☪ Anlam Arayışı

48. Al-Fath سُورَةُ الفَتۡحِ

📕 Mushaf görünümünde aç

Kelime kelime meal🎨 Tecvid renkleri
Diyanet İşleri MealiElmalılı Hamdi YazırSüleyman AteşAli BulaçSaheeh InternationalYusuf Ali
Tefsir:YokTefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)Tefsîru'l-KurtubîTefsîru'l-Begavî
48:1
إِنَّا فَتَحۡنَا لَكَ فَتۡحࣰ ا مُّبِينࣰ ا
إِنَّا
elbette biz
فَتَحْنَا
açtık (fetih verdik)
لَكَ
sana
فَتْحًۭا
bir fetih
مُّبِينًۭا
apaçık

Süleyman AteşBiz sana apaçık bir fetih verdik

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«إنا فتحنا لك» قضينا بفتح مكة وغيرها في المستقبل عَنوة بجهادك «فتحا مبينا» بيِّنا ظاهرا.

48:2 📚 31
لِّيَغۡفِرَ لَكَ ٱللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِن ذَنۢبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعۡمَتَهُۥ عَلَيۡكَ وَيَهۡدِيَكَ صِرَٰطࣰ ا مُّسۡتَقِيمࣰ ا
لِّيَغْفِرَ
ki bağışlasın (diye)
لَكَ
senin
ٱللَّهُ
Allah
مَا
ne varsa
تَقَدَّمَ
geçmiş
مِن
günahlarından
ذَنۢبِكَ
your sins
وَمَا
ve ne varsa
تَأَخَّرَ
gelecek (günahlarından)
وَيُتِمَّ
ve tamamlasın (diye)
نِعْمَتَهُۥ
ni'metini
عَلَيْكَ
sana olan
وَيَهْدِيَكَ
ve seni iletsin (diye)
صِرَٰطًۭا
bir yola
مُّسْتَقِيمًۭا
doğru

Süleyman AteşKi Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın (bütün tasalarını gidersin) ve sana olan ni'metini tamamlasın ve seni doğru bir yola iletsin

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ليغفر لك الله» بجهادك «ما تقدم من ذنبك وما تأخر» منه لترغب أمتك في الجهاد وهو مؤول لعصمة الأنبياء عليهم الصلاة والسلام بالدليل العقلي القاطع من الذنوب واللام للعلة الغائية فمدخولها مسبب لا سبب «ويتم» بالفتح المذكور «نعمته» إنعامه «عليك ويهديك» به «صراطا» طريقا «مستقيما» يثبتك عليه وهو دين الإسلام.

48:3
وَيَنصُرَكَ ٱللَّهُ نَصۡرًا عَزِيزًا
وَيَنصُرَكَ
ve sana yardım etsin (diye)
ٱللَّهُ
Allah
نَصْرًا
bir yardımla (zaferle)
عَزِيزًا
şanlı

Süleyman AteşVe Allah sana şanlı bir zafer versin

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وينصرك الله» به «نصرا عزيزا» ذا عز لا ذل له.

48:4 📚 5
هُوَ ٱلَّذِيٓ أَنزَلَ ٱلسَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ لِيَزۡدَادُوٓاْ إِيمَٰنࣰ ا مَّعَ إِيمَٰنِهِمۡۗ وَلِلَّهِ جُنُودُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۚ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمࣰ ا
هُوَ
O
ٱلَّذِىٓ
ki
أَنزَلَ
indirendir
ٱلسَّكِينَةَ
huzur
فِى
kalblerine
قُلُوبِ
(the) hearts
ٱلْمُؤْمِنِينَ
mü'minlerin
لِيَزْدَادُوٓا۟
artırmak için
إِيمَـٰنًۭا
imanlarını
مَّعَ
beraber
إِيمَـٰنِهِمْ ۗ
imanlarıyla
وَلِلَّهِ
Allah'ındır
جُنُودُ
askerleri
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ
göklerin
وَٱلْأَرْضِ ۚ
ve yerin
وَكَانَ
ve
ٱللَّهُ
Allah
عَلِيمًا
bilendir
حَكِيمًۭا
hüküm ve hikmet sahibidir

Süleyman AteşO, imanlarına iman katsınlar diye mü'minlerin kalblerine huzur indirdi. Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«هو الذي أنزل السكينة» الطمأنينة «في قلوب المؤمنين ليزدادوا إيمانا مع إيمانهم» بشرائع الدين كلما نزَّل واحدة منها آمنوا بها ومنها الجهاد «ولله جنود السماوات والأرض» فلو أراد نصر دينه بغيركم لفعل «وكان الله عليما» بخلقه «حكيما» في صنعه، أي لم يزل متصفا بذلك.

48:5
لِّيُدۡخِلَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ وَٱلۡمُؤۡمِنَٰتِ جَنَّٰتࣲ تَجۡرِي مِن تَحۡتِهَا ٱلۡأَنۡهَٰرُ خَٰلِدِينَ فِيهَا وَيُكَفِّرَ عَنۡهُمۡ سَيِّـَٔاتِهِمۡۚ وَكَانَ ذَٰلِكَ عِندَ ٱللَّهِ فَوۡزًا عَظِيمࣰ ا
لِّيُدْخِلَ
soksun diye
ٱلْمُؤْمِنِينَ
inanan erkekleri
وَٱلْمُؤْمِنَـٰتِ
ve inanan kadınları
جَنَّـٰتٍۢ
cennetlere
تَجْرِى
akan
مِن
altlarından
تَحْتِهَا
underneath them
ٱلْأَنْهَـٰرُ
ırmaklar
خَـٰلِدِينَ
ebedi kalacakları
فِيهَا
içinde
وَيُكَفِّرَ
ve örtsün diye
عَنْهُمْ
onların
سَيِّـَٔاتِهِمْ ۚ
kötülüklerini
وَكَانَ
ve (gerçekten)
ذَٰلِكَ
bu
عِندَ
katında
ٱللَّهِ
Allah
فَوْزًا
bir başarıdır
عَظِيمًۭا
büyük

Süleyman Ateş(Allah işini böyle hikmetle çevirir, mü'minlerin gönüllerine huzur verir, onlara görünmez askerleriyle yardım eder) Ki inanan erkekleri ve inanan kadınları, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere soksun, onların kötülüklerini de örtsün. Gerçekten bu, Allah katında büyük bir başarıdır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ليدخل» متعلق بمحذوف، أي أمر الجهاد «المؤمنين والمؤمنات جنات تجري من تحتها الأنهار خالدين فيها ويكفّر عنهم سيئاتهم وكان ذلك عند الله فوزا عظيما».

48:6
وَيُعَذِّبَ ٱلۡمُنَٰفِقِينَ وَٱلۡمُنَٰفِقَٰتِ وَٱلۡمُشۡرِكِينَ وَٱلۡمُشۡرِكَٰتِ ٱلظَّآنِّينَ بِٱللَّهِ ظَنَّ ٱلسَّوۡءِۚ عَلَيۡهِمۡ دَآئِرَةُ ٱلسَّوۡءِۖ وَغَضِبَ ٱللَّهُ عَلَيۡهِمۡ وَلَعَنَهُمۡ وَأَعَدَّ لَهُمۡ جَهَنَّمَۖ وَسَآءَتۡ مَصِيرࣰ ا
وَيُعَذِّبَ
ve azabetsin diye
ٱلْمُنَـٰفِقِينَ
münafık erkeklere
وَٱلْمُنَـٰفِقَـٰتِ
ve münafık kadınlara
وَٱلْمُشْرِكِينَ
ve ortak koşan erkeklere
وَٱلْمُشْرِكَـٰتِ
ve ortak koşan kadınlara
ٱلظَّآنِّينَ
zanda bulunan
بِٱللَّهِ
Allah hakkında
ظَنَّ
zan ile
ٱلسَّوْءِ ۚ
kötü
عَلَيْهِمْ
başlarına gelsin!
دَآئِرَةُ
çemberi (olaylar)
ٱلسَّوْءِ ۖ
kötülük
وَغَضِبَ
gazab etmiştir
ٱللَّهُ
Allah
عَلَيْهِمْ
onlara
وَلَعَنَهُمْ
ve onları la'netlemiştir
وَأَعَدَّ
ve hazırlamıştır
لَهُمْ
onlara
جَهَنَّمَ ۖ
cehennemi
وَسَآءَتْ
ve orası ne kötü
مَصِيرًۭا
bir varılacak yerdir

Süleyman AteşAllah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara; (Allah'a) ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara da azabetsin. (Onların, müslümanlar için istedikleri) Kötü olaylar, kendi başlarına gelsin. Allah, onlara gazabetmiş, onları la'netlemiş ve onlara cehennemi hazırlamıştır. Orası da ne kötü bir yerdir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ويُعذَِب المنافقين والمنافقات والمشركين والمشركات الظانين بالله ظن السَّوء» بفتح السين وضمها في المواضع الثلاثة، ظنوا أنه لا ينصر محمدا صلى الله عليه وسلم والمؤمنين «عليهم دائرة السَّوء» بالذل والعذاب «وغضب الله عليهم ولعنهم» أبعدهم «وأعَدَّ لهم جهنم وساءت مصيرا» مرجعا.

48:7
وَلِلَّهِ جُنُودُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۚ وَكَانَ ٱللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا
وَلِلَّهِ
Allah'ındır
جُنُودُ
askerleri
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ
göklerin
وَٱلْأَرْضِ ۚ
ve yerin
وَكَانَ
ve
ٱللَّهُ
Allah
عَزِيزًا
azizdir
حَكِيمًا
hakimdir

Süleyman AteşGöklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allah azizdir, hakimdir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ولله جنود السماوات والأرض وكان الله عزيزا» في ملكه «حكيما» في صنعه، أي لم يزل متصفا بذلك.

48:8
إِنَّآ أَرۡسَلۡنَٰكَ شَٰهِدࣰ ا وَمُبَشِّرࣰ ا وَنَذِيرࣰ ا
إِنَّآ
elbette biz
أَرْسَلْنَـٰكَ
seni gönderdik
شَـٰهِدًۭا
şahid
وَمُبَشِّرًۭا
ve müjdeleyici
وَنَذِيرًۭا
ve uyarıcı

Süleyman AteşBiz seni, şahid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«إنا أرسلناك شاهدا» على أمتك في القيامة «ومبشرا» لهم في الدنيا «ونذيرا» منذرا مخّوفا فيها من عمل سوءا بالنار.

48:9
لِّتُؤۡمِنُواْ بِٱللَّهِ وَرَسُولِهِۦ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُۚ وَتُسَبِّحُوهُ بُكۡرَةࣰ وَأَصِيلًا
لِّتُؤْمِنُوا۟
ki inanasınız
بِٱللَّهِ
Allah'a
وَرَسُولِهِۦ
ve Resulüne
وَتُعَزِّرُوهُ
O'nu destekleyesiniz
وَتُوَقِّرُوهُ
Ona saygı gösteresiniz
وَتُسَبِّحُوهُ
ve O'nu tesbih edesiniz
بُكْرَةًۭ
sabah
وَأَصِيلًا
ve akşam

Süleyman AteşKi Allah'a ve Resulüne inanasınız, O'nu(n dinini) destekleyesiniz. Ona saygı gösteresiniz ve sabah akşam O'nu tesbih ed(ip şanını yücelt)esiniz

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ليؤمنوا بالله ورسوله» بالياء والتاء فيه وفي الثلاثة بعده «ويعزروه» ينصروه وقرئ بزايين مع الفوقانية «ويوقروه» يعظموه وضميرها لله أو لرسوله «ويسبحوه» أي الله «بكرة وأصيلا» بالغداة والعشيّ.

48:10 📚 7
إِنَّ ٱلَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ ٱللَّهَ يَدُ ٱللَّهِ فَوۡقَ أَيۡدِيهِمۡۚ فَمَن نَّكَثَ فَإِنَّمَا يَنكُثُ عَلَىٰ نَفۡسِهِۦۖ وَمَنۡ أَوۡفَىٰ بِمَا عَٰهَدَ عَلَيۡهُ ٱللَّهَ فَسَيُؤۡتِيهِ أَجۡرًا عَظِيمࣰ ا
إِنَّ
şüphesiz
ٱلَّذِينَ
kimseler
يُبَايِعُونَكَ
sana bi'at eden(ler)
إِنَّمَا
gerçekte
يُبَايِعُونَ
bi'at etmektedirler
ٱللَّهَ
Allah'a
يَدُ
eli
ٱللَّهِ
Allah'ın
فَوْقَ
üzerindedir
أَيْدِيهِمْ ۚ
onların ellerinin
فَمَن
o halde kim
نَّكَثَ
ahdini bozarsa
فَإِنَّمَا
şüphesiz
يَنكُثُ
bozmuş olur
عَلَىٰ
aleyhine
نَفْسِهِۦ ۖ
kendi
وَمَنْ
ve kim
أَوْفَىٰ
tutarsa
بِمَا
verdiği sözü
عَـٰهَدَ
he has covenanted
عَلَيْهُ
O'na
ٱللَّهَ
Allah
فَسَيُؤْتِيهِ
ona verecektir
أَجْرًا
bir mükafat
عَظِيمًۭا
büyük

Süleyman AteşSana bi'at edenler (İslam uğrunda ölünceye kadar savaşmak üzere sana söz verenler), gerçekte Allah'a bi'at etmektedirler. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur. Ve kim Allah'a verdiği sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükafat verecektir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
(إن الذين يبايعونك) بيعة الرضوان بالحديبية. (إنما يبايعون الله) هو نحو "" من يطع الرسول فقد أطاع الله "" (يد الله فوق أيديهم) التي بايعوا بها النبي، أي هو تعالى مطلع على مبايعتهم فيجازيهم عليها (فمن نكث) نقض البيعة (فإنما ينكث) يرجع وبال نقضه (على نفسه ومن أوفى بما عاهد عليه الله فسيؤتيه) بالياء والنون (أجرا عظيما).

48:11
سَيَقُولُ لَكَ ٱلۡمُخَلَّفُونَ مِنَ ٱلۡأَعۡرَابِ شَغَلَتۡنَآ أَمۡوَٰلُنَا وَأَهۡلُونَا فَٱسۡتَغۡفِرۡ لَنَاۚ يَقُولُونَ بِأَلۡسِنَتِهِم مَّا لَيۡسَ فِي قُلُوبِهِمۡۚ قُلۡ فَمَن يَمۡلِكُ لَكُم مِّنَ ٱللَّهِ شَيۡـًٔا إِنۡ أَرَادَ بِكُمۡ ضَرًّا أَوۡ أَرَادَ بِكُمۡ نَفۡعَۢاۚ بَلۡ كَانَ ٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ خَبِيرَۢا
سَيَقُولُ
diyecekler ki
لَكَ
sana
ٱلْمُخَلَّفُونَ
geri bırakılanlar
مِنَ
Araplardan
ٱلْأَعْرَابِ
the Bedouins
شَغَلَتْنَآ
bizi alıkoydu
أَمْوَٰلُنَا
mallarımız
وَأَهْلُونَا
ve çocuklarımız
فَٱسْتَغْفِرْ
mağfiret dile
لَنَا ۚ
bizim için
يَقُولُونَ
onlar söylüyorlar
بِأَلْسِنَتِهِم
dilleriyle
مَّا
bir şeyi
لَيْسَ
olmayan
فِى
kalblerinde
قُلُوبِهِمْ ۚ
their hearts
قُلْ
de ki
فَمَن
kim?
يَمْلِكُ
engel olabilir
لَكُم
sizin için
مِّنَ
karşı
ٱللَّهِ
Allah'a
شَيْـًٔا
herhangi bir şeyle
إِنْ
eğer
أَرَادَ
istese
بِكُمْ
size
ضَرًّا
bir zarar vermek
أَوْ
yahut
أَرَادَ
istese
بِكُمْ
size
نَفْعًۢا ۚ
bir yarar vermek
بَلْ
hayır
كَانَ
Allah
ٱللَّهُ
Allah
بِمَا
olduklarınızı
تَعْمَلُونَ
yapıyor(lar)
خَبِيرًۢا
haber almaktadır

Süleyman AteşGöçebe Araplardan geri bırakılanlar, sana diyecekler ki: "Mallarımız ve çocuklarımız bizi, (seninle beraber gelmekten) alıkoydu. Bizim için mağfiret dile." Onlar, dilleriyle kalblerinde olmayan bir şeyi söylüyorlar. De ki: "Allah size bir zarar vermek istemiş, yahut size bir yarar vermek istemiş olsa Allah'ın, sizin için dilediğine kim engel olabilir? Hayır, Allah yaptıklarınızı haber almaktadır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«سيقول لك المخلفون من الأعراب» حول المدينة، أي الذين خلفهم الله عن صحبتك لما طلبتهم ليخرجوا معك إلى مكة خوفا من تعرض قريش لك عام الحديبية إذا رجعت منها «شغلتنا أموالنا وأهلونا» عن الخروج معك «فاستغفر لنا» الله من تَرْك الخروج معك قال تعالى مكذبا لهم: «يقولون بألسنتهم» أي من طلب الاستغفار وما قبله «ما ليس في قلوبهم» فهم كاذبون في اعتذارهم «قل فمن» استفهام بمعنى النفي أي لا أحد «يملك لكم من الله شيئا إن أراد بكم ضَُرا» بفتح الضاد وضمها «أو أراد بكم نفعا بل كان الله بما تعملون خبيرا» أي لم يزل متصفا بذلك.

48:12 📚 1
بَلۡ ظَنَنتُمۡ أَن لَّن يَنقَلِبَ ٱلرَّسُولُ وَٱلۡمُؤۡمِنُونَ إِلَىٰٓ أَهۡلِيهِمۡ أَبَدࣰ ا وَزُيِّنَ ذَٰلِكَ فِي قُلُوبِكُمۡ وَظَنَنتُمۡ ظَنَّ ٱلسَّوۡءِ وَكُنتُمۡ قَوۡمَۢا بُورࣰ ا
بَلْ
herhalde
ظَنَنتُمْ
siz sandınız
أَن
ki
لَّن
dönmeyecekler
يَنقَلِبَ
return
ٱلرَّسُولُ
elçi
وَٱلْمُؤْمِنُونَ
ve mü'minler
إِلَىٰٓ
ailelerine
أَهْلِيهِمْ
their families
أَبَدًۭا
bir daha asla
وَزُيِّنَ
ve süslendirildi
ذَٰلِكَ
bu
فِى
gönüllerinizde
قُلُوبِكُمْ
your hearts
وَظَنَنتُمْ
ve zanda bulundunuz
ظَنَّ
bir zan ile
ٱلسَّوْءِ
kötü
وَكُنتُمْ
ve oldunuz
قَوْمًۢا
bir topluluk
بُورًۭا
helaki hak etmiş

Süleyman AteşHerhalde siz sandınız ki Elçi ve mü'minler, bir daha ailelerine dönmeyecekler. Bu (düşünce) gönüllerinizde süslendirildi, (size güzel gösterildi,) kötü zanda bulundunuz ve helaki hak etmiş bir topluluk oldunuz

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«بل» في الموضوعين للانتقال من غرض إلى آخر «ظننتم أن لن ينقلب الرسول والمؤمنون إلى أهليهم أبدا وزُيِّن ذلك في قلوبكم» أي أنهم يستأصلون بالقتل فلا يرجعون «وظننتم ظن السَّوء» هذا وغيره «وكنتم قوما بورا» جمع بائر، أي هالكين عند الله بهذا الظن.

48:13
وَمَن لَّمۡ يُؤۡمِنۢ بِٱللَّهِ وَرَسُولِهِۦ فَإِنَّآ أَعۡتَدۡنَا لِلۡكَٰفِرِينَ سَعِيرࣰ ا
وَمَن
ve kim
لَّمْ
inanmazsa
يُؤْمِنۢ
(has) not believed
بِٱللَّهِ
Allah'a
وَرَسُولِهِۦ
ve Elçisine
فَإِنَّآ
bilsin ki biz
أَعْتَدْنَا
hazırlamışızdır
لِلْكَـٰفِرِينَ
kafirler için
سَعِيرًۭا
alevli bir ateş

Süleyman AteşKim Allah'a ve Elçisine inanmazsa bilsin ki, biz, kafirler için alevli bir ateş hazırlamışızdır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ومن لم يؤمن بالله ورسوله فإنا أعتدنا للكافرين سعيرا» نارا شديدة.

48:14 📚 6
وَلِلَّهِ مُلۡكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۚ يَغۡفِرُ لِمَن يَشَآءُ وَيُعَذِّبُ مَن يَشَآءُۚ وَكَانَ ٱللَّهُ غَفُورࣰ ا رَّحِيمࣰ ا
وَلِلَّهِ
ve Allah'ındır
مُلْكُ
mülkü
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ
göklerin
وَٱلْأَرْضِ ۚ
ve yerin
يَغْفِرُ
bağışlar
لِمَن
kimseyi
يَشَآءُ
dilediği
وَيُعَذِّبُ
ve azab eder
مَن
kimseyi
يَشَآءُ ۚ
dilediği
وَكَانَ
ve
ٱللَّهُ
Allah
غَفُورًۭا
bağışlayandır
رَّحِيمًۭا
esirgeyendir

Süleyman AteşGöklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Allah bağışlayandır, esirgeyendir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ولله ملك السماوات والأرض يغفر لمن يشاء ويعذِّب من يشاء وكان الله غفورا رحيما» أي لم يزل متصفا بما ذكر.

48:15
سَيَقُولُ ٱلۡمُخَلَّفُونَ إِذَا ٱنطَلَقۡتُمۡ إِلَىٰ مَغَانِمَ لِتَأۡخُذُوهَا ذَرُونَا نَتَّبِعۡكُمۡۖ يُرِيدُونَ أَن يُبَدِّلُواْ كَلَٰمَ ٱللَّهِۚ قُل لَّن تَتَّبِعُونَا كَذَٰلِكُمۡ قَالَ ٱللَّهُ مِن قَبۡلُۖ فَسَيَقُولُونَ بَلۡ تَحۡسُدُونَنَاۚ بَلۡ كَانُواْ لَا يَفۡقَهُونَ إِلَّا قَلِيلࣰ ا
سَيَقُولُ
diyecekler
ٱلْمُخَلَّفُونَ
geri bırakılanlar
إِذَا
zaman
ٱنطَلَقْتُمْ
gittiğiniz
إِلَىٰ
ganimetlere
مَغَانِمَ
(the) spoils of war
لِتَأْخُذُوهَا
onları almak için
ذَرُونَا
bizi bırakın
نَتَّبِعْكُمْ ۖ
sizinle beraber gelelim
يُرِيدُونَ
onlar istiyorlar
أَن
değiştirmek
يُبَدِّلُوا۟
change
كَلَـٰمَ
sözünü
ٱللَّهِ ۚ
Allah'ın
قُل
de ki
لَّن
asla
تَتَّبِعُونَا
siz bizimle gelemezsiniz
كَذَٰلِكُمْ
böyle
قَالَ
buyurdu
ٱللَّهُ
Allah
مِن
önceden
قَبْلُ ۖ
before
فَسَيَقُولُونَ
onlar diyecekler
بَلْ
hayır
تَحْسُدُونَنَا ۚ
bizi çekemiyorsunuz
بَلْ
hayır
كَانُوا۟
onlar
لَا
anlamazlar
يَفْقَهُونَ
understanding
إِلَّا
dışında
قَلِيلًۭا
pek azı

Süleyman AteşO geri bırakılanlar, ganimetleri almak için gittiğiniz zaman: "Bizi bırakın, sizinle beraber gelelim," diyecekler. Onlar, Allah'ın sözünü değiştirmek istiyorlar. De ki: "Siz, bizimle gelemezsiniz. Allah, önceden böyle buyurdu." Onlar: "Bizi çekemiyorsunuz" diyecekler. Hayır, onlar, pek az anlarlar

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«سيقول المخلفون» المذكورون «إذا انطقتم إلى مغانم» هي مغانم خيبر، «لتأخذوها ذرونا» اتركونا «نتبعكم» لنأخذ منها «يريدون» بذلك «أن يبدّلوا كلام الله» وفي قراءة: كلِم الله بكسر اللام أي مواعيده بغنائم خيبر أهل الحديبية خاصة «قل لن تتبعونا كذالكم قال الله من قبل» أي قبل عودنا «فسيقولون بل تحسدوننا» أن نصيب معكم من الغنائم فقلتم ذلك «بل كانوا لا يفقهون» من الدين «إلا قليلا» منهم.

48:16
قُل لِّلۡمُخَلَّفِينَ مِنَ ٱلۡأَعۡرَابِ سَتُدۡعَوۡنَ إِلَىٰ قَوۡمٍ أُوْلِي بَأۡسࣲ شَدِيدࣲ تُقَٰتِلُونَهُمۡ أَوۡ يُسۡلِمُونَۖ فَإِن تُطِيعُواْ يُؤۡتِكُمُ ٱللَّهُ أَجۡرًا حَسَنࣰ اۖ وَإِن تَتَوَلَّوۡاْ كَمَا تَوَلَّيۡتُم مِّن قَبۡلُ يُعَذِّبۡكُمۡ عَذَابًا أَلِيمࣰ ا
قُل
de ki
لِّلْمُخَلَّفِينَ
geride kalanlara
مِنَ
dan
ٱلْأَعْرَابِ
the Bedouins
سَتُدْعَوْنَ
siz yakında da'vet edileceksiniz
إِلَىٰ
karşı
قَوْمٍ
bir kavme
أُو۟لِى
sahibi
بَأْسٍۢ
güç
شَدِيدٍۢ
çok kuvvetli
تُقَـٰتِلُونَهُمْ
onlarla savaşırsınız
أَوْ
yahut
يُسْلِمُونَ ۖ
(onlar) müslüman olurlar
فَإِن
eğer
تُطِيعُوا۟
ita'at ederseniz
يُؤْتِكُمُ
size verir
ٱللَّهُ
Allah
أَجْرًا
bir mükafat
حَسَنًۭا ۖ
güzel
وَإِن
ve eğer
تَتَوَلَّوْا۟
dönerseniz
كَمَا
gibi
تَوَلَّيْتُم
döndüğünüz
مِّن
önceden
قَبْلُ
before
يُعَذِّبْكُمْ
size azabeder
عَذَابًا
bir azapla
أَلِيمًۭا
acıklı

Süleyman AteşO geride kalan göçebe Araplara de ki: "Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmağa da'vet edileceksiniz, onlarla (ya) dövüşürsünüz, yahut (onlar) müslüman olurlar. Eğer ita'at ederseniz, Allah size güzel bir mükafat verir; (yok) eğer önceden döndüğünüz gibi yine dönerseniz, size acı bir şeklide azabeder

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قل للمخلفين من الأعراب» المذكورين اختبارا «ستدعوْن إلى قوم أولي» أصحاب «بأس شديد» قيل هم بنو حنيفة أصحاب اليمامة، وقيل فارس والروم «تقاتلونهم» حال مقدرة هي المدعو إليها في المعنى «أو» هم «يسلمون» فلا تقاتلون «فإن تطيعوا» إلى قتالهم «يؤتكم الله أجرا حسنا وإن تتولوا كما توليتم من قبل يعذّبكم عذابا أليما» مؤلما.

48:17 📚 1
لَّيۡسَ عَلَى ٱلۡأَعۡمَىٰ حَرَجࣱ وَلَا عَلَى ٱلۡأَعۡرَجِ حَرَجࣱ وَلَا عَلَى ٱلۡمَرِيضِ حَرَجࣱۗ وَمَن يُطِعِ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥ يُدۡخِلۡهُ جَنَّٰتࣲ تَجۡرِي مِن تَحۡتِهَا ٱلۡأَنۡهَٰرُۖ وَمَن يَتَوَلَّ يُعَذِّبۡهُ عَذَابًا أَلِيمࣰ ا
لَّيْسَ
yoktur
عَلَى
köre
ٱلْأَعْمَىٰ
the blind
حَرَجٌۭ
güçlük
وَلَا
ve yoktur
عَلَى
topala
ٱلْأَعْرَجِ
the lame
حَرَجٌۭ
güçlük
وَلَا
ve yoktur
عَلَى
hastaya
ٱلْمَرِيضِ
the sick
حَرَجٌۭ ۗ
güçlük
وَمَن
ve kim
يُطِعِ
ita'at ederse
ٱللَّهَ
Allah'a
وَرَسُولَهُۥ
ve Elçisine;
يُدْخِلْهُ
onu sokar
جَنَّـٰتٍۢ
cennetlere
تَجْرِى
akan
مِن
altından
تَحْتِهَا
underneath them
ٱلْأَنْهَـٰرُ ۖ
ırmaklar
وَمَن
ve kim
يَتَوَلَّ
yüz çevirirse
يُعَذِّبْهُ
onu azablandırır
عَذَابًا
bir azaba
أَلِيمًۭا
acıklı

Süleyman AteşKöre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya güçlük yoktur. (Bunlar savaşa katılmak zorunda değillerdir.) Kim Allah'a ve Elçisine ita'at ederse (Allah) onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de yüz çevirirse onu da acı bir azaba uğratır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ليس على الأعمى حرج ولا على الأعرج حرج ولا على المريض حرج» في ترك الجهاد «ومن يطع الله ورسوله يدخله» بالياء والنون «جنات تجري من تحتها الأنهار ومن يتول يعذّبه» بالياء والنون «عذابا أليما».

48:18 📚 2
۞لَّقَدۡ رَضِيَ ٱللَّهُ عَنِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ إِذۡ يُبَايِعُونَكَ تَحۡتَ ٱلشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمۡ فَأَنزَلَ ٱلسَّكِينَةَ عَلَيۡهِمۡ وَأَثَٰبَهُمۡ فَتۡحࣰ ا قَرِيبࣰ ا
۞ لَّقَدْ
andolsun
رَضِىَ
razı olmuştur
ٱللَّهُ
Allah
عَنِ
mü'minlerden
ٱلْمُؤْمِنِينَ
the believers
إِذْ
zaman
يُبَايِعُونَكَ
sana bi'at ettikleri
تَحْتَ
altında
ٱلشَّجَرَةِ
ağacın
فَعَلِمَ
bildi
مَا
olanı
فِى
onların kalplerinde
قُلُوبِهِمْ
their hearts
فَأَنزَلَ
ve indirdi
ٱلسَّكِينَةَ
huzur ve güven
عَلَيْهِمْ
onların üzerine
وَأَثَـٰبَهُمْ
ve onlara verdi
فَتْحًۭا
bir fetih
قَرِيبًۭا
yakın

Süleyman AteşAllah şu mü'minlerden razı olmuştur ki onlar, ağacın altında sana bi'at ediyorlardı, Allah onların gönüllerinden geçeni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«لقد رضي الله عن المؤمنين إذ يبايعونك» بالحديبية «تحت الشجرة» هي سمرة، وهم ألف وثلثمائة أو أكثر ثم بايعهم على أن يناجزوا قريشا وأن لا يفروا من الموت «فعلم» الله «ما في قلوبهم» من الصدق والوفاء «فأنزل السكينة عليهم وأثابهم فتحا قريبا» هو فتح خيبر بعد انصرافهم من الحديبية.

48:19
وَمَغَانِمَ كَثِيرَةࣰ يَأۡخُذُونَهَاۗ وَكَانَ ٱللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمࣰ ا
وَمَغَانِمَ
ve ganimetler (bahşeyledi)
كَثِيرَةًۭ
birçok
يَأْخُذُونَهَا ۗ
alacakları
وَكَانَ
ve
ٱللَّهُ
Allah
عَزِيزًا
üstündür
حَكِيمًۭا
hüküm ve hikmet sahibidir

Süleyman AteşYine onlara alacakları birçok ganimetler bahşeyledi. Allah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ومغانم كبيرة يأخذونها» من خيبر «وكان الله عزيزا حكيما» أي لم يزل متصفا بذلك.

48:20
وَعَدَكُمُ ٱللَّهُ مَغَانِمَ كَثِيرَةࣰ تَأۡخُذُونَهَا فَعَجَّلَ لَكُمۡ هَٰذِهِۦ وَكَفَّ أَيۡدِيَ ٱلنَّاسِ عَنكُمۡ وَلِتَكُونَ ءَايَةࣰ لِّلۡمُؤۡمِنِينَ وَيَهۡدِيَكُمۡ صِرَٰطࣰ ا مُّسۡتَقِيمࣰ ا
وَعَدَكُمُ
size va'detti
ٱللَّهُ
Allah
مَغَانِمَ
ganimetler
كَثِيرَةًۭ
birçok
تَأْخُذُونَهَا
elde edeceğiniz
فَعَجَّلَ
şimdilik verdi
لَكُمْ
size
هَـٰذِهِۦ
bunu (Hudeybiye Barışı)
وَكَفَّ
ve çekti
أَيْدِىَ
ellerini
ٱلنَّاسِ
insanların
عَنكُمْ
sizden
وَلِتَكُونَ
olsun diye
ءَايَةًۭ
bir ibret
لِّلْمُؤْمِنِينَ
inananlara
وَيَهْدِيَكُمْ
ve sizi iletsin diye
صِرَٰطًۭا
yola
مُّسْتَقِيمًۭا
dosdoğru

Süleyman AteşAllah size elde edeceğiniz birçok ganimetler va'detti. Şimdilik size bu(Hudeybiye Barışı)nı verdi. İnsanların ellerini sizden çekti ki bu, inananlara bir ibret olsun ve (Allah) sizi dosdoğru yola iletsin

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وعدكم الله مغانم كثيرة تأخذونها» من الفتوحات «فعجَّل لكم هذه» غنيمة خيبر «وكفَّ أيدي الناس عنكم» في عيالكم لما خرجتم وهمت بهم اليهود فقذف الله في قلوبهم الرعب «ولتكون» أي المعجلة عطف على مقدر، أي لتشكروه «آية للمؤمنين» في نصرهم «ويهديكم صراطا مستقيما» أي طريق التوكل عليه وتفويض الأمر إليه تعالى.

48:21
وَأُخۡرَىٰ لَمۡ تَقۡدِرُواْ عَلَيۡهَا قَدۡ أَحَاطَ ٱللَّهُ بِهَاۚ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءࣲ قَدِيرࣰ ا
وَأُخْرَىٰ
ve başka (şeyler)
لَمْ
henüz ele geçiremediniz
تَقْدِرُوا۟
you had power
عَلَيْهَا
onları
قَدْ
fakat
أَحَاطَ
kuşatmıştır
ٱللَّهُ
Allah
بِهَا ۚ
onları
وَكَانَ
ve
ٱللَّهُ
Allah
عَلَىٰ
üzerine
كُلِّ
her
شَىْءٍۢ
şey
قَدِيرًۭا
kadirdir

Süleyman Ateş(Size) Başka (ganimetler) de söz vermiştir ki henüz onları ele geçiremediniz, fakat Allah onları kuşatmış(sizin için ayırmış)tır. Allah her şeye yapabilir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وأخرى» صفة مغانم مقدرا مبتدأ «لم تقدروا عليها» هي من فارس والروم «قد أحاط الله بها» علم أنها ستكون لكم «وكان الله على كل شيء قديرا» أي لم يزل متصفا بذلك.

48:22
وَلَوۡ قَٰتَلَكُمُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَوَلَّوُاْ ٱلۡأَدۡبَٰرَ ثُمَّ لَا يَجِدُونَ وَلِيࣰّ ا وَلَا نَصِيرࣰ ا
وَلَوْ
ve eğer
قَـٰتَلَكُمُ
sizinle savaşsalardı
ٱلَّذِينَ
kimseler
كَفَرُوا۟
inkar eden(ler)
لَوَلَّوُا۟
dön(üp kaç)arlardı
ٱلْأَدْبَـٰرَ
arkalarına
ثُمَّ
sonra
لَا
bulamazlardı
يَجِدُونَ
they would find
وَلِيًّۭا
bir koruyucu
وَلَا
ne de
نَصِيرًۭا
bir yardımcı

Süleyman AteşEğer kafirler sizinle savaşsalardı, arkalarına dön(üp kaç)arlardı, sonra ne bir koruyucu, ne de bir yardımcı bulabilirlerdi

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ولو قاتلكم الذين كفروا» بالحديبية «لولّوا الأدبار ثم لا يجدون وليا» يحرسهم «ولا نصيرا».

48:23
سُنَّةَ ٱللَّهِ ٱلَّتِي قَدۡ خَلَتۡ مِن قَبۡلُۖ وَلَن تَجِدَ لِسُنَّةِ ٱللَّهِ تَبۡدِيلࣰ ا
سُنَّةَ
sünnetidir (yasasadır)
ٱللَّهِ
Allah'ın
ٱلَّتِى
öyle ki
قَدْ
süregelir
خَلَتْ
passed away
مِن
ötedenberi
قَبْلُ ۖ
before
وَلَن
ve asla
تَجِدَ
bulamazsın
لِسُنَّةِ
yasasında
ٱللَّهِ
Allah'ın
تَبْدِيلًۭا
bir değişme

Süleyman AteşBu, Allah'ın ötedenberi süregelen yasasadır: Allah'ın yasasında bir değişme bulamazsın

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«سنة الله» مصدر مؤكد لمضمون الجملة قبله من هزيمة الكافرين ونصر المؤمنين، أي سَنَّ الله ذلك سُنَّة «التي قد خلت من قبل ولن تجد لسنة الله تبديلا» منه.

48:24
وَهُوَ ٱلَّذِي كَفَّ أَيۡدِيَهُمۡ عَنكُمۡ وَأَيۡدِيَكُمۡ عَنۡهُم بِبَطۡنِ مَكَّةَ مِنۢ بَعۡدِ أَنۡ أَظۡفَرَكُمۡ عَلَيۡهِمۡۚ وَكَانَ ٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرًا
وَهُوَ
ve O'dur
ٱلَّذِى
çeken
كَفَّ
withheld
أَيْدِيَهُمْ
onların ellerini
عَنكُمْ
sizden
وَأَيْدِيَكُمْ
ve sizin ellerinizi
عَنْهُم
onlardan
بِبَطْنِ
göbeğinde
مَكَّةَ
Mekke'nin
مِنۢ
sonra
بَعْدِ
after
أَنْ
sizi galip getirdikten
أَظْفَرَكُمْ
He gave you victory
عَلَيْهِمْ ۚ
onlara
وَكَانَ
ve
ٱللَّهُ
Allah
بِمَا
yaptıklarınızı
تَعْمَلُونَ
you do
بَصِيرًا
görmektedir

Süleyman AteşMekke'nin göbeğinde, sizi onlara galip getirdikten sonra onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çeken O'dur. Allah, yaptıklarınızı görmektedir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وهو الذي كف أيديهم عنكم وأيديكم عنهم ببطن مكة» بالحديبية «من بعد أن أظفركم عليهم» فإن ثمانين منهم طافوا بعسكركم ليصيبوا منكم فأخذوا وأتي بهم إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم فعفا عنهم وخلى سبيلهم فكان ذلك سبب الصلح «وكان الله بما يعملون بصيرا» بالياء والتاء، أي لم يزل متصفا بذلك.

48:25 📚 3
هُمُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَصَدُّوكُمۡ عَنِ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ وَٱلۡهَدۡيَ مَعۡكُوفًا أَن يَبۡلُغَ مَحِلَّهُۥۚ وَلَوۡلَا رِجَالࣱ مُّؤۡمِنُونَ وَنِسَآءࣱ مُّؤۡمِنَٰتࣱ لَّمۡ تَعۡلَمُوهُمۡ أَن تَطَـُٔوهُمۡ فَتُصِيبَكُم مِّنۡهُم مَّعَرَّةُۢ بِغَيۡرِ عِلۡمࣲۖ لِّيُدۡخِلَ ٱللَّهُ فِي رَحۡمَتِهِۦ مَن يَشَآءُۚ لَوۡ تَزَيَّلُواْ لَعَذَّبۡنَا ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ مِنۡهُمۡ عَذَابًا أَلِيمًا
هُمُ
onlar
ٱلَّذِينَ
kimselerdir
كَفَرُوا۟
inkar eden(lerdir)
وَصَدُّوكُمْ
ve size engel olanlardır
عَنِ
Mescid-i-dan
ٱلْمَسْجِدِ
Mescid-i
ٱلْحَرَامِ
Al-Masjid Al-Haraam
وَٱلْهَدْىَ
ve kurbanlardan
مَعْكُوفًا
bekletilen
أَن
varmasına
يَبْلُغَ
reaching
مَحِلَّهُۥ ۚ
yerlerine
وَلَوْلَا
eğer olmasaydı
رِجَالٌۭ
erkekler
مُّؤْمِنُونَ
inanmış
وَنِسَآءٌۭ
ve kadınlar
مُّؤْمِنَـٰتٌۭ
inanmış
لَّمْ
bilmeyerek
تَعْلَمُوهُمْ
you knew them
أَن
tepelediğiniz
تَطَـُٔوهُمْ
you may trample them
فَتُصِيبَكُم
isabet edecek (olmasaydı)
مِّنْهُم
onlardan
مَّعَرَّةٌۢ
bir eziyet
بِغَيْرِ
olmadan
عِلْمٍۢ ۖ
bilginiz
لِّيُدْخِلَ
ki soksun
ٱللَّهُ
Allah
فِى
rahmetine
رَحْمَتِهِۦ
His Mercy
مَن
kimseyi
يَشَآءُ ۚ
dilediği
لَوْ
şayet
تَزَيَّلُوا۟
ayrılmış olsalardı
لَعَذَّبْنَا
elbette azab ederdik
ٱلَّذِينَ
kimseleri
كَفَرُوا۟
inkar eden(leri)
مِنْهُمْ
onlardan
عَذَابًا
bir azabla
أَلِيمًا
acıklı

Süleyman AteşOnlar öyle kimselerdir ki inkar ettiler, sizin Mescid-i Haram'ı ziyaret etmenize ve bekletilen kurbanların yerlerine varmasına engel oldular. Eğer orada, kendilerini bilmediğiniz için tepeleyeceğiniz ve bilmeyerek tepelemenizden ötürü, kınanacağınızinanmış erkekler ve inanmış kadınlar olmasaydı (Allah sizin savaşmanıza engel olmazdı. Böyle yaptı) ki Allah, dilediğini rahmetine soksun. Şayet (inananlar ve inanmayanlar) birbirinden ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkar edenleri, acı bir azaba çarptırırdık

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«هم الذين كفروا وصدوكم عن المسجد الحرام» أي عن الوصول إليه «والهدي» معطوف على كم «معكوفا» محبوسا حال «أن يبلغ محله» أي مكانه الذي ينحر فيه عادة وهو الحرم بدل اشتمال «ولولا رجال مؤمنون ونساء مؤمنات» موجودون بمكة مع الكفار «لم تعلموهم» بصفة الإيمان «أن تطئوهم» أي تقتلوهم مع الكفار لو أذن لكم في الفتح بدل اشتمال من هم «فتصيبكم منهم معرة» أي إثم «بغير علم» منكم به وضمائر الغيبة للصنفين بتغليب الذكور، وجواب لولا محذوف، أي لأذن لكم في الفتح لكن لم يؤذن فيه حينئذ «ليدخل الله في رحمته من يشاء» كالمؤمنين المذكورين «لو تزيَّلوا» تميزوا عن الكفار «لعذَّبنا الذين كفروا منهم» من أهل مكة حينئذ بأن نأذن لكم في فتحها «عذابا أليما» مؤلما.

48:26 📚 4
إِذۡ جَعَلَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ فِي قُلُوبِهِمُ ٱلۡحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ ٱلۡجَٰهِلِيَّةِ فَأَنزَلَ ٱللَّهُ سَكِينَتَهُۥ عَلَىٰ رَسُولِهِۦ وَعَلَى ٱلۡمُؤۡمِنِينَ وَأَلۡزَمَهُمۡ كَلِمَةَ ٱلتَّقۡوَىٰ وَكَانُوٓاْ أَحَقَّ بِهَا وَأَهۡلَهَاۚ وَكَانَ ٱللَّهُ بِكُلِّ شَيۡءٍ عَلِيمࣰ ا
إِذْ
o zaman
جَعَلَ
koymuşlardı
ٱلَّذِينَ
kimseler
كَفَرُوا۟
inkar eden(ler)
فِى
kalblerine
قُلُوبِهِمُ
their hearts
ٱلْحَمِيَّةَ
öfke ve gayreti
حَمِيَّةَ
öfke ve gayretini
ٱلْجَـٰهِلِيَّةِ
cahiliyye (çağının)
فَأَنزَلَ
ve indirdi
ٱللَّهُ
Allah
سَكِينَتَهُۥ
huzur ve güvenini
عَلَىٰ
üzerine
رَسُولِهِۦ
Elçisi
وَعَلَى
ve üzerine
ٱلْمُؤْمِنِينَ
mü'minlere
وَأَلْزَمَهُمْ
ve onları bağladı
كَلِمَةَ
kelimesine
ٱلتَّقْوَىٰ
takva
وَكَانُوٓا۟
zaten onlar idiler
أَحَقَّ
daha layık
بِهَا
buna
وَأَهْلَهَا ۚ
ve ehil
وَكَانَ
ve
ٱللَّهُ
Allah
بِكُلِّ
her
شَىْءٍ
şeyi
عَلِيمًۭا
bilendir

Süleyman AteşO zaman inkar edenler, kalblerine öfke ve gayreti, o cahiliyye (çağının) öfke ve gayretini koymuşlardı, Allah da Elçisine ve mü'minlere huzur ve güvenini indirdi; onları takva kelimesine (sebata ve ahde vefaya) bağladı. Zeten onlar, buna layık ve ehil idiler. Allah, her şeyi bilendir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«إذ جعل» متعلق بعذبنا «الذين كفروا» فاعل «في قلوبهم الحمية» الأنفة من الشيء «حمية الجاهلية» بدل من الحمية وهي صدهم النبي وأصحابه عن المسجد الحرام «فأنزل الله سكينته على رسول وعلى المؤمنين» فصالحوهم على أن يعودوا من قابل ولم يلحقهم من الحمية ما لحق الكفار حتى يقاتلوهم «وألزمهم» أي المؤمنين «كلمة التقوى» لا إله إلا الله محمد رسول الله وأضيفت إلى التقوى لأنها سببها «وكانوا أحق بها» بالكلمة من الكفار «وأهلها» عطف تفسيري «وكان الله بكل شيء عليما» أي لم يزل منصفا بذلك ومن معلومة تعالى أنهم أهلها.

48:27 📚 11
لَّقَدۡ صَدَقَ ٱللَّهُ رَسُولَهُ ٱلرُّءۡيَا بِٱلۡحَقِّۖ لَتَدۡخُلُنَّ ٱلۡمَسۡجِدَ ٱلۡحَرَامَ إِن شَآءَ ٱللَّهُ ءَامِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُءُوسَكُمۡ وَمُقَصِّرِينَ لَا تَخَافُونَۖ فَعَلِمَ مَا لَمۡ تَعۡلَمُواْ فَجَعَلَ مِن دُونِ ذَٰلِكَ فَتۡحࣰ ا قَرِيبًا
لَّقَدْ
andolsun
صَدَقَ
doğruladı
ٱللَّهُ
Allah
رَسُولَهُ
Elçisinin
ٱلرُّءْيَا
rüyasını
بِٱلْحَقِّ ۖ
hak ile
لَتَدْخُلُنَّ
gireceksiniz
ٱلْمَسْجِدَ
Mescid-i
ٱلْحَرَامَ
Haram'a
إِن
eğer
شَآءَ
dilerse
ٱللَّهُ
Allah
ءَامِنِينَ
güven içinde
مُحَلِّقِينَ
traş ederek
رُءُوسَكُمْ
başlarınızı
وَمُقَصِّرِينَ
ve(ya) kısaltarak
لَا
korkmadan
تَخَافُونَ ۖ
fearing
فَعَلِمَ
böylece bildi
مَا
şeyi
لَمْ
sizin bilmediğiniz
تَعْلَمُوا۟
you knew
فَجَعَلَ
ve verdi
مِن
başka
دُونِ
besides
ذَٰلِكَ
bundan
فَتْحًۭا
bir fetih
قَرِيبًا
yakın

Süleyman AteşAndolsun, Allah, Elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse, başlarınızı (kökten) traş ederek ve(ya) saçlarınızı kısaltarak, korkmadan, güven içinde Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bildi, bundan önce size yakın bir fetih verdi

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«لقد صدق الله رسوله الرؤيا بالحقِّ» رأى رسول الله صلى الله عليه وسلم في النوم عام الحديبية قبل خروجه أنه يدخل مكة هو وأصحابه آمنين ويحلقون ويقصرون فأخبر بذلك أصحابه ففرحوا فلما خرجوا معه وصدهم الكفار بالحديبية ورجعوا وشق عليهم ذلك وراب بعض المنافقين نزلت، وقوله بالحق متعلق بصدق أو حال من الرؤيا وما بعدها تفسيرها «لتدخلنِّ المسجد الحرام إنْ شاء الله» للتبرك «آمنين محلقين رءوسكم» أي جميع شعورها «ومقصرين» بعض شعورها وهما حالان مقدرتان «لا تخافون» أبدا «فعلم» في الصلح «ما لم تعلموا» من الصلاح «فجعل من دون ذلك» أي الدخول «فتحا قريبا» هو فتح خيبر وتحققت الرؤيا في العام القابل.

48:28 📚 7
هُوَ ٱلَّذِيٓ أَرۡسَلَ رَسُولَهُۥ بِٱلۡهُدَىٰ وَدِينِ ٱلۡحَقِّ لِيُظۡهِرَهُۥ عَلَى ٱلدِّينِ كُلِّهِۦۚ وَكَفَىٰ بِٱللَّهِ شَهِيدࣰ ا
هُوَ
O
ٱلَّذِىٓ
gönderendir
أَرْسَلَ
(has) sent
رَسُولَهُۥ
Elçisini
بِٱلْهُدَىٰ
hidayet ile
وَدِينِ
ve din ile
ٱلْحَقِّ
hak
لِيُظْهِرَهُۥ
onu üstün kılmak için
عَلَى
dinlere
ٱلدِّينِ
the religions
كُلِّهِۦ ۚ
bütün
وَكَفَىٰ
ve yeter
بِٱللَّهِ
Allah
شَهِيدًۭا
şahid olarak

Süleyman AteşO, Elçisini hidayet ve hak dinle gönderdi ki, o(hak di)ni, bütün dinlere üstün kılsın. Şahid olarak Alah yeter

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«هو الذي أرسل رسوله بالهدى ودين الحقّ ليظهره» أي دين الحق «على الدين كله» على جميع باقي الأديان «وكفى بالله شهيدا» أنك مرسل بما ذكر كما قال الله تعالى.

48:29 📚 13
مُّحَمَّدࣱ رَّسُولُ ٱللَّهِۚ وَٱلَّذِينَ مَعَهُۥٓ أَشِدَّآءُ عَلَى ٱلۡكُفَّارِ رُحَمَآءُ بَيۡنَهُمۡۖ تَرَىٰهُمۡ رُكَّعࣰ ا سُجَّدࣰ ا يَبۡتَغُونَ فَضۡلࣰ ا مِّنَ ٱللَّهِ وَرِضۡوَٰنࣰ اۖ سِيمَاهُمۡ فِي وُجُوهِهِم مِّنۡ أَثَرِ ٱلسُّجُودِۚ ذَٰلِكَ مَثَلُهُمۡ فِي ٱلتَّوۡرَىٰةِۚ وَمَثَلُهُمۡ فِي ٱلۡإِنجِيلِ كَزَرۡعٍ أَخۡرَجَ شَطۡـَٔهُۥ فَـَٔازَرَهُۥ فَٱسۡتَغۡلَظَ فَٱسۡتَوَىٰ عَلَىٰ سُوقِهِۦ يُعۡجِبُ ٱلزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ ٱلۡكُفَّارَۗ وَعَدَ ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ مِنۡهُم مَّغۡفِرَةࣰ وَأَجۡرًا عَظِيمَۢا
مُّحَمَّدٌۭ
Muhammed
رَّسُولُ
elçisidir
ٱللَّهِ ۚ
Allah'ın
وَٱلَّذِينَ
ve bulunanlar
مَعَهُۥٓ
onun yanında
أَشِدَّآءُ
katı
عَلَى
karşı
ٱلْكُفَّارِ
kafirlere
رُحَمَآءُ
merhametlidirler
بَيْنَهُمْ ۖ
birbirlerine karşı
تَرَىٰهُمْ
onları görürsün
رُكَّعًۭا
rüku' ederek
سُجَّدًۭا
secde ederek
يَبْتَغُونَ
aradıklarını
فَضْلًۭا
bir lutuf
مِّنَ
Allahdan
ٱللَّهِ
from Allah
وَرِضْوَٰنًۭا ۖ
ve rızasını
سِيمَاهُمْ
nişanları vardır
فِى
yüzlerinde
وُجُوهِهِم
their faces
مِّنْ
izinden
أَثَرِ
(the) trace
ٱلسُّجُودِ ۚ
secde
ذَٰلِكَ
şöyledir
مَثَلُهُمْ
onların vasıfları
فِى
Tevrat'taki
ٱلتَّوْرَىٰةِ ۚ
the Taurah
وَمَثَلُهُمْ
ve vasıfları
فِى
İncildeki
ٱلْإِنجِيلِ
the Injeel
كَزَرْعٍ
bir ekin gibidir
أَخْرَجَ
çıkaran
شَطْـَٔهُۥ
filizini
فَـَٔازَرَهُۥ
onu güçlendiren
فَٱسْتَغْلَظَ
sonra kalınlaşan
فَٱسْتَوَىٰ
derken dikilen
عَلَىٰ
üstüne
سُوقِهِۦ
gövdesinin
يُعْجِبُ
hoşuna gider
ٱلزُّرَّاعَ
ekincilerin
لِيَغِيظَ
öfkelendirsin diye
بِهِمُ
onlara karşı
ٱلْكُفَّارَ ۗ
kafirleri
وَعَدَ
va'detmiştir
ٱللَّهُ
Allah
ٱلَّذِينَ
inananlara
ءَامَنُوا۟
believe
وَعَمِلُوا۟
ve yapanlara
ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ
iyi işler
مِنْهُم
onlardan
مَّغْفِرَةًۭ
mağfiret
وَأَجْرًا
ve mükafat
عَظِيمًۢا
büyük

Süleyman AteşMuhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kafirlere karşı katı, birbirlerine karşı merhametlidirler. Onların, rüku' ve secde ederek Allah'ın lutuf ve rızasını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secde izinden nişanları vardır. Onların Tevrat'taki vasıfları ve İncildeki vasıfları da şöyle bir ekin gibidir ki, filizini çıkardı, onu güçlendirdi, kalınlaştı, derken gövdesinin üstüne dikildi, ekincilerin hoşuna gider, onlara karşı kafirleri de öfkelendirir bir duruma geldi. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükafat va'detmiştir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«محمد» مبتدأ «رسول الله» خبره والذين معه» أي أصحابه من المؤمنين مبتدأ خبره «أشداء» غلاظ «على الكفار» لا يرحمونهم «رحماء بينهم» خبر ثان، أي متعاطفون متوادون كالوالد مع الولد «تراهم» تبصرهم «ركعا سجدا» حالان «يبتغون» مستأنف يطلبون «فضلا من الله ورضوانا سيماهم» علامتهم مبتدأ «في وجوههم» خبره وهو نور وبياض يُعرفون به في الآخرة أنهم سجدوا في الدنيا «من أثر السجود» متعلق بما تعلق به الخبر، أي كائنة وأعرب حالا من ضميره المنتقل إلى الخبر «ذلك» الوصف المذكور «مثلهم» صفتهم مبتدأ «في التوراة» خبره «ومثلهم في الإنجيل» مبتدأ خبره «كزرع أخرج شطأه» بسكون الطاء وفتحها: فراخه «فآزره» بالمد والقصر قواه وأعانه «فاستغلظ» غلظ «فاستوى» قوي واستقام «على سوقه» أصوله جمع ساق «يعجب الزراع» أي زرَّاعه لحسنه، مثل الصحابة رضي الله عنهم بذلك لأنهم بدأوا في قلة وضعف فكثروا وقووا على أحسن الوجوه «ليغيظ بهم الكفار» متعلق بمحذوف دل عليه ما قبله، أي شبهوا بذلك «وعد الله الذين آمنوا وعملوا الصالحات منهم» الصحابة ومن لبيان الجنس لا للتبعيض لأنهم كلهم بالصفة المذكورة «مغفرة وأجرا عظيما» الجنة وهما لمن بعدهم أيضا في آيات.

← Önceki Sonraki →

48. Al-Fath Suresi | Anlam Arayışı