74. Al-Muddaththir سُورَةُ المُدَّثِّرِ
Saheeh InternationalO you who covers himself [with a garment]
Ali BulaçEy bürünüp örtünen
Süleyman AteşEy örtüsüne bürünen
Diyanet İşleri MealiEy örtüye bürünen
Saheeh InternationalArise and warn
Ali BulaçKalk (ve) bundan böyle uyar
Süleyman AteşKalk, uyar
Diyanet İşleri MealiKalk da uyar
Saheeh InternationalAnd your Lord glorify
Ali BulaçRabbini tekbir et (yücelt)
Süleyman AteşRabbini tekbir et (O'nun büyüklüğünü an)
Diyanet İşleri MealiRabbini yücelt
Saheeh InternationalAnd your clothing purify
Ali BulaçElbiseni temizle
Süleyman AteşElbiseni temizle
Diyanet İşleri MealiGiydiklerini temiz tut
Saheeh InternationalAnd uncleanliness avoid
Ali BulaçPislikten kaçınıp-uzaklaş
Süleyman AteşPislikten kaçın
Diyanet İşleri MealiKötü şeyleri terke devam et
Saheeh InternationalAnd do not confer favor to acquire more
Ali BulaçDaha çok istekte bulunmak için iyilik yapma
Süleyman AteşVerdiğini çok bularak başa kakma
Diyanet İşleri MealiYaptığın iyiliği çok görerek başa kakma
Saheeh InternationalBut for your Lord be patient
Ali BulaçRabbin için sabret
Süleyman AteşRabbin için sabret
Diyanet İşleri MealiRabbin için sabret
Saheeh InternationalAnd when the trumpet is blown
Ali BulaçÇünkü o boruya (sur'a) üfürüldüğü zaman
Süleyman AteşSur'a üflendiği zaman
Diyanet İşleri MealiSura üflendiği vakit, işte o gün, inkarcılara kolay olmayan zorlu bir gündür
Saheeh InternationalThat Day will be a difficult day
Ali Bulaçİşte o gün, zorlu bir gündür
Süleyman Ateşİşte o gün, çetin bir gündür
Diyanet İşleri MealiSura üflendiği vakit, işte o gün, inkarcılara kolay olmayan zorlu bir gündür
Saheeh InternationalFor the disbelievers - not easy
Ali BulaçKafirler içinse hiç kolay değildir
Süleyman AteşKafirler için kolay değildir
Diyanet İşleri MealiSura üflendiği vakit, işte o gün, inkarcılara kolay olmayan zorlu bir gündür
Saheeh InternationalLeave Me with the one I created alone
Ali BulaçKendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı Bana bırak
Süleyman AteşBenimle şu adamı yalnız bırak ki ben onu tek olarak yarattım
Diyanet İşleri MealiTek olarak yaratıp kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oğullar verdiğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi Bana bırak
Saheeh InternationalAnd to whom I granted extensive wealth
Ali BulaçKi Ben ona, 'alabildiğine geniş kapsamlı bir mal’ (servet) verdim
Süleyman AteşOna uzun boylu mal verdim
Diyanet İşleri MealiTek olarak yaratıp kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oğullar verdiğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi Bana bırak
Saheeh InternationalAnd children present [with him]
Ali BulaçGöz önünde-hazır çocuklar (verdim)
Süleyman AteşGöz önünde oğullar (verdim)
Diyanet İşleri MealiTek olarak yaratıp kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oğullar verdiğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi Bana bırak
Saheeh InternationalAnd spread [everything] before him, easing [his life]
Ali BulaçVe sayısız imkan ve fırsatları önüne serdim
Süleyman AteşKendisine bir döşeyiş döşedim
Diyanet İşleri MealiTek olarak yaratıp kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oğullar verdiğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi Bana bırak
Saheeh InternationalThen he desires that I should add more
Ali BulaçSonra, daha arttırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur)
Süleyman AteşHala daha da artırmama göz dikiyor
Diyanet İşleri MealiBir de verdiğim nimetten artırmamı umar
Saheeh InternationalNo! Indeed, he has been toward Our verses obstinate
Ali BulaçHayır; çünkü o, Bizim ayetlerimize karşı 'kesin bir inatçıdır
Süleyman AteşHayır, çünkü o bizim ayetlerimize karşı bir inatçı kesildi
Diyanet İşleri MealiHayır; hayır; çünkü o, Bizim ayetlerimize karşı son derece inatçıdır
Saheeh InternationalI will cover him with arduous torment
Ali BulaçOnu alabildiğine sarp bir yokuşa süreceğim
Süleyman AteşOnu dimdik bir yokuşa sardıracağım
Diyanet İşleri MealiOnu sarp bir yokuşa sardıracağım
Saheeh InternationalIndeed, he thought and deliberated
Ali BulaçÇünkü o, düşündü ve bir ölçü tespit etti
Süleyman AteşZira o düşündü, ölçtü, biçti
Diyanet İşleri MealiÇünkü o, düşündü, ölçtü biçti
Saheeh InternationalSo may he be destroyed [for] how he deliberated
Ali BulaçKahrolası, nasıl bir ölçü koydu
Süleyman AteşKahrolası nasıl da ölçtü, biçti
Diyanet İşleri MealiCanı çıkası, ne biçim ölçüp biçti
Saheeh InternationalThen may he be destroyed [for] how he deliberated
Ali BulaçYine kahrolası, nasıl bir ölçü koydu
Süleyman AteşYine kahrolası nasıl ölçtü, biçti
Diyanet İşleri MealiCanı çıkası; sonra yine ne biçim ölçüp biçti
Saheeh InternationalThen he considered [again]
Ali BulaçSonra bir baktı
Süleyman AteşSonra baktı
Diyanet İşleri MealiSonra baktı
Saheeh InternationalThen he frowned and scowled
Ali BulaçSonra kaşlarını çattı ve yüzünü ekşitti
Süleyman AteşSonra surat astı, kaşlarını çattı
Diyanet İşleri MealiSonra kaşlarını çattı, suratını aştı
Saheeh InternationalThen he turned back and was arrogant
Ali BulaçSonra da sırt çevirdi ve büyüklük tasladı (istikbar)
Süleyman AteşSonra arkasını döndü, böbürlendi
Diyanet İşleri MealiSonra da sırt çevirip büyüklük tasladı
Saheeh InternationalAnd said, "This is not but magic imitated [from others]
Ali BulaçBöylece: "Bu, yalnızca 'aktarılarak öğrenilen' bir büyüdür" dedi
Süleyman AteşBu dedi, rivayet edilip öğretilen bir büyüden başka bir şey değildir
Diyanet İşleri MealiBu sadece öğretilegelen bir sihirdir. Bu Kuran yalnızca bir insan sözüdür" dedi
Saheeh InternationalThis is not but the word of a human being
Ali BulaçBu, bir beşer sözünden başkası değildir
Süleyman AteşBu, sadece, bir insan sözüdür
Diyanet İşleri MealiBu sadece öğretilegelen bir sihirdir. Bu Kuran yalnızca bir insan sözüdür" dedi
Saheeh InternationalI will drive him into Saqar
Ali BulaçOnu Ben, cehenneme sürükleyip-atacağım
Süleyman AteşOnu Sekar'a sokacağım
Diyanet İşleri Mealiİşte bu adamı yakıcı bir ateşe yaslayacağım
Saheeh InternationalAnd what can make you know what is Saqar
Ali BulaçCehennem (sakar) nedir, sen bilir misin
Süleyman AteşSekar'ın ne olduğunu sen nereden bileceksin
Diyanet İşleri MealiYakıcı ateşin ne olduğunu sen nerden bilirsin
Saheeh InternationalIt lets nothing remain and leaves nothing [unburned]
Ali BulaçNe alıkoyar, ne bırakır
Süleyman Ateş(Geride bir şey) Komaz, bırakmaz (her şeyi yakıp yok eder)
Diyanet İşleri MealiO, ne geri bırakır ne de azabdan vazgeçer
Saheeh InternationalBlackening the skins
Ali BulaçBeşere delicesine susamıştır
Süleyman AteşDurmadan deriler kavurur
Diyanet İşleri Mealiİnsanın derisini kavurur
Saheeh InternationalOver it are nineteen [angels]
Ali BulaçOnun üzerinde ondokuz vardır
Süleyman AteşÜzerinde ondokuz (muhafız) vardır
Diyanet İşleri MealiOrada ondokuz bekçi vardır
Saheeh InternationalAnd We have not made the keepers of the Fire except angels. And We have not made their number except as a trial for those who disbelieve - that those who were given the Scripture will be convinced and those who have believed will increase in faith and those who were given the Scripture and the believers will not doubt and that those in whose hearts is hypocrisy and the disbelievers will say, "What does Allah intend by this as an example?" Thus does Allah leave astray whom He wills and guides whom He wills. And none knows the soldiers of your Lord except Him. And mention of the Fire is not but a reminder to humanity
Ali BulaçBiz o ateşin koruyucularını meleklerden başkasını kılmadık. Ve onların sayısını inkar edenler için yalnızca bir fitne (konusu) yaptık ki, kendilerine kitap verilenler, kesin bir bilgiyle inansın, iman edenlerin de imanları artsın; kendilerine kitap verilenler ve iman edenler (böylece) kuşkuya kapılmasın. Kalplerinde bir hastalık olanlar ile kafirler de şöyle desin: "Allah, bu örnekle neyi anlatmak istedi?" İşte Allah, dilediğini böyle şaşırtıp-saptırır, dilediğini böyle hidayete erdirir. Rabbinin ordularını Kendisi'nden başka (hiç kimse) bilmez. Bu ise, beşer (insan) için yalnızca bir öğüttür
Süleyman AteşBiz cehennemin muhafızlarını hep melekler yaptık. Onların sayısını da inkar edenler için bir sınav yaptık ki, kendilerine Kitap verilmiş olanlar iyice inansın, inananların da imanı artsın. Kitap verilmiş olanlar ve inananlar kuşkulanmasınlar. Kalblerinde hastalık bulunanlar ve kafirler de: "Allah bu misalle ne demek istedi?" desinler. Böylece Allah, dilediğini şaşırtır, dilediğni doğru yola iletir. Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir. Bu, insanlara bir uyarıdır
Diyanet İşleri MealiCehennemin bekçilerini yalnız meleklerden kılmışızdır. Sayılarını bildirmekle de, ancak inkar edenlerin denenmesini ve kendilerine kitap verilenlerin kesin bilgi edinmesini ve inananların da imanlarının artmasını sağladık. Kendilerine kitap verilenler ve inananlar şüpheye düşmesinler. Kalblerinde hastalık bulunanlar ve inkarcılar: "Allah bu misalle neyi muradetti?" desinler. İşte Allah, böylece, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu, insanoğluna bir öğütten ibarettir
Saheeh InternationalNo! By the moon
Ali BulaçHayır; Ay'a andolsun
Süleyman AteşHayır, andolsun Aya
Diyanet İşleri MealiHayır, hayır öğüt almazlar. Aya, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha and olsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir
Saheeh InternationalAnd [by] the night when it departs
Ali BulaçDönüp gittiği zaman geceye
Süleyman AteşDönüp gitmekte olan geceye
Diyanet İşleri MealiHayır, hayır öğüt almazlar. Aya, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha and olsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir
Saheeh InternationalAnd [by] the morning when it brightens
Ali BulaçAğardığı zaman sabaha
Süleyman AteşAğaran sabaha
Diyanet İşleri MealiHayır, hayır öğüt almazlar. Aya, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha and olsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir
Saheeh InternationalIndeed, the Fire is of the greatest [afflictions]
Ali BulaçGerçekten o, büyük (musibet)lerden biridir
Süleyman AteşKi o (Sekar), büyük(bela)lardan biridir
Diyanet İşleri MealiHayır, hayır öğüt almazlar. Aya, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha and olsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir
Saheeh InternationalAs a warning to humanity
Ali BulaçBeşer (insan) için bir uyarıdır
Süleyman Ateşİnsanlar için uyarıcıdır
Diyanet İşleri MealiHayır, hayır öğüt almazlar. Aya, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha and olsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir
Saheeh InternationalTo whoever wills among you to proceed or stay behind
Ali BulaçSizlerden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için
Süleyman AteşSizden (iman yolunda) ileri gitmek veya geri kalmak dileyen kimseler için (uyarıcıdır)
Diyanet İşleri MealiHayır, hayır öğüt almazlar. Aya, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha and olsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir
Saheeh InternationalEvery soul, for what it has earned, will be retained
Ali BulaçHer nefis, kazandıklarına karşılık bir rehinedir
Süleyman AteşHer can, kazandığıyle (Allah katında) rehin alınmıştır
Diyanet İşleri MealiHerkes kazancına bağlı bir rehindir
Saheeh InternationalExcept the companions of the right
Ali BulaçAncak Ashab-ı Yemin (sağ ehli) hariç
Süleyman AteşYalnız sağın adamları (Kitapları sağdan verilenler) hariç
Diyanet İşleri MealiAncak, defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: "Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?" diye sorarlar
Saheeh International[Who will be] in gardens, questioning each other
Ali BulaçOnlar cennetlerdedirler; birbirlerine sorarlar
Süleyman AteşOnlar cennetler içinde soruyorlar
Diyanet İşleri MealiAncak, defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: "Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?" diye sorarlar
Saheeh InternationalAbout the criminals
Ali BulaçSuçlu-günahkarları
Süleyman AteşSuçluların durumunu
Diyanet İşleri MealiAncak, defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: "Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?" diye sorarlar
Saheeh International[And asking them], "What put you into Saqar
Ali BulaçSizi şu cehenneme sürükleyip-iten nedir
Süleyman AteşSizi şu yakıcı ateşe ne sürükledi
Diyanet İşleri MealiAncak, defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: "Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?" diye sorarlar
Saheeh InternationalThey will say, "We were not of those who prayed
Ali BulaçOnlar: "Biz namaz kılanlardan değildik" dediler
Süleyman Ateş(Onlar da) Dediler ki: "Biz namaz kılanlardan olmadık
Diyanet İşleri MealiOnlar derler ki: "Namaz kılanlardan değildik
Saheeh InternationalNor did we used to feed the poor
Ali BulaçYoksula yedirmezdik
Süleyman AteşYoksula da yedirmezdik
Diyanet İşleri MealiDüşkün kimseyi doyurmuyorduk
Saheeh InternationalAnd we used to enter into vain discourse with those who engaged [in it]
Ali Bulaç(Batıla ve tutkulara) Dalıp gidenlerle biz de dalar giderdik
Süleyman AteşBoş şeylere dalanlarla birlikte dalardık
Diyanet İşleri MealiBatıla dalanlarla biz de dalardık
Saheeh InternationalAnd we used to deny the Day of Recompense
Ali BulaçDin (hesap ve ceza) gününü yalan sayıyorduk
Süleyman AteşCeza gününü yalanlardık
Diyanet İşleri MealiCeza gününü yalanlardık
Saheeh InternationalUntil there came to us the certainty
Ali BulaçSonunda yakîn (kesin bir gerçek olan ölüm) gelip bize çattı
Süleyman Ateşİşte böyle iken ölüm bize gelip çattı
Diyanet İşleri MealiÖlüm bize o haldeyken geldi
Saheeh InternationalSo there will not benefit them the intercession of [any] intercessors
Ali BulaçArtık, şefaat edenlerin şefaati onlara bir yarar sağlamaz
Süleyman AteşArtık onlara şefa'atçilerin şefa'ati fayda vermez
Diyanet İşleri MealiArtık onlara, şefaatçilerin şefaati fayda vermez
Saheeh InternationalThen what is [the matter] with them that they are, from the reminder, turning away
Ali BulaçBuna rağmen, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çevirip duruyorlar
Süleyman AteşBöyle iken onlara ne oluyur ki öğütten yüz çeviriyorlar
Diyanet İşleri MealiÖyleyken, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar
Saheeh InternationalAs if they were alarmed donkeys
Ali BulaçSanki onlar, ürkmüş yaban eşekleri gibidirler
Süleyman AteşYaban eşekleri gibi
Diyanet İşleri MealiAslandan ürkerek kaçan yabani merkeplere benzerler
Saheeh InternationalFleeing from a lion
Ali BulaçArslandan korkup-kaçmışlar
Süleyman AteşAslandan ürkmüş
Diyanet İşleri MealiAslandan ürkerek kaçan yabani merkeplere benzerler
Saheeh InternationalRather, every person among them desires that he would be given scriptures spread about
Ali BulaçHayır; her biri, kendisine açılmış sahifelerin verilmesini ister
Süleyman AteşHayır, onlardan her kişi kendisine açılan sahifeler verilmesini istiyor
Diyanet İşleri MealiHayır; her biri önüne açılıvermiş sahifeler verilmesini ister
Saheeh InternationalNo! But they do not fear the Hereafter
Ali BulaçHayır; onlar şüphesiz ahiretten korkmuyorlar
Süleyman AteşYok yok onlar ahiretten korkmuyorlar
Diyanet İşleri MealiHayır; daha doğrusu ahiretten korkmazlar
Saheeh InternationalNo! Indeed, the Qur'an is a reminder
Ali BulaçGerçek (şu ki), o (Kur'an,) elbette bir öğüttür
Süleyman AteşHayır (iyi bilsinler ki) o (Kur'an) bir ikazdır
Diyanet İşleri MealiHayır; şüphesiz bu Kuran bir öğüttür
Saheeh InternationalThen whoever wills will remember it
Ali BulaçArtık kim dilerse, öğüt alıp-düşünür
Süleyman AteşDileyen onu düşünür, öğüt alır
Diyanet İşleri MealiDileyen kimse öğüt alır
Saheeh InternationalAnd they will not remember except that Allah wills. He is worthy of fear and adequate for [granting] forgiveness
Ali BulaçAllah dilemedikçe onlar öğüt almazlar; takvanın sahibi (onu kabul etmeye ehil olan) O'dur, mağfiretin sahibi (bağışlamaya ehil olan da) O'dur
Süleyman AteşAllah dilemedikçe onlar öğüt almazlar. Takva ve mağfiret ehli O'dur (kendisinden korunmağa, cezasından kaçınmağa layık olan ve günahları bağışlayan yalnız O'dur)
Diyanet İşleri MealiAllah dilemeksizin öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya daha layıktır ve bağışlamaya daha ehildir