68. Al-Qalam سُورَةُ القَلَمِ
Ali BulaçNun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun
Yusuf AliNun. By the Pen and the (Record) which (men) write
Süleyman AteşNun. Kaleme ve (kalemle) yazdıklarına andolsun
Ali BulaçSen, Rabbinin nimetiyle bir mecnun değilsin
Yusuf AliThou art not, by the Grace of thy Lord, mad or possessed
Süleyman AteşSen, Rabbinin ni'metiyle cinlenmiş (deli) değilsin
Ali BulaçGerçekten senin için kesintisi olmayan bir ecir vardır
Yusuf AliNay, verily for thee is a Reward unfailing
Süleyman AteşSenin için kesintisiz bir mükafat vardır
Ali BulaçVe şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin
Yusuf AliAnd thou (standest) on an exalted standard of character
Süleyman AteşVe sen, büyük bir ahlak üzerindesin
Ali BulaçArtık yakında göreceksin ve onlar da görecekler
Yusuf AliSoon wilt thou see, and they will see
Süleyman Ateş(Sen de) Göreceksin, onlar da görecekler
Ali BulaçSizden, hanginizin 'fitneye tutulup-çıldırdığını
Yusuf AliWhich of you is afflicted with madness
Süleyman AteşHanginizin fitnelenmiş (cin çarpmış delirmiş) olduğunu
Ali BulaçElbette senin Rabbin, kimin Kendi yolundan şaşırıp-saptığını daha iyi bilendir; ve kimin hidayete erdiğini de daha iyi bilendir
Yusuf AliVerily it is thy Lord that knoweth best, which (among men) hath strayed from His Path: and He knoweth best those who receive (true) Guidance
Süleyman AteşŞüphesiz Rabbin, kim(ler)in kendi yolundan saptığını ve kimlerin yolda olduğunu en iyi bilen O'dur
Ali BulaçŞu halde yalanlayanlara itaat etme
Yusuf AliSo hearken not to those who deny (the Truth)
Süleyman AteşÖyleyse yalanlayanlara ita'at etme
Ali BulaçOnlar, senin kendilerine yaranmanı (uzlaşmanı) arzu ettiler; o zaman onlar da sana yaranıp-uzlaşacaklardı
Yusuf AliTheir desire is that thou shouldst be pliant: so would they be pliant
Süleyman Ateşİstediler ki, sen yağcılık yapasın da onlar da yağcılık yapsınlar (sana yumuşak davransınlar)
Ali BulaçŞunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran, aşağılık
Yusuf AliHeed not the type of despicable men,- ready with oaths
Süleyman AteşŞunların hiçbirine ita'at etme: Yemin edip duran aşağılık
Ali BulaçAlabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip götüren (gizlilik içinde söz ve haber taşıyan)
Yusuf AliA slanderer, going about with calumnies
Süleyman AteşKötüleyip duran, söz götürüp getiren
Ali BulaçHayrı engelleyip sürdüren, saldırgan, olabildiğince günahkar
Yusuf Ali(Habitually) hindering (all) good, transgressing beyond bounds, deep in sin
Süleyman AteşHayra engel olan, saldırgan, günahkar
Ali BulaçZorba-saygısız, sonra da kulağı kesik
Yusuf AliViolent (and cruel),- with all that, base-born
Süleyman AteşKaba, sonra da kötülükle damgalı
Ali BulaçMal (servet) ve çocuklar sahibi oldu diye
Yusuf AliBecause he possesses wealth and (numerous) sons
Süleyman AteşMal ve oğullar sahibi olmuş diye (yolunu şaşırmış)
Ali BulaçKendisine ayetlerimiz okunduğu zaman: "(Bunlar) Eskilerin uydurma masallarıdır" diyen
Yusuf AliWhen to him are rehearsed Our Signs, "Tales of the ancients", he cries
Süleyman AteşKendisine ayetlerimiz okunduğu zaman: "Eskilerin masalları" der
Ali BulaçYakında Biz onun hortumu (burnu) üzerine damga vuracağız
Yusuf AliSoon shall We brand (the beast) on the snout
Süleyman AteşBiz onu burnunun üzerine damga vurup işaretleyeceğiz
Ali BulaçGerçek şu ki, Biz o bahçe sahiplerine bela verdiğimiz gibi, bunlara da bela verdik. Hani onlar, sabah vakti (erkenden ve kimseye haber vermeden) onu (bahçeyi) mutlaka devşireceklerine dair and içmişlerdi
Yusuf AliVerily We have tried them as We tried the People of the Garden, when they resolved to gather the fruits of the (garden) in the morning
Süleyman AteşBiz bunlara da bela verdik, şu bahçe sahiplerine bela verdiğimiz gibi: Hani onlar, sabah olunca bahçeyi mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi
Ali Bulaç(Bu konuda) Hiçbir istisna yapmıyorlardı
Yusuf AliBut made no reservation, ("If it be God's Will)
Süleyman Ateşİstisna da etmiyorlar(Allah dilerse biçeriz demiyorlar)dı
Ali BulaçFakat onlar, uyuyorlarken, Rabbin tarafından dolaşıp-gelen bir bela' onun üstünü sarıp-kuşatıverdi
Yusuf AliThen there came on the (garden) a visitation from thy Lord, (which swept away) all around, while they were asleep
Süleyman AteşFakat onlar uyurlarken hemen (gönderilen) dolaşıcı bir bela, onu sardı da
Ali BulaçSonunda (bahçe) kökünden kuruyup-kapkara kesildi
Yusuf AliSo the (garden) became, by the morning, like a dark and desolate spot, (whose fruit had been gathered)
Süleyman AteşBahçe simsiyah kesiliverdi
Ali BulaçNihayet sabah vakti birbirlerine seslendiler
Yusuf AliAs the morning broke, they called out, one to another
Süleyman AteşSabahleyin birbirlerine seslendiler
Ali BulaçEğer ürününüzü devşirecekseniz erkence kalkıp-çıkın
Yusuf AliGo ye to your tilth (betimes) in the morning, if ye would gather the fruits
Süleyman AteşHaydi devşirecekseniz erkenden ekininize gidin diye
Ali BulaçDerken, aralarında fısıldaşarak çıkıp-gittiler
Yusuf AliSo they departed, conversing in secret low tones, (saying)
Süleyman AteşDerken yürüdüler; fısıldaşıyorlardı
Ali BulaçBugün sakın oraya hiçbir yoksul girip de karşınıza çıkmasın
Yusuf AliLet not a single indigent person break in upon you into the (garden) this day
Süleyman AteşSakın, bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanınıza sokulmasın diye
Ali Bulaç(Yoksulları) Engellemeye güçleri yetebilirmiş gibi erkenden gittiler
Yusuf AliAnd they opened the morning, strong in an (unjust) resolve
Süleyman AteşDevşirebileceklerini umarak erkenden gittiler
Ali BulaçAma onu görünce: "Muhakkak biz (gideceğimiz yeri) şaşırmışız" dediler
Yusuf AliBut when they saw the (garden), they said: "We have surely lost our way
Süleyman AteşFakat bahçeyi görünce: "Herhalde biz yolu şaşırdık." dediler
Ali BulaçHayır, biz (herşeyden ve bütün servetimizden) yoksun bırakıldık
Yusuf AliIndeed we are shut out (of the fruits of our labour)
Süleyman AteşHayır, doğrusu biz mahrum bırakıldık
Ali Bulaç(İçlerinde) Mutedil olan biri dedi ki: "Ben size dememiş miydim? (Allah'ı) Tesbih edip yüceltmeniz gerekmez miydi
Yusuf AliSaid one of them, more just (than the rest): "Did I not say to you, 'Why not glorify (God)
Süleyman AteşOrta(yolda giden iyi)leri: "Ben size demedim mi? Rabbinizi tesbih etmeniz gerekmez miydi?" dedi
Ali BulaçDediler ki: "Rabbimiz Seni tesbih eder, yüceltiriz; gerçekten bizler zalim imişiz
Yusuf AliThey said: "Glory to our Lord! Verily we have been doing wrong
Süleyman AteşRabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz zulmedenlermişiz! dediler
Ali BulaçŞimdi birbirlerine karşı kendilerini kınamaya başladılar
Yusuf AliThen they turned, one against another, in reproach
Süleyman AteşDönüp birbirlerini kınamağa başladılar
Ali BulaçYazıklar bize, gerçekten bizler azgınmışız" dediler
Yusuf AliThey said: "Alas for us! We have indeed transgressed
Süleyman AteşYazık bize, dediler, biz azgınlarmışız
Ali BulaçBelki Rabbimiz, onun yerine daha hayırlısını verir; şüphesiz biz, yalnızca Rabbimiz'e rağbet eden kimseleriz
Yusuf AliIt may be that our Lord will give us in exchange a better (garden) than this: for we do turn to Him (in repentance)
Süleyman AteşBelki Rabbimiz, bize onun yerine ondan daha iyisini verir. Biz Rabbimize yönelir, O'ndan umarız. It may be that our Lord will give us better than this in place thereof. Lo! we beseech our Lord
Ali Bulaçİşte azap böyledir. Ahiret azabı ise, muhakkak çok daha büyüktür; bir bilseler
Yusuf AliSuch is the Punishment (in this life); but greater is the Punishment in the Hereafter,- if only they knew
Süleyman Ateşİşte azab böyledir. Ahiret azabı ise daha büyüktür, keşke bilselerdi
Ali BulaçDoğrusu, muttaki olanlar için Rableri Katında nimetlerle donatılmış cennetler vardır
Yusuf AliVerily, for the Righteous, are Gardens of Delight, in the Presence of their Lord
Süleyman AteşKorunanlar için de Rableri katında ni'met bahçeleri vardır
Ali BulaçÖyleyse, Müslümanları suçlu-günahkar olanlar gibi (eşit) kılar mıyız
Yusuf AliShall We then treat the People of Faith like the People of Sin
Süleyman AteşBiz müslümanları suçlular gibi yapar mıyız hiç
Ali BulaçSize ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz
Yusuf AliWhat is the matter with you? How judge ye
Süleyman AteşNeyiniz var, nasıl hüküm veriyorsunuz
Ali BulaçYoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap mı var
Yusuf AliOr have ye a book through which ye learn
Süleyman AteşYoksa sizin bir Kitabınız var da onda mı (bu hükümleri) okuyorsunuz
Ali Bulaçİçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlaka sizin olacak diye
Yusuf AliThat ye shall have, through it whatever ye choose
Süleyman AteşOnda istediğiniz her şeyi buluyorsunuz
Ali BulaçYoksa sizin için üzerimizde kıyamete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki siz ne hüküm verirseniz o, mutlaka sizin kalacak, diye
Yusuf AliOr have ye Covenants with Us to oath, reaching to the Day of Judgment, (providing) that ye shall have whatever ye shall demand
Süleyman AteşYoksa sizin istediğiniz hükmü verebileceğinize dair, kıyamete kadar sürecek andlarınız mı var üzerimizde
Ali BulaçOnlara sor: "Hangisi bunun savunuculuğunu yapacak
Yusuf AliAsk thou of them, which of them will stand surety for that
Süleyman AteşSor onlara: Onların hangisi buna kefil olacak
Ali BulaçYoksa onların ortakları mı var? Şu halde eğer doğru sözlü kimselerse, ortaklarını getirsinler
Yusuf AliOr have they some "Partners" (in Godhead)? Then let them produce their "partners", if they are truthful
Süleyman AteşYoksa kendilerinin ortakları mı var? Doğru iseler ortaklarını çağırsınlar
Ali BulaçAyağın üstünden (örtünün) açılacağı ve onların secdeye çağrılacakları gün, artık güç yetiremezler
Yusuf AliThe Day that the shin shall be laid bare, and they shall be summoned to bow in adoration, but they shall not be able
Süleyman AteşBacaktan açılacağı (paçanın sıvanacağı, işlerin güçleşeceği) ve secdeye da'vet edilecekleri gün (secde) edemezler
Ali BulaçGözleri 'korkudan ve dehşetten düşük', kendilerini de zillet sarıp-kuşatmış. Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye davet edilirlerdi
Yusuf AliTheir eyes will be cast down,- ignominy will cover them; seeing that they had been summoned aforetime to bow in adoration, while they were whole, (and had refused)
Süleyman AteşGözleri düşük olarak yüzlerini bir zillet kaplar. Onlar sağlam iken de secdeye da'vet edilirler(fakat secde etmezler)di
Ali BulaçArtık bu sözü yalan sayanı sen Bana bırak. Biz onları, bilmeyecekleri bir yönden derece derece (azaba) yaklaştıracağız
Yusuf AliThen leave Me alone with such as reject this Message: by degrees shall We punish them from directions they perceive not
Süleyman AteşBu sözü yalanlayanı bana bırak; onları bilmedikleri yerden derece derece (azaba) yaklaştıracağız
Ali BulaçBen, onlara süre tanıyorum. Elbette Benim düzenim (cezalandırmam) sapasağlamdır
Yusuf AliA (long) respite will I grant them: truly powerful is My Plan
Süleyman AteşOnlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim tuzağım sağlamdır (onu kimse bozamaz)
Ali BulaçSen, onlardan bir ücret mi istiyorsun ki, onlar, haksız bir borçtan dolayı ağır bir yük altında kalmışlar
Yusuf AliOr is it that thou dost ask them for a reward, so that they are burdened with a load of debt
Süleyman AteşYoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır borç altında mı kalıyorlar
Ali BulaçYoksa gayb (görünmeyenin bilgisi) onların yanında mıdır ki, kendileri yazıp duruyorlar
Yusuf AliOr that the Unseen is in their hands, so that they can write it down
Süleyman AteşYoksa gayb (görünmez bilgi hazinesi), kendi yanlarında da onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar
Ali BulaçŞimdi sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma; hani o, içi kahır dolu olarak (Rabbine) çağrıda bulunmuştu
Yusuf AliSo wait with patience for the Command of thy Lord, and be not like the Companion of the Fish,- when he cried out in agony
Süleyman AteşSen Rabbinin hükmüne sabret, balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, sıkıntıdan yutkunarak (Allah'a) seslenmişti
Ali BulaçEğer Rabbinden bir nimet ona ulaşmasaydı, mutlaka yerilmiş ve çıplak bir durumda (karaya) atılmış olacaktı
Yusuf AliHad not Grace from his Lord reached him, he would indeed have been cast off on the naked shore, in disgrace
Süleyman AteşEğer Rabbinden ona bir ni'met yetişmeseydi, yerilerek çıplak bir yere atılırdı
Ali BulaçFakat Rabbi onu seçti ve onu salih olanlardan kıldı
Yusuf AliThus did his Lord choose him and make him of the Company of the Righteous
Süleyman AteşFakat Rabbi onun du'asını kabul etti de onu Salih(iyi insan)lardan yaptı
Ali BulaçO inkar edenler, zikri (Kur'an'ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi. "O, gerçekten bir delidir" diyorlar
Yusuf AliAnd the Unbelievers would almost trip thee up with their eyes when they hear the Message; and they say: "Surely he is possessed
Süleyman AteşO inkar edenler Zikr(Kur'an)'ı işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi. "O mecnundur" diyorlardı
Ali BulaçOysa o (Kur'an), alemlere bir zikr (öğüt, hatırlatma, hüküm ve üstün bir şeref)den başka bir şey değildir
Yusuf AliBut it is nothing less than a Message to all the worlds
Süleyman AteşHalbuki o, alemler için uyarıdan başka bir şey değildir