ve muhakkak
أَحَطْنَا
biliyorduk
بِمَا
onun yanındakini
لَدَيْهِ
(was) with him
خُبْرًۭا
ilmimizle

Elmalılı Hamdi Yazırİşte Zülkarneyn'in kudret ve saltanatı böyleydi. Ve biz onun yanında olan her şeyi bilgimizle kuşatmıştık

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«كذلك» أي الأمر كما قلنا «وقد أحطنا بما لديه» أي عند ذي القرنين من الآلات والجند وغيرهما «خبرا» علما.

18:92
ثُمَّ أَتۡبَعَ سَبَبًا
ثُمَّ
sonra yine
أَتْبَعَ
tuttu
سَبَبًا
bir yol

Elmalılı Hamdi YazırSonra yine bir yol tuttu

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ثم أتبع سببا».

18:93
حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ بَيۡنَ ٱلسَّدَّيۡنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوۡمࣰ ا لَّا يَكَادُونَ يَفۡقَهُونَ قَوۡلࣰ ا
حَتَّىٰٓ
nihayet
إِذَا
ne zaman ki
بَلَغَ
ulaştı
بَيْنَ
arasına
ٱلسَّدَّيْنِ
iki sed
وَجَدَ
buldu
مِن
onların dışında
دُونِهِمَا
besides them
قَوْمًۭا
bir kavim
لَّا
neredeyse
يَكَادُونَ
who would almost
يَفْقَهُونَ
hiç anlamayan
قَوْلًۭا
söz

Elmalılı Hamdi YazırNihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiç söz anlamayan bir kavim bulmuştu

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«حتى إذا بلغ بين السدين» بفتح السين وضمها هنا وبعدهما جبلان بمنقطع بلاد الترك، سد الإسكندر ما بينهما كما سيأتي «وجد من دونهما» أي أمامهما «قوما لا يكادون يفقهون قولاً» أي لا يفهمونه إلا بعد بطء، وفي قراءة بضم الياء وكسر القاف.

18:94
قَالُواْ يَٰذَا ٱلۡقَرۡنَيۡنِ إِنَّ يَأۡجُوجَ وَمَأۡجُوجَ مُفۡسِدُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَهَلۡ نَجۡعَلُ لَكَ خَرۡجًا عَلَىٰٓ أَن تَجۡعَلَ بَيۡنَنَا وَبَيۡنَهُمۡ سَدࣰّ ا
قَالُوا۟
dediler ki
يَـٰذَا
O Dhul-qarnain
ٱلْقَرْنَيْنِ
Karneyn
إِنَّ
şüphesiz
يَأْجُوجَ
Ye'cuc
وَمَأْجُوجَ
ve Me'cuc
مُفْسِدُونَ
bozgunculuk yapıyorlar
فِى
yeryüzünde
ٱلْأَرْضِ
the land
فَهَلْ
mi?
نَجْعَلُ
verelim
لَكَ
sana
خَرْجًا
bir vergi
عَلَىٰٓ
için
أَن
yapman
تَجْعَلَ
you make
بَيْنَنَا
bizimle
وَبَيْنَهُمْ
onların arasına
سَدًّۭا
bir sed

Elmalılı Hamdi YazırDediler ki: "Ey Zülkarneyn! Ye'cuc ve Me'cuc bu yerde fesat çıkarıyorlar. Onun için, bizimle onlar arasında bir sed yapman şartıyla sana bir vergi versek olur mu

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قالوا يا ذا القرنين إن يأجوج ومأجوج» بالهمز وتركه: هما اسمان أعجميان لقبيلتين فلم ينصرفا «مفسدون في الأرض» بالنهب والبغي عند خروجهم إلينا «فهل نجعل لك خرجا» جعلاً من المال وفي قراءة خراجا «على أن تجعل بيننا وبينهم سداً» حاجزا فلا يصلون إلينا.

18:95
قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيۡرࣱ فَأَعِينُونِي بِقُوَّةٍ أَجۡعَلۡ بَيۡنَكُمۡ وَبَيۡنَهُمۡ رَدۡمًا
قَالَ
dedi ki
مَا
beni bulundurduğu imkanlar
مَكَّنِّى
has established me
فِيهِ
içinde
رَبِّى
Rabbimin
خَيْرٌۭ
daha hayırlıdır
فَأَعِينُونِى
siz bana yardım edin de
بِقُوَّةٍ
güçle
أَجْعَلْ
yapayım
بَيْنَكُمْ
sizinle
وَبَيْنَهُمْ
onlar arasına
رَدْمًا
sağlam bir engel

Elmalılı Hamdi YazırDedi ki: "Rabbimin bana vermiş olduğu servet ve saltanat, sizin vereceğiniz şeyden daha hayırlıdır. Bana maddî yardımda bulunun da sizinle onların arasına en sağlam seddi yapayım

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال ما مكَّني» وفي قراءة بنونين من غير إدغام «فيه رب» من المال وغيره «خير» من خرجكم الذي تجعلونه لي فلا حاجة بي إليه وأجعل لكم السد تبرعا «فأعينوني بقوة» لما أطلبه منكم «أجعل بينكم وبينهم رَدما» حاجزا حصينا.

18:96
ءَاتُونِي زُبَرَ ٱلۡحَدِيدِۖ حَتَّىٰٓ إِذَا سَاوَىٰ بَيۡنَ ٱلصَّدَفَيۡنِ قَالَ ٱنفُخُواْۖ حَتَّىٰٓ إِذَا جَعَلَهُۥ نَارࣰ ا قَالَ ءَاتُونِيٓ أُفۡرِغۡ عَلَيۡهِ قِطۡرࣰ ا
ءَاتُونِى
bana getirin
زُبَرَ
kütleleri
ٱلْحَدِيدِ ۖ
demir
حَتَّىٰٓ
o kadar ki
إِذَا
aynı seviyeye getirince
سَاوَىٰ
he (had) leveled
بَيْنَ
arasını
ٱلصَّدَفَيْنِ
iki dağın
قَالَ
dedi
ٱنفُخُوا۟ ۖ
üfleyin!
حَتَّىٰٓ
nihayet
إِذَا
onu sokunca
جَعَلَهُۥ
he made it
نَارًۭا
bir ateş haline
قَالَ
dedi
ءَاتُونِىٓ
getirin bana
أُفْرِغْ
dökeyim
عَلَيْهِ
üzerine
قِطْرًۭا
erimiş katran

Elmalılı Hamdi YazırBana, demir kütleleri getirin." Nihayet dağın iki ucunu denkleştirdiği vakit: "Ateş yakıp körükleyin" dedi. Demiri bir ateş koru haline getirince. "Bana erimiş bakır getirin üzerine dökeyim" dedi

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«آتوني زبر الحديد» قطعه على قدر الحجارة التي يبني بها فبنى بها وجعل بينها الحطب والفحم «حتى إذا ساوى بين الصدفين» بضم الحرفين وفتحهما وضم الأول وسكون الثاني، أي جانبي الجبلين بالبناء ووضع المنافخ والنار حول ذلك «قال انفخوا» فنفخوا «حتى إذا جعله» أي الحديد «نارا» أي كالنار «قال آتوني أفرغ عليه قِطرا» هو النحاس المذاب تنازع فيه الفعلان، وحذف من الأول لإعمال الثاني النحاس المذاب على الحديد المحمى فدخل بين زبره فصارا شيئا واحدا.

18:97
فَمَا ٱسۡطَٰعُوٓاْ أَن يَظۡهَرُوهُ وَمَا ٱسۡتَطَٰعُواْ لَهُۥ نَقۡبࣰ ا
فَمَا
artık
ٱسْطَـٰعُوٓا۟
ne güçleri yetti
أَن
onu aşmaya
يَظْهَرُوهُ
scale it
وَمَا
ne de
ٱسْتَطَـٰعُوا۟
güçleri yetti
لَهُۥ
onu
نَقْبًۭا
delmeye

Elmalılı Hamdi YazırArtık Ye'cuc ve Me'cuc bu seti ne aşabildiler ne de delebildiler

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«فما اسطاعوا» أي يأجوج ومأجوج «أن يظهروه» يعلوا ظهره لارتفاعه وملاسته «وما استطاعوا له نقبا» لصلابته وسمكه.

18:98
قَالَ هَٰذَا رَحۡمَةࣱ مِّن رَّبِّيۖ فَإِذَا جَآءَ وَعۡدُ رَبِّي جَعَلَهُۥ دَكَّآءَۖ وَكَانَ وَعۡدُ رَبِّي حَقࣰّ ا
قَالَ
(Zu'l-Karneyn) dedi ki
هَـٰذَا
bu
رَحْمَةٌۭ
bir rahmetdir
مِّن
Rabbimden
رَّبِّى ۖ
my Lord
فَإِذَا
zaman
جَآءَ
geldiği
وَعْدُ
va'di
رَبِّى
Rabbimin
جَعَلَهُۥ
onu eder
دَكَّآءَ ۖ
yerle bir
وَكَانَ
ve
وَعْدُ
va'di
رَبِّى
Rabbimin
حَقًّۭا
haktır (gerçektir)

Elmalılı Hamdi YazırZülkarneyn dedi ki: "Bu Rabbimin bir lütfudur. Rabbimin vaadi geldiği vakit de onu dümdüz yapacaktır. Rabbimin vaadi de haktır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال» ذو القرنين «هذا» أي السد، أي الإقدار عليه «رحمة من ربي» نعمة لأنه مانع من خروجهم «فإذا جاء وعد ربي» بخروجهم القريب من البعث «جعله دكاء» مدكوكا مبسوطا «وكان وعد ربي» بخروجهم وغيره «حقا» كائنا قال تعالى:

18:99
۞وَتَرَكۡنَا بَعۡضَهُمۡ يَوۡمَئِذࣲ يَمُوجُ فِي بَعۡضࣲۖ وَنُفِخَ فِي ٱلصُّورِ فَجَمَعۡنَٰهُمۡ جَمۡعࣰ ا
۞ وَتَرَكْنَا
biz bırakırız
بَعْضَهُمْ
birbirlerini
يَوْمَئِذٍۢ
o gün
يَمُوجُ
dalgalanır bir halde
فِى
içinde
بَعْضٍۢ ۖ
birbiri
وَنُفِخَ
ve üflenir
فِى
Sur'a
ٱلصُّورِ
the trumpet
فَجَمَعْنَـٰهُمْ
ve onları toplarız
جَمْعًۭا
hepsini

Elmalılı Hamdi YazırBiz o gün (kıyamet günü) onları bırakıvermişizdir. Dalgalar halinde birbirlerine girerler, Sûr'a da üfürülmüştür. Böylece onların hepsini bir araya toplamışızdır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وتركنا بعضهم يومئذ» يوم خروجهم «يموج في بعض» يختلط به لكثرتهم «ونفخ في الصور» أي القرن للبعث «فجمعناهم» أي الخلائق في مكان واحد يوم القيامة «جمعا».

18:100
وَعَرَضۡنَا جَهَنَّمَ يَوۡمَئِذࣲ لِّلۡكَٰفِرِينَ عَرۡضًا
وَعَرَضْنَا
ve göstereceğiz
جَهَنَّمَ
cehennemi
يَوْمَئِذٍۢ
o gün
لِّلْكَـٰفِرِينَ
kafirlere
عَرْضًا
açıkça

Elmalılı Hamdi YazırVe cehennemi o gün kâfirlere öyle bir göstereceğiz ki

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وعرضنا» قربنا «جهنم يومئذ للكافرين عرضا».

18:101 📚 5
ٱلَّذِينَ كَانَتۡ أَعۡيُنُهُمۡ فِي غِطَآءٍ عَن ذِكۡرِي وَكَانُواْ لَا يَسۡتَطِيعُونَ سَمۡعًا
ٱلَّذِينَ
onlar ki
كَانَتْ
idi
أَعْيُنُهُمْ
gözleri
فِى
içinde
غِطَآءٍ
perde
عَن
karşı
ذِكْرِى
beni anmaya
وَكَانُوا۟
ve idiler
لَا
tahammül edemez
يَسْتَطِيعُونَ
able
سَمْعًا
(Kur'an'ı) dinlemeğe

Elmalılı Hamdi YazırOnlar ki, beni hatırlatan âyetlerimden gözleri bir örtü içindeydi. İşitmeye de tahammül edemiyorlardı

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«الذين كانت أعينهم» بدل من الكافرين «في غطاء عن ذكري» أي القرآن فهم عمي لا يهتدون به «وكانوا لا يستطيعون سمعا» أي لا يقدرون أن يسمعوا من النبي ما يتلو عليهم بغضا له فلا يؤمنون به.

18:102
أَفَحَسِبَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَن يَتَّخِذُواْ عِبَادِي مِن دُونِيٓ أَوۡلِيَآءَۚ إِنَّآ أَعۡتَدۡنَا جَهَنَّمَ لِلۡكَٰفِرِينَ نُزُلࣰ ا
أَفَحَسِبَ
mi sandılar?
ٱلَّذِينَ
o
كَفَرُوٓا۟
inkarcılar
أَن
kendilerine edineceklerini
يَتَّخِذُوا۟
they (can) take
عِبَادِى
kullarımı
مِن
benden ayrı olarak
دُونِىٓ
besides Me
أَوْلِيَآءَ ۚ
veliler (dost)
إِنَّآ
şüphesiz biz
أَعْتَدْنَا
hazırladık
جَهَنَّمَ
cehennemi
لِلْكَـٰفِرِينَ
kafirlere
نُزُلًۭا
konak olarak

Elmalılı Hamdi YazırO kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi o kâfirlere bir konukluk olarak hazırladık

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«أفحسب الذين كفروا أن يتخذوا عبادي» أي ملائكتي وعيسى وعزيرا «من دوني أولياء» أربابا مفعول ثان ليتخذوا والمفعول الثاني لحسب محذوف المعنى أظنوا أن الاتخاذ المذكور لا يغضبني ولا أعاقبهم عليه كلا «إنا أعتدنا جهنم للكافرين» هؤلاء وغيرهم «نُزلاً» أي هي معدة لهم كالمنزل المعد للضيف.

18:103
قُلۡ هَلۡ نُنَبِّئُكُم بِٱلۡأَخۡسَرِينَ أَعۡمَٰلًا
قُلْ
de ki
هَلْ
mi?
نُنَبِّئُكُم
size söyleyeyim
بِٱلْأَخْسَرِينَ
en çok ziyana uğrayanları
أَعْمَـٰلًا
işleri bakımından

Elmalılı Hamdi YazırDe ki: Amelleri en çok boşa gidenleri size bildirelim mi

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قل هل ننبِّئكم بالأخسرين أعمالاً» تمييز طابق المميز، وبيَّنهم بقوله:

18:104 📚 7
ٱلَّذِينَ ضَلَّ سَعۡيُهُمۡ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَهُمۡ يَحۡسَبُونَ أَنَّهُمۡ يُحۡسِنُونَ صُنۡعًا
ٱلَّذِينَ
onların
ضَلَّ
boşa gider
سَعْيُهُمْ
bütün çabaları
فِى
hayatında
ٱلْحَيَوٰةِ
the life
ٱلدُّنْيَا
dünya
وَهُمْ
ve kendileri de
يَحْسَبُونَ
sanırlar
أَنَّهُمْ
kendilerinin
يُحْسِنُونَ
iyi yaptıklarını
صُنْعًا
işlerini

Elmalılı Hamdi YazırOnların dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel işler yaptıklarını sanıyorlardı

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«الذين ضل سعيهم في الحياة الدنيا» بطل عملهم «وهم يحسبون» يظنون «أنهم يحسنون صنعا» عملاً يجازون عليه.

18:105
أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِمۡ وَلِقَآئِهِۦ فَحَبِطَتۡ أَعۡمَٰلُهُمۡ فَلَا نُقِيمُ لَهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ وَزۡنࣰ ا
أُو۟لَـٰٓئِكَ
işte onlar
ٱلَّذِينَ
kimselerdir
كَفَرُوا۟
inkar eden
بِـَٔايَـٰتِ
ayetlerini
رَبِّهِمْ
Rablerinin
وَلِقَآئِهِۦ
ve O'na kavuşmayı
فَحَبِطَتْ
bu yüzden boşa çıkar
أَعْمَـٰلُهُمْ
eylemleri
فَلَا
kurmayız
نُقِيمُ
We will assign
لَهُمْ
onlar için
يَوْمَ
günü
ٱلْقِيَـٰمَةِ
kıyamet
وَزْنًۭا
bir terazi

Elmalılı Hamdi Yazırİşte onlar, Rabblerinin âyetlerini ve O'nun huzuruna çıkacaklarını inkâr etmişlerdir de bu yüzden iyilik altında yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«أولئك الذين كفروا بآيات ربهم» بدلائل توحيده من القرآن وغيره «ولقائه» أي وبالبعث والحساب والثواب والعقاب «فحبطت أعمالهم» بطلت «فلا نقيم لهم يوم القيامة وزنا» أي لا نجعل لهم قدرا.

18:106
ذَٰلِكَ جَزَآؤُهُمۡ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُواْ وَٱتَّخَذُوٓاْ ءَايَٰتِي وَرُسُلِي هُزُوًا
ذَٰلِكَ
işte bu
جَزَآؤُهُمْ
onların cezası
جَهَنَّمُ
cehennemdir
بِمَا
sebebiyle
كَفَرُوا۟
inkarları
وَٱتَّخَذُوٓا۟
ve edinmeleri
ءَايَـٰتِى
ayetlerimi
وَرُسُلِى
ve elçilerimi
هُزُوًا
eğlence

Elmalılı Hamdi Yazırİşte böyle, onların cezaları cehennemdir. Çünkü inkâr etmişler ve benim âyetlerimi, peygamberlerimi alaya almışlardır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ذلك» أي الأمر الذي ذكرت عن حُبوط أعمالهم وغيره مبتدأ خبره «جزاؤهم جهنم بما كفروا واتخذوا آياتي ورسلي هزوا» أي مهزوءا بهما.

18:107
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ كَانَتۡ لَهُمۡ جَنَّٰتُ ٱلۡفِرۡدَوۡسِ نُزُلًا
إِنَّ
şüphesiz
ٱلَّذِينَ
kimseler
ءَامَنُوا۟
iman eden
وَعَمِلُوا۟
ve yapanlar
ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ
iyi işler
كَانَتْ
onlar için vardır
لَهُمْ
for them will be
جَنَّـٰتُ
cennetleri
ٱلْفِرْدَوْسِ
Firdevs
نُزُلًا
konak olarak

Elmalılı Hamdi Yazırİman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için Firdevs cennetleri konak olmuştur

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«إن الذين آمنوا وعملوا الصالحات كانت لهم» في علم الله «جناتُ الفردوس» هو وسط الجنة وأعلاها والإضافة إليه للبيان «نُزُلاً» منزلاً.

18:108
خَٰلِدِينَ فِيهَا لَا يَبۡغُونَ عَنۡهَا حِوَلࣰ ا
خَـٰلِدِينَ
sürekli kalacaklardır
فِيهَا
orada
لَا
hiç
يَبْغُونَ
istemezler
عَنْهَا
oradan
حِوَلًۭا
ayrılmak

Elmalılı Hamdi Yazırİçlerinde ebedî olarak kalacaklar, oradan hiç ayrılmak istemeyeceklerdir. Bu hatırlatma ve uyarmayı yeterli görmeyip de daha fazla açıklama isteyenlere karşı ey Muhammed

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«خالدين فيها لا يبغون» يطلبون «عنها حولاً» تحولاً إلى غيرها.

18:109 📚 4
قُل لَّوۡ كَانَ ٱلۡبَحۡرُ مِدَادࣰ ا لِّكَلِمَٰتِ رَبِّي لَنَفِدَ ٱلۡبَحۡرُ قَبۡلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَٰتُ رَبِّي وَلَوۡ جِئۡنَا بِمِثۡلِهِۦ مَدَدࣰ ا
قُل
de ki
لَّوْ
şayet
كَانَ
olsa
ٱلْبَحْرُ
deniz
مِدَادًۭا
mürekkep
لِّكَلِمَـٰتِ
sözleri(ni yazmak) için
رَبِّى
Rabbimin
لَنَفِدَ
tükenir
ٱلْبَحْرُ
deniz
قَبْلَ
önce
أَن
tükenmeden
تَنفَدَ
(were) exhausted
كَلِمَـٰتُ
sözleri
رَبِّى
Rabbimin
وَلَوْ
ve şayet
جِئْنَا
getirsek bile
بِمِثْلِهِۦ
bir o kadarını daha
مَدَدًۭا
yardım için

Elmalılı Hamdi YazırDeki: "Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, deniz muhakkak tükenecekti, bir mislini daha yardımcı getirsek bile

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قل لو كان البحر» أي ماؤه «مدادا» هو ما يكتب به «لكلمات ربي» الدالة على حكمه وعجائبه بأن تكتب به «لنفد البحر» في كتابتها «قبل أن تنفد» بالتاء والياء: تفرغ «كلمات ربي ولو جئنا بمثله» أي البحر «مَدَدا» زيادة فيه لنفد، ولم تفرغ هي، ونصبه على التمييز.

18:110 📚 3
قُلۡ إِنَّمَآ أَنَا۠ بَشَرࣱ مِّثۡلُكُمۡ يُوحَىٰٓ إِلَيَّ أَنَّمَآ إِلَٰهُكُمۡ إِلَٰهࣱ وَٰحِدࣱۖ فَمَن كَانَ يَرۡجُواْ لِقَآءَ رَبِّهِۦ فَلۡيَعۡمَلۡ عَمَلࣰ ا صَٰلِحࣰ ا وَلَا يُشۡرِكۡ بِعِبَادَةِ رَبِّهِۦٓ أَحَدَۢا
قُلْ
de ki
إِنَّمَآ
şüphesiz
أَنَا۠
ben de
بَشَرٌۭ
bir insanım
مِّثْلُكُمْ
sizin gibi
يُوحَىٰٓ
vahyolunuyor
إِلَىَّ
bana
أَنَّمَآ
şüphesiz
إِلَـٰهُكُمْ
Tanrınız
إِلَـٰهٌۭ
Tanrıdır
وَٰحِدٌۭ ۖ
bir tek
فَمَن
o halde kim
كَانَ
ise
يَرْجُوا۟
arzu eder
لِقَآءَ
kavuşmayı
رَبِّهِۦ
Rabbine
فَلْيَعْمَلْ
yapsın
عَمَلًۭا
iş(ler)
صَـٰلِحًۭا
iyi
وَلَا
ve asla
يُشْرِكْ
ortak etmesin
بِعِبَادَةِ
(yaptığı) ibadete
رَبِّهِۦٓ
Rabbine
أَحَدًۢا
(hiç) kimseyi

Elmalılı Hamdi YazırDe ki: "Ben de sizin gibi ancak bir beşerim. Ne var ki, bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse iyi amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قل إنما أنا بشر» آدمي «مثلكم يوحى إليَّ أنما إلهكم إله واحد» أن المكفوفة بما باقية على مصدريتها والمعنى: يوحى إليَّ وحدانية الإله «فمن كان يرجو» يأمل «لقاء ربه» بالبعث والجزاء «فليعمل عملاً صالحا ولا يشرك بعبادة ربه» أي فيها بأن يرائي «أحدا».

← Önceki Sonraki →

18. Al-Kahf Suresi | Anlam Arayışı