☪ Anlam Arayışı

50. Qaaf سُورَةُ قٓ

📕 Mushaf görünümünde aç

Kelime kelime meal🎨 Tecvid renkleri
Diyanet İşleri MealiElmalılı Hamdi YazırSüleyman AteşAli BulaçSaheeh InternationalYusuf Ali
Tefsir:YokTefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)Tefsîru'l-KurtubîTefsîru'l-Begavî
50:1
قٓۚ وَٱلۡقُرۡءَانِ ٱلۡمَجِيدِ
قٓ ۚ
Kaf
وَٱلْقُرْءَانِ
Kur'an'a andolsun
ٱلْمَجِيدِ
uyarıcı şerefli

Ali BulaçKaf. 'Şerefli üstün' Kur'an'a andolsun

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ق» الله أعلم بمراده به «والقرآن المجيد» الكريم ما آمن كفار مكة بمحمد صلى الله عليه وسلم.

50:2 📚 2
بَلۡ عَجِبُوٓاْ أَن جَآءَهُم مُّنذِرࣱ مِّنۡهُمۡ فَقَالَ ٱلۡكَٰفِرُونَ هَٰذَا شَيۡءٌ عَجِيبٌ
بَلْ
doğrusu
عَجِبُوٓا۟
şaştılar
أَن
gelmesine
جَآءَهُم
has come to them
مُّنذِرٌۭ
bir uyarıcı
مِّنْهُمْ
içlerinden
فَقَالَ
dediler
ٱلْكَـٰفِرُونَ
kafirler
هَـٰذَا
bu
شَىْءٌ
bir şeydir
عَجِيبٌ
tuhaf

Ali BulaçHayır, onlara kendilerinden bir uyarıcı gelmesine şaştılar da, o kafirler: "Bu şaşılacak bir şey" dediler

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«بل عجبوا أن جاءهم منذر منهم» رسول من أنفسهم يخوّفهم بالنار بعد البعث «فقال الكافرون هذا» الإنذار «شيء عجيب».

50:3
أَءِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابࣰ اۖ ذَٰلِكَ رَجۡعُۢ بَعِيدࣱ‏
أَءِذَا
zaman mı?
مِتْنَا
biz öldüğümüz
وَكُنَّا
ve olduğumuz
تُرَابًۭا ۖ
toprak
ذَٰلِكَ
bu
رَجْعٌۢ
bir dönüştür
بَعِيدٌۭ
uzak

Ali BulaçBiz öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (yeniden diriltilecek mişiz)? Bu uzak bir dönüş (iddiasıdır)

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«أإذا» بتحقيق الهمزتين وتسهيل الثانية وإدخال ألف بينهما على الوجهين «متنا وكنا ترابا» نرجع «ذلك رجع بعيد» في غاية البعد.

50:4
قَدۡ عَلِمۡنَا مَا تَنقُصُ ٱلۡأَرۡضُ مِنۡهُمۡۖ وَعِندَنَا كِتَٰبٌ حَفِيظُۢ
قَدْ
andolsun
عَلِمْنَا
biz bilmişizdir
مَا
ne
تَنقُصُ
eksilttiğini
ٱلْأَرْضُ
yerin
مِنْهُمْ ۖ
onlardan
وَعِندَنَا
ve yanımızda vardır
كِتَـٰبٌ
bir Kitap
حَفِيظٌۢ
(her şeyi) zapteden

Ali BulaçDoğrusu Biz, yerin onlardan ne eksilttiğini bilmişizdir. Katımız'da (bütün bunları) saklayıp-koruyan bir kitap vardır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قد علمنا ما تنقص الأرض» تأكل «منهم وعندنا كتاب حفيظ» هو اللوح المحفوظ فيه جميع الأشياء المقدرة.

50:5
بَلۡ كَذَّبُواْ بِٱلۡحَقِّ لَمَّا جَآءَهُمۡ فَهُمۡ فِيٓ أَمۡرࣲ مَّرِيجٍ
بَلْ
doğrusu
كَذَّبُوا۟
onlar yalanladılar
بِٱلْحَقِّ
hak ile
لَمَّا
kendilerine gelince
جَآءَهُمْ
it came (to) them
فَهُمْ
şimdi onlar
فِىٓ
içindedirler
أَمْرٍۢ
bir durumun
مَّرِيجٍ
çalkantılı

Ali BulaçHayır, hak kendilerine gelince yalanladılar. Şimdi onlar, derin bir sarsıntı içinde bulunuyorlar

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«بل كذبوا بالحق» بالقرآن «لما جاءهم فهم» في شأن النبي صلى الله عليه وسلم والقرآن «في أمر مريج» مضطرب قالوا مرة: ساحر وسحر، ومرة: شاعر وشعر، ومرة: كاهن وكهانة.

50:6 📚 1
أَفَلَمۡ يَنظُرُوٓاْ إِلَى ٱلسَّمَآءِ فَوۡقَهُمۡ كَيۡفَ بَنَيۡنَٰهَا وَزَيَّنَّٰهَا وَمَا لَهَا مِن فُرُوجࣲ‏
أَفَلَمْ
bakmadılar mı?
يَنظُرُوٓا۟
they look
إِلَى
göğe
ٱلسَّمَآءِ
the sky
فَوْقَهُمْ
üstlerindeki
كَيْفَ
nasıl
بَنَيْنَـٰهَا
onu bina ettik
وَزَيَّنَّـٰهَا
ve onu süsledik
وَمَا
ve yoktur
لَهَا
onun
مِن
hiçbir
فُرُوجٍۢ
çatlağı

Ali BulaçÜzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«أفلم ينظروا» بعيونهم معتبرين بعقولهم حين أنكروا البعث «إلى السماء» كائنة «فوقهم كيف بنيناها» بلا عمد «وزيناها» بالكواكب «وما لها من فروج» شقوق تعيبها.

50:7 📚 1
وَٱلۡأَرۡضَ مَدَدۡنَٰهَا وَأَلۡقَيۡنَا فِيهَا رَوَٰسِيَ وَأَنۢبَتۡنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوۡجِۭ بَهِيجࣲ‏
وَٱلْأَرْضَ
ve arzı
مَدَدْنَـٰهَا
yaydık onu
وَأَلْقَيْنَا
ve attık
فِيهَا
ona
رَوَٰسِىَ
sağlam dağlar
وَأَنۢبَتْنَا
ve bitirdik
فِيهَا
onda
مِن
her-ten
كُلِّ
her
زَوْجٍۭ
kind
بَهِيجٍۢ
güzel

Ali BulaçYeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda 'göz alıcı ve iç açıcı' her çiftten (nice bitkiler) bitirdik

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«والأرض» معطوف على موضع إلى السماء، كيف «مددناها» دحوناها على وجه الماء «وألقينا فيها رواسي» جبالا تثبتها «وأنبتنا فيها من كل زوج» صنف «بهيج» يبهج به لحسنه.

50:8 📚 3
تَبۡصِرَةࣰ وَذِكۡرَىٰ لِكُلِّ عَبۡدࣲ مُّنِيبࣲ‏
تَبْصِرَةًۭ
basirettir;
وَذِكْرَىٰ
ve ibrettir
لِكُلِّ
hepsi için
عَبْدٍۢ
kul(ların)
مُّنِيبٍۢ
yönelen

Ali Bulaç(Bunlar,) 'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikirdir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«تبصرة» مفعول له، أي فعلنا ذلك تبصيرا منا «وذكرى» تذكيرا «لكل عبد منيب» رجّاع إلى طاعتنا.

50:9
وَنَزَّلۡنَا مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءࣰ مُّبَٰرَكࣰ ا فَأَنۢبَتۡنَا بِهِۦ جَنَّٰتࣲ وَحَبَّ ٱلۡحَصِيدِ
وَنَزَّلْنَا
ve indirdik
مِنَ
gökten
ٱلسَّمَآءِ
the sky
مَآءًۭ
bir su
مُّبَـٰرَكًۭا
bereketli
فَأَنۢبَتْنَا
bitirdik
بِهِۦ
onunla
جَنَّـٰتٍۢ
bahçeler
وَحَبَّ
ve daneler
ٱلْحَصِيدِ
biçilecek

Ali BulaçVe gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ونزلنا من السماء ماءً مباركا» كثير البركة «فأنبتنا به جنات» بساتين «وحب» الزرع «الحصيد» المحصود.

50:10
وَٱلنَّخۡلَ بَاسِقَٰتࣲ لَّهَا طَلۡعࣱ نَّضِيدࣱ‏
وَٱلنَّخْلَ
ve hurmalar
بَاسِقَـٰتٍۢ
yüksek
لَّهَا
olan
طَلْعٌۭ
tomurcukları
نَّضِيدٌۭ
birbirine girmiş

Ali BulaçVe birbiri üstüne dizilmiş tomurcuk yüklü yüksek hurma ağaçları da

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«والنخل باسقات» طوالا حال مقدرة «لها طلع نضيد» متراكب بعضه فوق بعض.

50:11
رِّزۡقࣰ ا لِّلۡعِبَادِۖ وَأَحۡيَيۡنَا بِهِۦ بَلۡدَةࣰ مَّيۡتࣰ اۚ كَذَٰلِكَ ٱلۡخُرُوجُ
رِّزْقًۭا
rızıktır
لِّلْعِبَادِ ۖ
kullar için
وَأَحْيَيْنَا
ve can verdik
بِهِۦ
onunla (su ile)
بَلْدَةًۭ
bir ülkeye
مَّيْتًۭا ۚ
ölü
كَذَٰلِكَ
işte öyledir
ٱلْخُرُوجُ
çıkış

Ali BulaçKullara rızık olmak üzere. Ve onunla (o suyla) ölü bir şehri dirilttik. İşte (ölümden sonra) diriliş de böyledir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«رزقا للعباد» مفعول له «وأحيينا به بلدة ميتا» يستوي فيه المذكر والمؤنث «كذلك» أي مثل هذا الإحياء «الخروج» من القبور فكيف تنكرونه والاستفهام للتقرير والمعنى أنهم نظروا وعلموا ما ذكر.

50:12
كَذَّبَتۡ قَبۡلَهُمۡ قَوۡمُ نُوحࣲ وَأَصۡحَٰبُ ٱلرَّسِّ وَثَمُودُ
كَذَّبَتْ
yalanlamıştı
قَبْلَهُمْ
onlardan önce
قَوْمُ
kavmi
نُوحٍۢ
Nuh
وَأَصْحَـٰبُ
ve halkı
ٱلرَّسِّ
Res
وَثَمُودُ
ve Semud

Ali BulaçOnlardan önce Nuh kavmi, Ress halkı ve Semud (kavmi) de yalanladı

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«كذبت قبلهم قوم نوح» تأنيث الفعل بمعنى قوم «وأصحاب الرس» هي بئر كانوا مقيمين عليها بمواشيهم يعبدون الأصنام ونبيهم: قيل حنظلة بن صفوان وقيل غيره «وثمود» قوم صالح.

50:13
وَعَادࣱ وَفِرۡعَوۡنُ وَإِخۡوَٰنُ لُوطࣲ‏
وَعَادٌۭ
ve Ad
وَفِرْعَوْنُ
ve Fir'avn
وَإِخْوَٰنُ
ve kardeşleri
لُوطٍۢ
Lut'un

Ali BulaçAd, Firavun ve Lut'un kardeşleri

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وعاد» قوم هود «وفرعون وإخوان لوط».

50:14
وَأَصۡحَٰبُ ٱلۡأَيۡكَةِ وَقَوۡمُ تُبَّعࣲۚ كُلࣱّ كَذَّبَ ٱلرُّسُلَ فَحَقَّ وَعِيدِ
وَأَصْحَـٰبُ
ve halkı
ٱلْأَيْكَةِ
Eyke
وَقَوْمُ
ve kavmi
تُبَّعٍۢ ۚ
Tubba'
كُلٌّۭ
bunların hepsi
كَذَّبَ
yalanlayıp
ٱلرُّسُلَ
elçileri
فَحَقَّ
hak ettiler
وَعِيدِ
tehdidimi

Ali BulaçEyke halkı ve Tubba' kavmi de. Hepsi elçileri yalanladı; böylece Benim tehdidim (onların üzerine) hak oldu

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وأصحاب الأيكة» الغيضة قوم شعيب «وقوم تُبَّع» هو ملك كان باليمن أسلم ودعا قومه إلى الإسلام فكذبوه «كل» من المذكورين «كذب الرسل» كقريش «فحق وعيد» وجب نزول العذاب على الجميع فلا يضيق صدرك من كفر قريش بك.

50:15
أَفَعَيِينَا بِٱلۡخَلۡقِ ٱلۡأَوَّلِۚ بَلۡ هُمۡ فِي لَبۡسࣲ مِّنۡ خَلۡقࣲ جَدِيدࣲ‏
أَفَعَيِينَا
aciz mi kaldık?
بِٱلْخَلْقِ
yaratışta
ٱلْأَوَّلِ ۚ
ilk
بَلْ
doğrusu
هُمْ
onlar
فِى
içindedirler
لَبْسٍۢ
kuşku
مِّنْ
bir yaratmadan
خَلْقٍۢ
a creation
جَدِيدٍۢ
yeni

Ali BulaçYa, Biz ilk yaratılışta güçsüz mü düştük? Hayır, onlar 'karmaşık bir kuşku' içindedirler

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«أفعيينا بالخلق الأول» أي لم نعي به فلا نعيا بالإعادة «بل هم في لبس» شك «من خلق جديد» وهو البعث.

50:16 📚 8
وَلَقَدۡ خَلَقۡنَا ٱلۡإِنسَٰنَ وَنَعۡلَمُ مَا تُوَسۡوِسُ بِهِۦ نَفۡسُهُۥۖ وَنَحۡنُ أَقۡرَبُ إِلَيۡهِ مِنۡ حَبۡلِ ٱلۡوَرِيدِ
وَلَقَدْ
ve andolsun
خَلَقْنَا
biz yarattık
ٱلْإِنسَـٰنَ
insanı
وَنَعْلَمُ
ve biliriz
مَا
ne
تُوَسْوِسُ
fısıldadığını
بِهِۦ
ona
نَفْسُهُۥ ۖ
nefsinin
وَنَحْنُ
çünkü biz
أَقْرَبُ
daha yakınız
إِلَيْهِ
ona
مِنْ
şah damarından
حَبْلِ
(his) jugular vein
ٱلْوَرِيدِ
(his) jugular vein

Ali BulaçAndolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ولقد خلقنا الإنسان ونعلم» حال بتقدير نحن «ما» مصدرية «توسوس» تحدث «به» الباء زائدة أو للتعدية والضمير للإنسان «نفسه ونحن أقرب إليه» بالعلم «من حبل الوريد» الإضافة للبيان والوريدان عرقان بصفحتي العنق.

50:17
إِذۡ يَتَلَقَّى ٱلۡمُتَلَقِّيَانِ عَنِ ٱلۡيَمِينِ وَعَنِ ٱلشِّمَالِ قَعِيدࣱ‏
إِذْ
o zaman
يَتَلَقَّى
kaydetmektedir
ٱلْمُتَلَقِّيَانِ
iki alıcı (melek)
عَنِ
onun sağında
ٱلْيَمِينِ
the right
وَعَنِ
ve
ٱلشِّمَالِ
solunda
قَعِيدٌۭ
oturan

Ali BulaçOnun sağında ve solunda oturan iki yazıcı kaydederlerken

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«إذ» منصوبة باذكر مقدرا «يتلقى» يأخذ ويثبت «المتلقيان» الملكان الموكلان بالإنسان ما يعمله «عن اليمين وعن الشمال» منه «قعيد» أي قاعدان وهو مبتدأ خبره ما قبله.

50:18 📚 23
مَّا يَلۡفِظُ مِن قَوۡلٍ إِلَّا لَدَيۡهِ رَقِيبٌ عَتِيدࣱ‏
مَّا
söylemez
يَلْفِظُ
he utters
مِن
hiçbir
قَوْلٍ
söz
إِلَّا
olmadan
لَدَيْهِ
yanında
رَقِيبٌ
gözetleyiciler
عَتِيدٌۭ
hazır bulunan

Ali BulaçO, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ما يلفظ من قول إلا لديه رقيب» حافظ «عتيد» حاضر وكل منهما بمعنى المثنى.

50:19 📚 2
وَجَآءَتۡ سَكۡرَةُ ٱلۡمَوۡتِ بِٱلۡحَقِّۖ ذَٰلِكَ مَا كُنتَ مِنۡهُ تَحِيدُ
وَجَآءَتْ
ve geldi
سَكْرَةُ
sarhoşluğu
ٱلْمَوْتِ
ölüm
بِٱلْحَقِّ ۖ
gerçekten
ذَٰلِكَ
işte bu
مَا
şeydir
كُنتَ
senin olduğun
مِنْهُ
ondan
تَحِيدُ
kaçmış

Ali BulaçO, ölüm sarhoşluğu, bir gerçek olarak gelip de, (insana) "İşte bu, senin yan çizip-kaçmakta olduğun şeydir" (denildiği zaman da)

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وجاءت سكرة الموت» غمرته وشدته «بالحق» من أمر الآخرة حتى المنكر لها عيانا وهو نفس الشدة «ذلك» أي الموت «ما كنت منه تحيد» تهرب وتفزع.

50:20
وَنُفِخَ فِي ٱلصُّورِۚ ذَٰلِكَ يَوۡمُ ٱلۡوَعِيدِ
وَنُفِخَ
ve üflendi
فِى
Sur'a
ٱلصُّورِ ۚ
the trumpet
ذَٰلِكَ
işte bu
يَوْمُ
gündür
ٱلْوَعِيدِ
kendisine karşı uyarılan

Ali BulaçSur'a da üfürülmüştür. İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği) gündür

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ونفخ في الصور» للبعث «ذلك» أي يوم النفخ «يوم الوعيد» للكفار بالعذاب.

50:21
وَجَآءَتۡ كُلُّ نَفۡسࣲ مَّعَهَا سَآئِقࣱ وَشَهِيدࣱ‏
وَجَآءَتْ
ve geldi
كُلُّ
her
نَفْسٍۢ
can
مَّعَهَا
yanında
سَآئِقٌۭ
bir sürücü
وَشَهِيدٌۭ
ve şahidle

Ali Bulaç(Artık) Her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahid ile gelmiştir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وجاءت» فيه «كل نفس» إلى المحشر «معها سائق» ملك يسوقها إليه «وشهيد» يشهد عليها بعملها وهو الأيدي والأرجل وغيرها ويقال للكافر.

50:22 📚 9
لَّقَدۡ كُنتَ فِي غَفۡلَةࣲ مِّنۡ هَٰذَا فَكَشَفۡنَا عَنكَ غِطَآءَكَ فَبَصَرُكَ ٱلۡيَوۡمَ حَدِيدࣱ‏
لَّقَدْ
andolsun
كُنتَ
sen idin
فِى
içinde
غَفْلَةٍۢ
gaflet
مِّنْ
bundan
هَـٰذَا
this
فَكَشَفْنَا
biz açtık
عَنكَ
senden
غِطَآءَكَ
perdeni
فَبَصَرُكَ
artık gözün
ٱلْيَوْمَ
bugün
حَدِيدٌۭ
keskindir

Ali BulaçAndolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«لقد كنت» في الدنيا «في غفلة من هذا» النازل بك اليوم «فكشفنا عنك غطاءك» أزلنا غفلتك بما تشاهده اليوم «فبصرُك اليوم حديد» حاد تدرك به ما أنكرته في الدنيا.

50:23 📚 2
وَقَالَ قَرِينُهُۥ هَٰذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ
وَقَالَ
ve dedi ki
قَرِينُهُۥ
arkadaşı
هَـٰذَا
işte
مَا
yanımdaki
لَدَىَّ
(is) with me
عَتِيدٌ
hazır

Ali BulaçOnun yakını olan (ve yanından ayrılmayan melek) dedi ki: "İşte bu, yanımda hazır durumda olan şey

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وقال قرينه» الملك الموكل به «هذا ما» أي الذي «لديَّ عتيد» حاضر فيقال لمالك.

50:24
أَلۡقِيَا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدࣲ‏
أَلْقِيَا
haydi ikiniz atın
فِى
cehenneme
جَهَنَّمَ
Hell
كُلَّ
her
كَفَّارٍ
nankörü
عَنِيدٍۢ
inatçı

Ali BulaçSiz ikiniz (ey melekler), her inatçı nankörü atın cehennemin içine

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ألقيا في جهنم» أي: ألق ألق أو ألقين وبه قرأ الحسن فأبدلت النون ألفا «كلَّ كفار عنيد» معاند للحق.

50:25
مَّنَّاعࣲ لِّلۡخَيۡرِ مُعۡتَدࣲ مُّرِيبٍ
مَّنَّاعٍۢ
engel olan
لِّلْخَيْرِ
hayra
مُعْتَدٍۢ
saldırgan
مُّرِيبٍ
şüpheciyi

Ali BulaçHayra engel olan, saldırgan şüpheciyi

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«منَّاع للخير» كالزكاة «معتد» ظالم «مريب» شاك في دينه.

50:26
ٱلَّذِي جَعَلَ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ فَأَلۡقِيَاهُ فِي ٱلۡعَذَابِ ٱلشَّدِيدِ
ٱلَّذِى
o ki
جَعَلَ
edindi
مَعَ
ile beraber
ٱللَّهِ
Allah
إِلَـٰهًا
tanrılar
ءَاخَرَ
başka
فَأَلْقِيَاهُ
bundan dolayı onu atın
فِى
bir azaba
ٱلْعَذَابِ
the punishment
ٱلشَّدِيدِ
çetin

Ali BulaçKi o, Allah'la beraber başka bir İlah edinmişti. Artık ikiniz, onu en şiddetli olan azabın içine atın

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«الذي جعل مع الله إلها آخر» مبتدأ ضُمن معنى الشرط خبره «فألقياه في العذاب الشديد» تفسيره مثل ما تقدم.

50:27 📚 1
۞قَالَ قَرِينُهُۥ رَبَّنَا مَآ أَطۡغَيۡتُهُۥ وَلَٰكِن كَانَ فِي ضَلَٰلِۭ بَعِيدࣲ‏
۞ قَالَ
dedi ki
قَرِينُهُۥ
arkadaşı
رَبَّنَا
Rabbimiz
مَآ
ben onu azdırmadım
أَطْغَيْتُهُۥ
I made him transgress
وَلَـٰكِن
zaten
كَانَ
idi
فِى
içinde
ضَلَـٰلٍۭ
bir sapıklık
بَعِيدٍۢ
derin

Ali BulaçOnun yakın-dostu (saptırıcı) dedi ki: "Rabbimiz, ben onu kışkırtıp-azdırdım. Ancak kendisi (haktan) uzak bir sapıklık içindeydi

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال قرينه» الشيطان «ربنا ما أطغيته» أضللته «ولكن كان في ضلال بعيد» فدعوته فاستجاب لي، وقال هو أطغاني بدعائه له.

50:28
قَالَ لَا تَخۡتَصِمُواْ لَدَيَّ وَقَدۡ قَدَّمۡتُ إِلَيۡكُم بِٱلۡوَعِيدِ
قَالَ
(Allah) buyurdu ki
لَا
çekişmeyin
تَخْتَصِمُوا۟
dispute
لَدَىَّ
uzurumda
وَقَدْ
ve andolsun
قَدَّمْتُ
önceden yaptım
إِلَيْكُم
size
بِٱلْوَعِيدِ
uyarı

Ali Bulaç(Allah buyurur:) "Benim Huzurumda çekişip-durmayın. Ben size daha önce 'kesin bir uyarı' göndermiştim

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«قال» تعالى «لا تختصموا لديَّ» أي ما ينفع الخصام هنا «وقد قدمت إليكم» في الدنيا «بالوعيد» بالعذاب في الآخرة لو لم تؤمنوا ولا بد منه.

50:29
مَا يُبَدَّلُ ٱلۡقَوۡلُ لَدَيَّ وَمَآ أَنَا۠ بِظَلَّٰمࣲ لِّلۡعَبِيدِ
مَا
değiştirilmez
يُبَدَّلُ
will be changed
ٱلْقَوْلُ
söz
لَدَىَّ
benim huzurumda
وَمَآ
ve değil(im)
أَنَا۠
ben
بِظَلَّـٰمٍۢ
zulmedici
لِّلْعَبِيدِ
kullara

Ali BulaçHuzurumda söz değişikliğe uğratılmaz ve Ben kullara zulmedici değilim

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
(ما يبدل) يغير (القول لدي) في ذلك (وما أنا بظلام للعبيد) فأعذبهم بغير جرم، وظلام بمعنى ذي ظلم لقوله "" لا ظلم "".

50:30
يَوۡمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ ٱمۡتَلَأۡتِ وَتَقُولُ هَلۡ مِن مَّزِيدࣲ‏
يَوْمَ
(o) gün
نَقُولُ
deriz
لِجَهَنَّمَ
cehenneme
هَلِ
doldunmu?
ٱمْتَلَأْتِ
you filled
وَتَقُولُ
ve der
هَلْ
hiç (yok)mu?
مِن
(there) any
مَّزِيدٍۢ
daha

Ali BulaçO gün cehenneme diyeceğiz: "Doldun mu?" O da: "Daha fazlası var mı?" diyecek

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«يوم» ناصبه ظلام «نقول» بالنون والياء «لجهنم هل امتلأت» استفهام لوعده بمثلها «وتقول» بصورة الاستفهام كالسؤال «هل من مزيد» أي لا أسع غير ما امتلأت به، أي قد امتلأت.

50:31 📚 1
وَأُزۡلِفَتِ ٱلۡجَنَّةُ لِلۡمُتَّقِينَ غَيۡرَ بَعِيدٍ
وَأُزْلِفَتِ
ve yaklaştırılmıştır
ٱلْجَنَّةُ
cennet
لِلْمُتَّقِينَ
korunanlara
غَيْرَ
değildir
بَعِيدٍ
uzak

Ali BulaçCennet de, muttakiler için, uzakta değildir, (o gün) yakınlaştırılmıştır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وأزلفت الجنة» قربت «للمتقين» مكانا «غير بعيد» منهم فيرونها ويقال لهم.

50:32
هَٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظࣲ‏
هَـٰذَا
işte budur
مَا
size va'dedilen
تُوعَدُونَ
you were promised
لِكُلِّ
daima
أَوَّابٍ
(Allah'a) yüz tutan
حَفِيظٍۢ
koruyan

Ali BulaçBu, size vadolunandır; (gönülden Allah'a) yönelip-dönen (İslam'ın hükümlerini) koruyan

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«هذا» المرئي «ما توعدون» بالتاء والياء في الدنيا ويبدل من للمتقين قوله «لكل أوَّاب» رجّاع إلى طاعة الله «حفيظ» حافظ لحدوده.

50:33
مَّنۡ خَشِيَ ٱلرَّحۡمَٰنَ بِٱلۡغَيۡبِ وَجَآءَ بِقَلۡبࣲ مُّنِيبٍ
مَّنْ
kimse(lere)
خَشِىَ
saygı gösteren
ٱلرَّحْمَـٰنَ
Rahman'a
بِٱلْغَيْبِ
görmeden
وَجَآءَ
ve getiren
بِقَلْبٍۢ
bir yürek
مُّنِيبٍ
(Hakka) dönük

Ali BulaçGörmediği halde Rahman'a karşı 'içi titreyerek korku duyan' ve 'içten Allah'a yönelmiş' bir kalp ile gelen içindir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«من خشي الرحمن بالغيب» خافه ولم يره «وجاء بقلب منيب» مقبل على طاعته، ويقال للمتقين أيضا.

50:34
ٱدۡخُلُوهَا بِسَلَٰمࣲۖ ذَٰلِكَ يَوۡمُ ٱلۡخُلُودِ
ٱدْخُلُوهَا
ona girin
بِسَلَـٰمٍۢ ۖ
selam (esenlik) ile
ذَٰلِكَ
bu
يَوْمُ
günüdür
ٱلْخُلُودِ
süreklilik

Ali BulaçOna 'esenlik ve barış (selam)la' girin. Bu, ebedilik günüdür

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ادخلوها بسلام» سالمين من كل مخوف أو مع سلام، أي سلموا وادخلوا «ذلك» اليوم الذي حصل فيه الدخول «يومُ الخلود» الدوام في الجنة.

50:35
لَهُم مَّا يَشَآءُونَ فِيهَا وَلَدَيۡنَا مَزِيدࣱ‏
لَهُم
onlara vardır
مَّا
herşey
يَشَآءُونَ
istedikleri
فِيهَا
orada
وَلَدَيْنَا
ve katımızda vardır
مَزِيدٌۭ
daha fazlası

Ali BulaçOrda diledikleri herşey onlarındır; Katımız'da daha fazlası da var

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«لهم ما يشاءُون فيها ولدينا مزيد» زيادة على ما عملوا وطلبوا.

50:36
وَكَمۡ أَهۡلَكۡنَا قَبۡلَهُم مِّن قَرۡنٍ هُمۡ أَشَدُّ مِنۡهُم بَطۡشࣰ ا فَنَقَّبُواْ فِي ٱلۡبِلَٰدِ هَلۡ مِن مَّحِيصٍ
وَكَمْ
ve nicesini
أَهْلَكْنَا
helak etmiştik
قَبْلَهُم
bunlardan önce
مِّن
kuşaklardan
قَرْنٍ
a generation
هُمْ
onlar
أَشَدُّ
daha kuvvetli idi
مِنْهُم
bunlardan
بَطْشًۭا
tutuşu
فَنَقَّبُوا۟
gezip dolaşmışlardı
فِى
ülkelerde
ٱلْبِلَـٰدِ
the lands
هَلْ
(var) mı?
مِن
hiç
مَّحِيصٍ
kaçacak yer

Ali BulaçBiz bunlardan önce nice nesiller yıkıma uğrattık ki onlar, zorbaca yakalamak (yakıp-yıkmak, baskı ve şiddetle yönetmek, sindirmek) bakımından kendilerinden daha üstündüler; şehirlerde (yerin üstünü altına getirip, sayısız kazı, inşaat ve araştırmalarla her yanı) delik-deşik etmişlerdi. (Ama) kaçacak bir yer var mı

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«وكم أهلكنا قبلهم من قرن» أي أهلكنا قبل كفار قريش قرونا كثيرة من الكفار «هم أشد منهم بطشا» قوة «فنقبوا» فتشوا «في البلاد هل من محيص» لهم أو لغيرهم من الموت فلم يجدوا.

50:37 📚 12
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَذِكۡرَىٰ لِمَن كَانَ لَهُۥ قَلۡبٌ أَوۡ أَلۡقَى ٱلسَّمۡعَ وَهُوَ شَهِيدࣱ‏
إِنَّ
muhakkak ki
فِى
vardır
ذَٰلِكَ
bunda
لَذِكْرَىٰ
bir öğüt
لِمَن
kimse için
كَانَ
olan
لَهُۥ
onun
قَلْبٌ
kalbi
أَوْ
yahut
أَلْقَى
veren
ٱلسَّمْعَ
kulak
وَهُوَ
ve o
شَهِيدٌۭ
şahid olarak

Ali BulaçHiç şüphesiz, bunda, kalbi olan ya da bir şahid olarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt (zikir) vardır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«إن في ذلك» المذكور «لذكرى» لعظة «لمن كان له قلب» عقل «أو ألقى السمع» استمع الوعظ «وهو شهيد» حاضر بالقلب.

50:38 📚 1
وَلَقَدۡ خَلَقۡنَا ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ وَمَا بَيۡنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامࣲ وَمَا مَسَّنَا مِن لُّغُوبࣲ‏
وَلَقَدْ
ve andolsun
خَلَقْنَا
biz yarattık
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ
gökleri
وَٱلْأَرْضَ
ve yeri
وَمَا
ve bulunanları
بَيْنَهُمَا
ikisi arasında
فِى
altı
سِتَّةِ
six
أَيَّامٍۢ
günde
وَمَا
ve
مَسَّنَا
bize dokunmadı
مِن
hiçbir
لُّغُوبٍۢ
yorgunluk

Ali BulaçAndolsun, Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık; Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
(ولقد خلقنا السماوات والأرض وما بينهما في ستة أيام) أولها الأحد وآخرها الجمعة (وما مسنا من لغوب) تعب، نزل ردا على اليهود في قولهم: إن الله استراح يوم السبت وانتفاء التعب عنه لتنزهه تعالى عن صفات المخلوقين ولعدم المماثلة بينه وبين غيره "" إنما أمره إذا أراد شيئا أن يقول له كن فيكون "".

50:39 📚 14
فَٱصۡبِرۡ عَلَىٰ مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحۡ بِحَمۡدِ رَبِّكَ قَبۡلَ طُلُوعِ ٱلشَّمۡسِ وَقَبۡلَ ٱلۡغُرُوبِ
فَٱصْبِرْ
o halde sabret
عَلَىٰ
üzerine
مَا
onların dedikleri
يَقُولُونَ
they say
وَسَبِّحْ
ve tesbih et
بِحَمْدِ
övgü ile
رَبِّكَ
Rabbini
قَبْلَ
önce
طُلُوعِ
doğmadan
ٱلشَّمْسِ
güneş
وَقَبْلَ
ve önce
ٱلْغُرُوبِ
batmadan

Ali BulaçÖyleyse sen, onların dediklerine karşılık sabret ve Rabbini güneşin doğuşundan önce ve batışından önce hamd ile tesbih et

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«فاصبر» خطاب للنبي صلى الله عليه وسلم «على ما يقولون» أي اليهود وغيرهم من التشبيه والتكذيب «وسبح بحمد ربك» صل حامدا «قبل طلوع الشمس» أي صلاة الصبح «وقبل الغروب» أي صلاة الظهر والعصر.

50:40
وَمِنَ ٱلَّيۡلِ فَسَبِّحۡهُ وَأَدۡبَٰرَ ٱلسُّجُودِ
وَمِنَ
ve bir kısmında
ٱلَّيْلِ
gecenin
فَسَبِّحْهُ
O'nu tesbih et
وَأَدْبَـٰرَ
ve arkalarında
ٱلسُّجُودِ
secde

Ali BulaçGecenin bir bölümünde ve secdelerin arkasından da O'nu tesbih et

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«ومن الليل فسبحه» أي صل العشاءين «وأَِدبار السجود» بفتح الهمزة جمع دبر وكسرها مصدر أدبر، أي صل النوافل المسنونة عقب الفرائض وقيل المراد حقيقة التسبيح في هذه الأوقات ملابسا للحمد.

50:41
وَٱسۡتَمِعۡ يَوۡمَ يُنَادِ ٱلۡمُنَادِ مِن مَّكَانࣲ قَرِيبࣲ‏
وَٱسْتَمِعْ
ve dinle
يَوْمَ
(o) gün
يُنَادِ
çağırır
ٱلْمُنَادِ
o ünleyici
مِن
bir yerden
مَّكَانٍۢ
a place
قَرِيبٍۢ
yakın

Ali BulaçÇağırıcının, yakın bir yerden çağrıda bulunacağı güne kulak ver

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«واستمع» يا مخاطب مقولي «يوم يناد المناد» هو إسرافيل «من مكان قريب» من السماء وهو صخرة بيت المقدس أقرب موضع من الأرض إلى السماء يقول: أيتها العظام البالية والأوصال المتقطعة واللحوم المتمزقة والشعور المتفرقة إن الله يأمركن أن تجتمعن لفصل القضاء.

50:42
يَوۡمَ يَسۡمَعُونَ ٱلصَّيۡحَةَ بِٱلۡحَقِّۚ ذَٰلِكَ يَوۡمُ ٱلۡخُرُوجِ
يَوْمَ
(o) gün
يَسْمَعُونَ
duyarlar
ٱلصَّيْحَةَ
çağrıyı
بِٱلْحَقِّ ۚ
gerçek olarak
ذَٰلِكَ
işte bu
يَوْمُ
günüdür
ٱلْخُرُوجِ
çıkış

Ali BulaçO gün, o çığlığı bir gerçek (hak) olarak işitirler. İşte bu, (dirilip kabirlerden) çıkış günüdür

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«يوم» بدل من يوم قبله «يسمعون» أي الخلق كلهم «الصيحة بالحق» بالبعث وهي النفخة الثانية من إسرافيل ويحتمل أن تكون قبل ندائه وبعده «ذلك» أي يوم النداء والسماع «يوم الخروج» من القبور وناصب يوم ينادي مقدرا، أي يعلمون عاقبة تكذيبهم.

50:43
إِنَّا نَحۡنُ نُحۡيِۦ وَنُمِيتُ وَإِلَيۡنَا ٱلۡمَصِيرُ
إِنَّا
elbette biz
نَحْنُ
biz
نُحْىِۦ
yaşatırız
وَنُمِيتُ
ve öldürürüz
وَإِلَيْنَا
ve bizedir
ٱلْمَصِيرُ
dönüş

Ali BulaçGerçek şu ki, dirilten ve öldüren Biziz, Biz. Ve dönüş de Bizedir

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«إنا نحن نحيي ونميت وإلينا المصير».

50:44
يَوۡمَ تَشَقَّقُ ٱلۡأَرۡضُ عَنۡهُمۡ سِرَاعࣰ اۚ ذَٰلِكَ حَشۡرٌ عَلَيۡنَا يَسِيرࣱ‏
يَوْمَ
(o) gün
تَشَقَّقُ
yarılır
ٱلْأَرْضُ
yer
عَنْهُمْ
onlar(ın üstün)den
سِرَاعًۭا ۚ
sür'atle koşarlar
ذَٰلِكَ
işte bu
حَشْرٌ
toplamadır
عَلَيْنَا
bize göre
يَسِيرٌۭ
kolaydır

Ali BulaçO gün yer, onlardan çatlayıp-ayrılır da (onlar,) hızla koşarlar. İşte bu, Bize göre oldukça-kolay olan bir haşir (sizi birarada toplama)dır

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«يوم» بدل من يوم قبله وما بينهما اعتراض «تشقق» بتخفيف الشين وتشديدها بإدغام التاء الثانية في الأصل فيها «الأرض عنهم سراعا» جمع سريع حال من مقدر، أي فيخرجون مسرعين «ذلك حشر علينا يسير» فيه فصل بين الموصوف والصفة بمتعلقها للاختصاص وهو لا يضر وذلك إشارة إلى معنى الحشر المخبر به عنه، وهو الإحياء بعد الفناء والجمع للعرض والحساب.

50:45
نَّحۡنُ أَعۡلَمُ بِمَا يَقُولُونَۖ وَمَآ أَنتَ عَلَيۡهِم بِجَبَّارࣲۖ فَذَكِّرۡ بِٱلۡقُرۡءَانِ مَن يَخَافُ وَعِيدِ
نَّحْنُ
biz
أَعْلَمُ
biliyoruz
بِمَا
şeyleri
يَقُولُونَ ۖ
onların dedikleri
وَمَآ
ve değilsin
أَنتَ
sen
عَلَيْهِم
onların üstünde
بِجَبَّارٍۢ ۖ
bir zorlayıcı
فَذَكِّرْ
öğüt ver
بِٱلْقُرْءَانِ
Kur'an ile
مَن
kimselere
يَخَافُ
korkan
وَعِيدِ
tehdidimden

Ali BulaçBiz onların neler söylediklerini daha iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin; şu halde, Benim kesin tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver

Tefsîru'l-Celâleyn (Mahallî & Suyûtî)
«نحن أعلم بما يقولون» أي كفار قريش «وما أنت عليهم بجبار» تجبرهم على الإيمان وهذا قبل الأمر بالجهاد «فذكِّر بالقرآن من يخاف وعيد» وهم المؤمنون.

← Önceki Sonraki →

50. Qaaf Suresi | Anlam Arayışı