37. As-Saaffaat سُورَةُ الصَّافَّاتِ
Ali BulaçSaflar halinde dizilenlere andolsun
Diyanet İşleri MealiSıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir
Saheeh InternationalBy those [angels] lined up in rows
Süleyman AteşAndolsun o sıra sıra dizilenlere
Ali BulaçHaykırıp sürükleyenlere
Diyanet İşleri MealiSıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir
Saheeh InternationalAnd those who drive [the clouds]
Süleyman AteşBağırıp sürenlere
Ali BulaçZikir okuyanlara
Diyanet İşleri MealiSıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir
Saheeh InternationalAnd those who recite the message
Süleyman AteşZikir okuyanlara
Ali BulaçTartışmasız, sizin İlahınız gerçekten birdir
Diyanet İşleri MealiSıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir
Saheeh InternationalIndeed, your God is One
Süleyman AteşKi Tanrınız, birdir
Ali BulaçGöklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir, doğuların da Rabbidir
Diyanet İşleri MealiSıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir
Saheeh InternationalLord of the heavens and the earth and that between them and Lord of the sunrises
Süleyman AteşGöklerin, yerin ve bunlar arasında bulunanların Rabbi, doğuların da Rabbidir
Ali BulaçŞüphesiz Biz dünya göğünü 'çekici bir süsle', yıldızlarla süsleyip-donattık
Diyanet İşleri MealiŞüphesiz Biz, yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik
Saheeh InternationalIndeed, We have adorned the nearest heaven with an adornment of stars
Süleyman AteşBiz en yakın göğü bir zinetle, yıldızlarla süsledik
Ali BulaçVe itaatten çıkmış her azgın şeytandan koruduk
Diyanet İşleri MealiOnu, inatçı her türlü şeytandan koruduk
Saheeh InternationalAnd as protection against every rebellious devil
Süleyman AteşVe (onu) ita'at dışına çıkan her türlü şeytandan koruduk
Ali BulaçKi onlar, Mele'i A'la'ya kulak verip dinleyemezler, her yandan kovulup atılırlar
Diyanet İşleri MealiOnlar yüce alemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır
Saheeh International[So] they may not listen to the exalted assembly [of angels] and are pelted from every side
Süleyman AteşO (şeyta)nlar mele-i A'layı (yüce melekler topluluğunu) dinleyemezler; her yandan kendilerine (ışınlar) atılır
Ali BulaçUzaklaştırılırlar. Onlara kesintisiz bir azap vardır
Diyanet İşleri MealiOnlar yüce alemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır
Saheeh InternationalRepelled; and for them is a constant punishment
Süleyman AteşKovulurlar. Onlar için sürekli bir azab vardır
Ali BulaçAncak (sözü hırsızlama) çalıp-kapan olursa, artık onu da delip geçen 'yakıcı bir alev' izler (ve yok eder)
Diyanet İşleri MealiHele bir tek söz kapan olsun; delici bir alev onun peşine düşüverir
Saheeh InternationalExcept one who snatches [some words] by theft, but they are pursued by a burning flame, piercing [in brightness]
Süleyman AteşYalnız (yüce topluluktan) bir söz kapan olursa, onu da delici bir şihab (ışın)izler
Ali BulaçŞimdi onlara sor: Yaratılış bakımından onlar mı daha zorlu, yoksa Bizim yarattıklarımız mı? Doğrusu Biz onları, cıvık-yapışkan bir çamurdan yarattık
Diyanet İşleri MealiAllah'a eş koşanlara sor: Kendilerini yaratmak mı daha zordur, yoksa Bizim yarattığımız gökleri yaratmak mı? Aslında Biz kendilerini özlü ve yapışkan çamurdan yaratmışızdır
Saheeh InternationalThen inquire of them, [O Muhammad], "Are they a stronger [or more difficult] creation or those [others] We have created?" Indeed, We created men from sticky clay
Süleyman AteşŞimdi onlara sor: Yaratılış bakımından kendileri mi daha çetin, yoksa bizim yarattıklarımız mı? Biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık
Ali BulaçHayır, sen (bu muhteşem yaratışa ve onların inkarına) şaşırdın kaldın; onlar ise alay edip duruyorlar
Diyanet İşleri MealiEvet; sen onlara şaşıyorsun, onlar da seni alaya alıyorlar
Saheeh InternationalBut you wonder, while they mock
Süleyman AteşHayır sen (bu muhteşem kudrete) hayran kaldın; onlarsa (seninle) alay ediyorlar
Ali BulaçKendilerine öğüt verildiğinde, öğüt almıyorlar
Diyanet İşleri MealiOnlara öğüt verildiğinde öğüt dinlemezler
Saheeh InternationalAnd when they are reminded, they remember not
Süleyman AteşKendilerine öğüt verilse öğüt almıyorlar
Ali BulaçBir ayet (mucize) gördüklerinde de, alay konusu edinip eğleniyorlar
Diyanet İşleri MealiBir mucize gördüklerinde onu eğlenceye alırlar
Saheeh InternationalAnd when they see a sign, they ridicule
Süleyman AteşBir mu'cize görseler, alay ediyorlar
Ali BulaçBu, açıkça bir büyüden başkası değildir" dediler
Diyanet İşleri MealiBu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?" derler
Saheeh InternationalAnd say, "This is not but obvious magic
Süleyman AteşBu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir. diyorlar
Ali BulaçBiz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuzda mı, gerçekten biz mi diriltilecekmişiz
Diyanet İşleri MealiBu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?" derler
Saheeh InternationalWhen we have died and become dust and bones, are we indeed to be resurrected
Süleyman AteşYani biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, biz mi diriltilecek mişiz
Ali BulaçVeya önceki atalarımız da mı
Diyanet İşleri MealiBu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?" derler
Saheeh InternationalAnd our forefathers [as well]
Süleyman AteşEvvelki atalarımız da mı
Ali BulaçDe ki: "Evet, üstelik boyun bükmüş kimseler olarak (diriltileceksiniz).”
Diyanet İşleri MealiDe ki: "Evet hem de zelil ve hakir olarak
Saheeh InternationalSay, "Yes, and you will be [rendered] contemptible
Süleyman AteşDe ki: "Evet siz aşağılanarak (diriltileceksiniz)
Ali Bulaçİşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibarettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak) bakıp duruyorlar
Diyanet İşleri MealiTek bir çığlık. Hemen bakıp kalırlar
Saheeh InternationalIt will be only one shout, and at once they will be observing
Süleyman AteşO (iş) sadece korkunç bir sesten ibarettir: Hemen onlar (diriltilmiş olarak) bakıyorlardır
Ali BulaçDerler ki: "Eyvahlar bize; bu, din günüdür
Diyanet İşleri MealiŞöyle derler: "Vay bize! İşte bu ceza günüdür
Saheeh InternationalThey will say, "O woe to us! This is the Day of Recompense
Süleyman AteşVah bize, bu ceza günüdür! dediler
Ali BulaçBu, sizin yalanladığınız (mü'mini kafirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür
Diyanet İşleri MealiOnlara: "İşte bu, yalanladığınız hüküm günüdür" denir
Saheeh International[They will be told], "This is the Day of Judgement which you used to deny
Süleyman AteşBu, yalanlamakta olduğunuz hüküm günüdür
Ali BulaçZulmedenleri, eşlerini ve taptıklarını biraraya getirip toplayın
Diyanet İşleri Mealiİlgililere şöyle emredilir: "Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah'ı bırakıp da taptıklarını derleyin. Onları cehennem yoluna koyun
Saheeh International[The angels will be ordered], "Gather those who committed wrong, their kinds, and what they used to worship
Süleyman Ateş(Yüce Allah meleklerine emreder): "Toplayın o zalimleri, onların eşlerini ve taptıklarını
Ali BulaçAllah'tan başka (taptıklarını); artık onları cehennemin yoluna yöneltip götürün
Diyanet İşleri Mealiİlgililere şöyle emredilir: "Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah'ı bırakıp da taptıklarını derleyin. Onları cehennem yoluna koyun
Saheeh InternationalOther than Allah, and guide them to the path of Hellfire
Süleyman AteşAllah'tan başka. Onları cehennemin yoluna götürün
Ali BulaçVe onları durdurup-tutuklayın, çünkü sorguya çekileceklerdir
Diyanet İşleri MealiOnları durdurun; çünkü kendilerinden daha da sorulacaktır
Saheeh InternationalAnd stop them; indeed, they are to be questioned
Süleyman AteşDurdurun onları, çünkü onlar sorguya çekileceklerdir
Ali Bulaç(Onlara seslenilir:) "Ne oluyor size, birbirinizle (dünyada olduğu gibi) yardımlaşmıyorsunuz
Diyanet İşleri MealiŞöyle sorulur: "Size ne oldu ki birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz
Saheeh International[They will be asked], "What is [wrong] with you? Why do you not help each other
Süleyman AteşSize ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz
Ali BulaçHayır, bugün onlar teslim olmuşlardır
Diyanet İşleri MealiHayır; bugün onların hepsi teslim olmuşlardır
Saheeh InternationalBut they, that Day, are in surrender
Süleyman Ateş(Başları öne eğik, utançtan yüzleri kızarmış. Cevap verecek durumda değillerdir). Hayır, onlar o gün teslim olmuşlardır
Ali BulaçKimi kimine yönelmiş olarak birbirlerine soruyorlar
Diyanet İşleri MealiBirbirlerine dönüp soruşurlar
Saheeh InternationalAnd they will approach one another blaming each other
Süleyman AteşBirbirlerine döndüler, soruyorlar
Ali BulaçGerçekten sizler bize sağdan (sağ duyudan ve haktan) yana gelip yanaşıyordunuz." derler
Diyanet İşleri Mealiİleri gelenlerine: "Doğrusu siz bize sureti hakdan görünürdünüz" derler
Saheeh InternationalThey will say, "Indeed, you used to come at us from the right
Süleyman Ateş(Uyanlar, uydukları adamlara) Dediler ki: "Siz bize sağdan gelir(güvendiğimiz yandan bize sokulup vesvese verir)diniz
Ali Bulaç(Diğerleri de:) "Hayır" derler. "Zaten sizler mü'min kimseler değildiniz
Diyanet İşleri MealiOnlar da şöyle derler: "Hayır; siz inanmış kimseler değildiniz
Saheeh InternationalThe oppressors will say, "Rather, you [yourselves] were not believers
Süleyman Ateş(Ötekiler de): "Hayır, dediler, zaten siz kendiniz inanan insanlar değildiniz
Ali BulaçBizim üzerinizde zorlayıcı hiçbir gücümüz yoktu; hayır siz (kendiniz) azgın bir kavimdiniz
Diyanet İşleri MealiBizim sizin üstünüzde bir nüfuzumuz yoktu. Bilakis, azmış bir millettiniz
Saheeh InternationalAnd we had over you no authority, but you were a transgressing people
Süleyman AteşBizim sizi zorlayacak bir gücümüz yoktu. Siz kendiniz azgın bir toplum idiniz
Ali BulaçBöylece Rabbimiz'in sözü (yıkım ve azap va'di) üzerimize hak oldu. Şüphesiz, (azabı) tadıcılarız
Diyanet İşleri MealiBu sebeple, Rabbimizin sözü aleyhimizde gerçekleşti. şüphesiz azabı tadacağız
Saheeh InternationalSo the word of our Lord has come into effect upon us; indeed, we will taste [punishment]
Süleyman AteşArtık Rabbimizin sözü bize hak oldu. Biz (hak ettiğimiz cezayı mutlaka) tadacağız
Ali BulaçEvet, sizi azdırdık, çünkü biz de azgın kimselerdik
Diyanet İşleri MealiSizi biz azdırmıştık, çünkü kendimiz azgındık
Saheeh InternationalAnd we led you to deviation; indeed, we were deviators
Süleyman AteşSizi azdırdık, çünkü biz kendimiz azmıştık(siz de bize uyunca azmış oldunuz)
Ali BulaçArtık o gün onlar azapta ortaktırlar
Diyanet İşleri MealiO gün hepsi azabda birleşirler
Saheeh InternationalSo indeed they, that Day, will be sharing in the punishment
Süleyman AteşO gün onlar azab (çekme)de ortaktırlar
Ali BulaçDoğrusu Biz, suçlu-günahkarlara böyle yaparız
Diyanet İşleri MealiDoğrusu suçlulara böyle yaparız
Saheeh InternationalIndeed, that is how We deal with the criminals
Süleyman Ateşİşte biz, suçlulara böyle yaparız
Ali BulaçÇünkü onlara: "Allah'tan başka İlah yoktur" denildiği zaman, büyüklük taslarlardı
Diyanet İşleri MealiOnlara: "Allah'tan başka tanrı yoktur" denildiği zaman şüphesiz büyüklenirler
Saheeh InternationalIndeed they, when it was said to them, "There is no deity but Allah," were arrogant
Süleyman AteşÇünkü onlara: "Allah'tan başka tanrı yoktur!" dendiği zaman büyüklük taslarlardı
Ali BulaçVe derlerdi ki: "Biz, ünlenmiş bir şair için ilahlarımızı terk mi edeceğiz
Diyanet İşleri MealiDeli bir şair yüzünden tanrılarımızı mı bırakalım?" derlerdi
Saheeh InternationalAnd were saying, "Are we to leave our gods for a mad poet
Süleyman AteşCinlenmiş bir şair için biz tanrılarımızı mı terk edeceğiz? derlerdi
Ali BulaçHayır, o, hakkı getirmiş ve gönderilen (elçi)leri de doğrulamıştı
Diyanet İşleri MealiHayır; o, gerçeği getirmiş ve peygamberleri doğrulamıştı
Saheeh InternationalRather, the Prophet has come with the truth and confirmed the [previous] messengers
Süleyman AteşHayır, o (ne şairdi, ne mecnun. O) gerçeği getirmiş ve elçileri de doğrulamıştı
Ali BulaçŞüphesiz, siz, acı azabı tadıcılarsınız
Diyanet İşleri MealiŞüphesiz siz can yakıcı azabı tadacaksınız
Saheeh InternationalIndeed, you [disbelievers] will be tasters of the painful punishment
Süleyman AteşSiz acı azabı tadacaksınız
Ali BulaçYaptıklarınızdan başkasıyla cezalandırılmayacaksınız
Diyanet İşleri MealiYaptığınızdan başka birşeyle cezalanmayacaksınız
Saheeh InternationalAnd you will not be recompensed except for what you used to do
Süleyman AteşSadece yaptığınız (işler)le cezalanıyorsunuz
Ali BulaçAncak muhlis olan kullar başka
Diyanet İşleri MealiAncak Allah'a içten bağlı kullar bunun dışındadır
Saheeh InternationalBut not the chosen servants of Allah
Süleyman AteşAncak Allah'ın halis kulları bu cezanın dışındadır
Ali Bulaçİşte onlar; onlar için bilinen bir rızık vardır
Diyanet İşleri Mealiİşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur
Saheeh InternationalThose will have a provision determined
Süleyman AteşOnlar için bilinen bir rızık vardır
Ali BulaçÇeşitli-meyveler. Onlar ikram görenlerdir
Diyanet İşleri Mealiİşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur
Saheeh InternationalFruits; and they will be honored
Süleyman Ateş(Türlü türlü) Meyvalar. Ve onlar ağırlanırlar
Ali BulaçNimetlerle donatılmış (naim) cennetlerde
Diyanet İşleri Mealiİşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur
Saheeh InternationalIn gardens of pleasure
Süleyman AteşNi'met cennetlerinde
Ali BulaçBirbirlerine karşı, tahtlar üzerinde (otururlar)
Diyanet İşleri Mealiİşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur
Saheeh InternationalOn thrones facing one another
Süleyman AteşTahtlar üzerinde, karşılıklı otururlar
Ali BulaçKaynaktan (doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde dolaşılır
Diyanet İşleri MealiBaş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur
Saheeh InternationalThere will be circulated among them a cup [of wine] from a flowing spring
Süleyman AteşÖnlerinde akan kaynaktan (doldurulmuş) kadehler dolaştırılır
Ali BulaçBembeyaz; içenlere lezzet (veren bir içki)
Diyanet İşleri MealiBaş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur
Saheeh InternationalWhite and delicious to the drinkers
Süleyman AteşBerrak, içenlere lezzet veren bir içki
Ali BulaçOnda ne bir gaile vardır, ne de kendilerinden geçip, akılları çelinir
Diyanet İşleri MealiBaş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur
Saheeh InternationalNo bad effect is there in it, nor from it will they be intoxicated
Süleyman AteşOnda ne sersemletme var, ne onunla sarhoş olurlar
Ali BulaçVe yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş iri gözlü kadınlar vardır
Diyanet İşleri MealiYanlarında, örtülü yumurta gibi (bembeyaz), bakışlarını da yalnız eşlerine çevirmiş güzel gözlüler vardır
Saheeh InternationalAnd with them will be women limiting [their] glances, with large, [beautiful] eyes
Süleyman AteşYanlarında da, yalnız kendilerine göz dikmiş iri gözlü eşler vardır
Ali BulaçSanki onlar, saklı bir yumurta gibi (çarpıcı ve pürüzsüz)
Diyanet İşleri MealiYanlarında, örtülü yumurta gibi (bembeyaz), bakışlarını da yalnız eşlerine çevirmiş güzel gözlüler vardır
Saheeh InternationalAs if they were [delicate] eggs, well-protected
Süleyman AteşSaklı yumurta gibi bembeyaz eşler
Ali BulaçBöyleyken, kimi kimine yönelmiş olarak, birbirlerine soruyorlar
Diyanet İşleri MealiBirbirlerine dönüp sorarlar
Saheeh InternationalAnd they will approach one another, inquiring of each other
Süleyman AteşBunlar birbirine dönmüş soruyorlar
Ali BulaçBir sözcü der ki: "Benim bir yakınım vardı
Diyanet İşleri Mealiİçlerinden biri şöyle der: "Benim bir dostum vardı, bana: 'Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin?' derdi
Saheeh InternationalA speaker among them will say, "Indeed, I had a companion [on earth]
Süleyman AteşOnlardan bir sözcü: "Benim, dedi, bir arkadaşım vardı
Ali BulaçDerdi ki: Sen de gerçekten (dirilişi) doğrulayanlardan mısın
Diyanet İşleri Mealiİçlerinden biri şöyle der: "Benim bir dostum vardı, bana: 'Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin?' derdi
Saheeh InternationalWho would say, 'Are you indeed of those who believe
Süleyman AteşDerdi ki: 'Sen doğrulayanlardan mısın
Ali BulaçBizler öldüğümüz, toprak ve kemikler olduğumuzda mı, gerçekten biz mi (yeniden diriltilip sonra da) sorguya çekilecekmişiz
Diyanet İşleri Mealiİçlerinden biri şöyle der: "Benim bir dostum vardı, bana: 'Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin?' derdi
Saheeh InternationalThat when we have died and become dust and bones, we will indeed be recompensed
Süleyman AteşBiz ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, biz mi (diriltilip yaptığımız işlere göre) cezalanacağız
Ali Bulaç(Konuşan yanındakilere) Der ki: "Sizler (onun şimdi ne durumda olduğunu) biliyor musunuz
Diyanet İşleri MealiYanındakilere: "Siz onu bilir misiniz?" der
Saheeh InternationalHe will say, "Would you [care to] look
Süleyman Ateş(Sonra yanındakilere): "Bakar mısınız?" dedi
Ali BulaçDerken, bakıverdi, onu 'çılgınca yanan ateşin' tam ortasında gördü
Diyanet İşleri MealiBir bakar onu cehennemin ortasında görür
Saheeh InternationalAnd he will look and see him in the midst of the Hellfire
Süleyman AteşBaktı onu cehennemin ortasında gördü
Ali BulaçDedi ki: "Andolsun Allah'a, neredeyse beni de (şu bulunduğun yere) düşürecektin
Diyanet İşleri MealiOna der ki: "Allah'a and olsun ki, az kalsın beni de mahvedecektin
Saheeh InternationalHe will say, "By Allah, you almost ruined me
Süleyman AteşTallahi, dedi, sen az daha beni de alçaltacaktın
Ali BulaçEğer Rabbimin nimeti olmasaydı, muhakkak ben de (azap yerine getirilip) hazır bulundurulanlardan olacaktım
Diyanet İşleri MealiEğer Rabbimin lütfu olmasaydı ben de oraya götürülenlerden olurdum
Saheeh InternationalIf not for the favor of my Lord, I would have been of those brought in [to Hell]
Süleyman AteşRabbimin ni'meti olmasaydı, şimdi ben de (oraya) getirilenlerden olurdum
Ali BulaçNasıl, biz ölecek olanlar değil miymişiz
Diyanet İşleri MealiBirinci ölümden sonra bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Azap da görmeyeceğiz ha
Saheeh InternationalThen, are we not to die
Süleyman AteşBiz bir daha ölmeyecek miyiz der
Ali BulaçYalnızca birinci ölümümüzden başka (öyle mi)? Ve biz azaba uğratılacak olanlar değil miymişiz
Diyanet İşleri MealiBirinci ölümden sonra bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Azap da görmeyeceğiz ha
Saheeh InternationalExcept for our first death, and we will not be punished
Süleyman AteşYalnız ilk ölümümüz, başka ölüm yok ve biz azaba da uğratılmayacağız ha
Ali BulaçŞüphesiz, bu, asıl büyük 'kurtuluş ve mutluluğun' ta kendisidir
Diyanet İşleri Mealiİşte büyük kurtuluş şüphesiz budur
Saheeh InternationalIndeed, this is the great attainment
Süleyman AteşGerçekten büyük başarı ve mutluluk budur
Ali BulaçBöylece çalışanlar da bunun bir benzeri için çalışmalıdır
Diyanet İşleri MealiÇalışanlar bunun için çalışsın
Saheeh InternationalFor the like of this let the workers [on earth] work
Süleyman AteşÇalışanlar bunun için çalışsınlar
Ali BulaçNasıl, böyle bir konaklanma mı daha hayırlı yoksa zakkum ağacı mı
Diyanet İşleri MealiKonukluk olarak bu mu iyidir, yoksa zakkum ağacı mı
Saheeh InternationalIs Paradise a better accommodation or the tree of zaqqum
Süleyman Ateş(Nasıl) Ağırlanmak için bu mu hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı
Ali BulaçDoğrusu Biz, onu kafirler için bir fitne (bir imtihan konusu) kıldık
Diyanet İşleri MealiBiz o ağacı, zalimler için bir dert yaptık
Saheeh InternationalIndeed, We have made it a torment for the wrongdoers
Süleyman AteşBiz onu zalimler için bir fitne (sınav) yaptık
Ali BulaçŞüphesiz o, ‘çılgınca yanan ateşin’ dibinde bitip çıkar
Diyanet İşleri MealiO, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır
Saheeh InternationalIndeed, it is a tree issuing from the bottom of the Hellfire
Süleyman AteşO, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır
Ali BulaçOnun tomurcukları, şeytanların başları gibidir
Diyanet İşleri MealiTomurcukları şeytan başı gibidir
Saheeh InternationalIts emerging fruit as if it was heads of the devils
Süleyman AteşTomurcukları, şeytanların başları gibidir
Ali BulaçArtık gerçekten, ondan yiyecekler böylelikle karınlarını ondan dolduracaklar
Diyanet İşleri Mealiİşte cehennemlikler bundan yerler, karınlarını onunla doldururlar
Saheeh InternationalAnd indeed, they will eat from it and fill with it their bellies
Süleyman AteşOnlar ondan yiyecekler ve karınlarını onunla dolduracaklardır
Ali BulaçSonra kendileri için onun üzerinde kaynar su karıştırılmış bir içkileri de vardır
Diyanet İşleri MealiSonra, üzerine kaynar su katılmış içki şüphesiz onlar içindir
Saheeh InternationalThen indeed, they will have after it a mixture of scalding water
Süleyman AteşSonra onların, bunun üzerine kaynar su karıştırılmış bir içkileri vardır
Ali BulaçSonra onların dönecekleri yer, elbette (yine) çılgınca yanan ateştir
Diyanet İşleri MealiDoğrusu sonra dönecekleri yer yine cehennemdir
Saheeh InternationalThen indeed, their return will be to the Hellfire
Süleyman AteşSonra dönecekleri yer, elbette cehennemdir
Ali BulaçÇünkü onlar, atalarını sapık kimseler olarak bulmuşlardı
Diyanet İşleri MealiOnlar babalarını şüphesiz sapık kimseler olarak bulmuşlardı
Saheeh InternationalIndeed they found their fathers astray
Süleyman AteşÇünkü onlar babalarını sapık kimseler buldular
Ali BulaçKendileri de onları izleri üzerinde koşturup-duruyorlardı
Diyanet İşleri MealiÖyleyken yine de onların izlerinden kovalanırcasına koşturuyorlardı
Saheeh InternationalSo they hastened [to follow] in their footsteps
Süleyman AteşKendileri de onların izlerinde koşturuyorlar
Ali BulaçAndolsun, onlardan önce, evvelkilerin çoğu da sapmıştı
Diyanet İşleri MealiOnlardan önce, evvelki ümmetlerin çoğu, and olsun ki sapıtmıştı
Saheeh InternationalAnd there had already strayed before them most of the former peoples
Süleyman AteşAndolsun, onlardan önce, evvelkilerin çoğu da sapmıştı
Ali BulaçAndolsun, Biz onlara uyarıcılar göndermiştik
Diyanet İşleri MealiAnd olsun ki, içlerine uyarıcılar göndermiştik
Saheeh InternationalAnd We had already sent among them warners
Süleyman AteşBiz onların içine de uyarıcılar göndermiştik
Ali BulaçUyarılanların nasıl bir sona uğradıklarına bir bak
Diyanet İşleri MealiUyarıldığı halde yola gelmeyenlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak
Saheeh InternationalThen look how was the end of those who were warned
Süleyman AteşBak, o uyarılanların sonu nice oldu
Ali BulaçAncak muhlis olan kullar başka
Diyanet İşleri MealiAllah'ın, O'na içten bağlanan kulları bunun dışındadır
Saheeh InternationalBut not the chosen servants of Allah
Süleyman AteşAncak Allah'ın halis kulları o azabın dışında kaldılar
Ali BulaçAndolsun, Nuh Bize (dua edip) seslenmişti de, ne güzel icabet etmiştik
Diyanet İşleri MealiAnd olsun ki, Nuh Bize seslenmişti de duasına ne güzel icabet etmiştik
Saheeh InternationalAnd Noah had certainly called Us, and [We are] the best of responders
Süleyman AteşAndolsun Nuh bize yalvarmıştı da ne güzel kabul buyurmuştuk
Ali BulaçOnu ve ailesini, o büyük üzüntüden kurtarmıştık
Diyanet İşleri MealiOnu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık
Saheeh InternationalAnd We saved him and his family from the great affliction
Süleyman AteşOnu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık
Ali BulaçVe onun soyunu, (dünyada) onları da baki kıldık
Diyanet İşleri MealiAncak onun soyunu sürekli kıldık
Saheeh InternationalAnd We made his descendants those remaining [on the earth]
Süleyman AteşYalnız onun zürriyetini kalıcılar yaptık (onlardan başka hepsini helak ettik)
Ali BulaçSonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık
Diyanet İşleri MealiSonra gelenler içinde "Alemlerde, Nuh'a selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık
Saheeh InternationalAnd left for him [favorable mention] among later generations
Süleyman AteşSonra gelenler arasında ona (iyi bir ün) bıraktık
Ali BulaçAlemler içinde selam olsun Nuh’a
Diyanet İşleri MealiSonra gelenler içinde "Alemlerde, Nuh'a selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık
Saheeh InternationalPeace upon Noah among the worlds
Süleyman AteşAlemler içinde Nuh'a selam olsun (bütün insanlar onu esenlikle anarlar)
Ali BulaçGerçekten Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz
Diyanet İşleri Mealiİşte Biz iyi davrananları böyle mükafatlandırırız
Saheeh InternationalIndeed, We thus reward the doers of good
Süleyman Ateşİşte biz güzel davrananları böyle mükafatlandırırız
Ali BulaçŞüphesiz o, Bizim mü’min olan kullarımızdandı
Diyanet İşleri MealiDoğrusu o, bizim inanmış kullarımızdandı
Saheeh InternationalIndeed, he was of Our believing servants
Süleyman AteşÇünkü o bizim, inanan kullarımızdandı
Ali BulaçSonra diğerlerini suda boğduk
Diyanet İşleri MealiSonra, diğerlerini suda boğduk
Saheeh InternationalThen We drowned the disbelievers
Süleyman AteşSonra ötekilerini suda boğduk
Ali BulaçDoğrusu İbrahim de onun (soyunun) bir kolundandır
Diyanet İşleri Mealiİbrahim de şüphesiz O'nun yolunda olanlardandı
Saheeh InternationalAnd indeed, among his kind was Abraham
Süleyman Ateşİbrahim de onun kolundan idi
Ali BulaçHani o, Rabbine arınmış (selim) bir kalp ile gelmişti
Diyanet İşleri MealiNitekim Rabbine temiz bir kalple geldi
Saheeh InternationalWhen he came to his Lord with a sound heart
Süleyman AteşZira Rabbine tertemiz bir kalb getirmişti
Ali BulaçHani babasına ve kavmine demişti ki: “Sizler neye tapıyorsunuz?”
Diyanet İşleri Mealiİbrahim babasına ve milletine şöyle demişti: "Nelere kulluk ediyorsunuz
Saheeh International[And] when he said to his father and his people, "What do you worship
Süleyman AteşBabasına ve kavmine: "Neye tapıyorsunuz?" demişti
Ali Bulaç“Birtakım uydurma yalanlar için mi Allah’tan başka ilahlar istiyorsunuz?”
Diyanet İşleri MealiAllah'ı bırakıp uydurma tanrılar mı istiyorsunuz
Saheeh InternationalIs it falsehood [as] gods other than Allah you desire
Süleyman AteşAllah'tan başka uydurma tanrılar mı istiyorsunuz
Ali Bulaç“Alemlerin Rabbi hakkındaki zannınız nedir?”
Diyanet İşleri MealiAlemlerin Rabbi hakkındaki sanınız nedir
Saheeh InternationalThen what is your thought about the Lord of the worlds
Süleyman AteşAlemlerin Rabbi hakkında zannınız nedir (ki O'na böyle ortaklar koştunuz)
Ali BulaçSonra yıldızlara bir göz attı
Diyanet İşleri Mealiİbrahim yıldızlara bir göz attı ve "Ben rahatsızım" dedi
Saheeh InternationalAnd he cast a look at the stars
Süleyman AteşYıldızlara bir göz attı
Ali Bulaç“Ben, doğrusu hastayım” dedi
Diyanet İşleri Mealiİbrahim yıldızlara bir göz attı ve "Ben rahatsızım" dedi
Saheeh InternationalAnd said, "Indeed, I am [about to be] ill
Süleyman AteşBen hastayım, dedi
Ali BulaçBöylelikle arkalarını çevirip ondan kaçmaya başladılar
Diyanet İşleri MealiOnu bırakıp gittiler
Saheeh InternationalSo they turned away from him, departing
Süleyman AteşBunun üzerine arkalarını dönüp ondan kaçtılar
Ali BulaçBunun üzerine onların ilahlarına sokulup: “Yemek yemiyor musunuz?” dedi
Diyanet İşleri MealiO da onların tanrılarına gizlice yönelip: "Sundukları yiyecekleri yemiyor musunuz? Ne o, konuşmuyor musunuz?" dedi
Saheeh InternationalThen he turned to their gods and said, "Do you not eat
Süleyman AteşO da gizlice onların tanrılarına sokuldu: "Yemez misini?" dedi
Ali Bulaç“Size ne oluyor ki konuşmuyorsunuz?”
Diyanet İşleri MealiO da onların tanrılarına gizlice yönelip: "Sundukları yiyecekleri yemiyor musunuz? Ne o, konuşmuyor musunuz?" dedi
Saheeh InternationalWhat is [wrong] with you that you do not speak
Süleyman AteşNeyiniz var ki konuşmuyorsunuz
Ali BulaçDerken onların üstüne yürüyüp sağ eliyle bir darbe indirdi
Diyanet İşleri MealiSonunda, üzerlerine yürüyüp kuvvetle vurdu
Saheeh InternationalAnd he turned upon them a blow with [his] right hand
Süleyman AteşVe gizlice üzerlerine yürüyüp sağ eliyle onlara kuvvetli bir darbe indirdi
Ali BulaçÇok geçmeden (halkı) birbirine girmiş durumda kendisine yönelip geldiler
Diyanet İşleri MealiBunun üzerine putperestler koşarak ona geldiler
Saheeh InternationalThen the people came toward him, hastening
Süleyman Ateş(Puta, tapanlar, döndüklerinde putlarını kırılmış görünce) Hemen koşarak ona gittiler
Ali BulaçDedi ki: “Yontmakta olduğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?”
Diyanet İşleri Mealiİbrahim onlara şöyle söyledi: "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır
Saheeh InternationalHe said, "Do you worship that which you [yourselves] carve
Süleyman Ateş(Elinizle) Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? dedi
Ali Bulaç“Oysa sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır.”
Diyanet İşleri Mealiİbrahim onlara şöyle söyledi: "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır
Saheeh InternationalWhile Allah created you and that which you do
Süleyman AteşOysa sizi de, yaptığınız(bu şeyler)i de Allah yaratmıştır
Ali BulaçDediler ki: “Onun için (yüksekçe) bir bina inşa edin de onu çılgınca yanan ateşin içine atın.”
Diyanet İşleri MealiPutperestler: "Onun için bir yapı yapın da onu oradan ateşin içine atın" dediler
Saheeh InternationalThey said, "Construct for him a furnace and throw him into the burning fire
Süleyman AteşOnun için bir bina yapın da onu (o binada) ateşe atın dediler
Ali BulaçBöylelikle ona bir tuzak hazırlamak istediler. Oysa Biz, onları alçaltılmışlar kıldık
Diyanet İşleri MealiOna düzen kurmak istediler, ama Biz onları altettik
Saheeh InternationalAnd they intended for him a plan, but We made them the most debased
Süleyman AteşOna bir tuzak kurmak istediler, biz de (onların tuzaklarını boşa çıkardık), onları alçak düşürdük
Ali Bulaç(İbrahim) Dedi ki: “Şüphesiz ben, Rabbime gidiciyim; O, beni hidayete erdirecektir.”
Diyanet İşleri Mealiİbrahim: "Doğrusu ben Rabbim uğrunda sizi bırakıp gidiyorum; O beni doğru yola eriştirir" dedi
Saheeh InternationalAnd [then] he said, "Indeed, I will go to [where I am ordered by] my Lord; He will guide me
Süleyman Ateş(İbrahim) Dedi ki: "Ben Rabbime gideceğim, O, beni doğru yola iletecek
Ali Bulaç“Rabbim, bana salihlerden (olan bir çocuk) armağan et.”
Diyanet İşleri MealiRabbim! Bana iyilerden olacak bir çocuk ver" diye yalvardı
Saheeh InternationalMy Lord, grant me [a child] from among the righteous
Süleyman AteşRabbim, bana iyilerden (bir çocuk) lutfet
Ali BulaçBiz de onu halim bir çocukla müjdeledik
Diyanet İşleri MealiBiz de ona yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik
Saheeh InternationalSo We gave him good tidings of a forbearing boy
Süleyman AteşOna halim bir erkek çocuk müjdeledik
Ali BulaçBöylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): “Oğlum” dedi. “Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun.” (Oğlu İsmail) Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaAllah, beni sabredenlerden bulacaksın.”
Diyanet İşleri MealiÇocuk kendisinin yanısıra yürümeye başlayınca: "Ey oğulcuğum! Doğrusu ben uykuda iken seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün, ne dersin?" dedi. "Ey babacığım! Ne ile emrolundunsa yap, Allah dilerse, sabredenlerden olduğumu göreceksin" dedi
Saheeh InternationalAnd when he reached with him [the age of] exertion, he said, "O my son, indeed I have seen in a dream that I [must] sacrifice you, so see what you think." He said, "O my father, do as you are commanded. You will find me, if Allah wills, of the steadfast
Süleyman Ateş(Çocuk) Onun yanında koşma çağına erişince (İbrahim ona): "Yavrum, dedi, ben uykuda görüyorum ki ben seni kesiyorum; (düşün) bak, ne dersin?" (Çocuk): "Babacığım, sana emredileni yap, inşallah beni sabredenlerden bulacaksın." dedi
Ali BulaçSonunda ikisi de (Allah’ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail’i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı
Diyanet İşleri MealiBöylece ikisi de Allah' a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: "Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırırız" diye seslendik
Saheeh InternationalAnd when they had both submitted and he put him down upon his forehead
Süleyman Ateşİkisi de böylece (Allah'ın emrine) teslim olup (İbrahim, kurban etmek için) çocuğu alnı üzerine yıkınca
Ali BulaçBiz ona: “Ey İbrahim” diye seslendik
Diyanet İşleri MealiBöylece ikisi de Allah' a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: "Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırırız" diye seslendik
Saheeh InternationalWe called to him, "O Abraham
Süleyman AteşBiz ona: "İbrahim!" diye ünledik
Ali Bulaç“Gerçekten sen, rüyayı doğruladın. Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz.”
Diyanet İşleri MealiBöylece ikisi de Allah' a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: "Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırırız" diye seslendik
Saheeh InternationalYou have fulfilled the vision." Indeed, We thus reward the doers of good
Süleyman AteşSen rüyayı doğruladın, işte biz, güzel davrananları böyle mükafatlandırırız
Ali BulaçDoğrusu bu, apaçık bir imtihandı
Diyanet İşleri MealiDoğrusu bu apaçık bir deneme idi
Saheeh InternationalIndeed, this was the clear trial
Süleyman AteşGerçekten bu, apaçık bir sınav idi
Ali BulaçVe ona büyük bir kurbanı fidye olarak verdik
Diyanet İşleri MealiOna fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik
Saheeh InternationalAnd We ransomed him with a great sacrifice
Süleyman AteşVe fidye olarak ona büyük bir kurbanlık verdik
Ali BulaçSonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık
Diyanet İşleri MealiSonra gelenler içinde "İbrahim'e selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık
Saheeh InternationalAnd We left for him [favorable mention] among later generations
Süleyman AteşSonra gelenler arasında ona (iyi bir ün) bıraktık
Ali Bulaçİbrahim’e selam olsun
Diyanet İşleri MealiSonra gelenler içinde "İbrahim'e selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık
Saheeh InternationalPeace upon Abraham
Süleyman Ateş(İleride gelecek nesiller): "İbrahim'e selam olsun!" (diyeceklerdi)
Ali BulaçBiz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz
Diyanet İşleri Mealiİşte iyileri böylece mükafatlandırırız
Saheeh InternationalIndeed, We thus reward the doers of good
Süleyman Ateşİşte biz güzel davrananları böyle mükafatlandırırız
Ali BulaçŞüphesiz o, Bizim mü’min olan kullarımızdandır
Diyanet İşleri MealiDoğrusu o, inanmış kullarımızdandı
Saheeh InternationalIndeed, he was of Our believing servants
Süleyman AteşÇünkü o bizim mü'min kullarımızdandı
Ali BulaçBiz ona, salihlerden bir peygamber olarak İshak’ı da müjdeledik
Diyanet İşleri MealiOna, iyilerden olan İshak'ı peygamber olarak müjdeledik
Saheeh InternationalAnd We gave him good tidings of Isaac, a prophet from among the righteous
Süleyman AteşBiz ona İshak'ı, iyilerden bir peygamber olarak müjdeledik
Ali BulaçOna ve İshak’a bereketler verdik. İkisinin soyundan, ihsanda bulunan (muhsin olan) da var, açıkça kendi nefsine zulmeden de
Diyanet İşleri MealiKendisini ve İshak'ı mübarek kıldık; ikisinin soyundan iyi olan da vardır, açıktan açığa kendisine yazık eden de vardır
Saheeh InternationalAnd We blessed him and Isaac. But among their descendants is the doer of good and the clearly unjust to himself
Süleyman AteşKendisine de, İshak'a da bereketler verdik. Onların neslinden (gelenler arasında) iyi hareket eden de var, açıkça kendisine zulmeden de
Ali BulaçAndolsun, Biz Musa’ya ve Harun’a lütufta bulunduk
Diyanet İşleri MealiAnd olsun ki Musa ve Harun'a da iyilikte bulunmuştuk
Saheeh InternationalAnd We did certainly confer favor upon Moses and Aaron
Süleyman AteşAndolsun Musa'ya ve Harun'a da lutuflarda bulunduk
Ali BulaçOnları ve kavimlerini o büyük üzüntüden kurtardık
Diyanet İşleri Mealiİkisini ve milletlerini büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştık
Saheeh InternationalAnd We saved them and their people from the great affliction
Süleyman AteşOnları ve kavimlerini büyük sıkıntıdan kurtardık
Ali BulaçOnlara yardım ettik, böylece üstün gelenler oldular
Diyanet İşleri MealiOnlara yardım etmiştik de üstün gelmişlerdi
Saheeh InternationalAnd We supported them so it was they who overcame
Süleyman AteşOnlara yardım ettik de üstün gelenler kendileri oldular
Ali BulaçVe ikisine anlatımı-açık kitabı verdik
Diyanet İşleri MealiHer ikisine de, apaçık anlaşılan bir Kitap vermiştik
Saheeh InternationalAnd We gave them the explicit Scripture
Süleyman AteşOnlara açık ifadeli Kitabı verdik
Ali BulaçOnları dosdoğru yola yöneltip-ilettik
Diyanet İşleri MealiHer ikisini de doğru yola eriştirmiştik
Saheeh InternationalAnd We guided them on the straight path
Süleyman AteşVe onları doğru yola ilettik
Ali BulaçSonra gelenler arasında da ikisine (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık
Diyanet İşleri MealiSonra gelenler içinde "Musa ve Harun'a selam olsun" diye iyi birer ün bıraktık
Saheeh InternationalAnd We left for them [favorable mention] among later generations
Süleyman AteşVe sonra gelenler arasında onlara (iyi bir ün) bıraktık
Ali BulaçMusa’ya ve Harun’a selam olsun
Diyanet İşleri MealiSonra gelenler içinde "Musa ve Harun'a selam olsun" diye iyi birer ün bıraktık
Saheeh InternationalPeace upon Moses and Aaron
Süleyman Ateş(Hep): "Musa'ya ve Harun'a selam olsun!" (diyeceklerdi)
Ali BulaçŞüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz
Diyanet İşleri MealiDoğrusu Biz, iyileri böylece mükafatlandırırız
Saheeh InternationalIndeed, We thus reward the doers of good
Süleyman Ateşİşte biz güzel davrananları böyle mükafatlandırırız
Ali BulaçŞüphesiz ikisi, Bizim mü’min olan kullarımızdandılar
Diyanet İşleri Mealiİkisi de şüphesiz inanmış kullarımızdandı
Saheeh InternationalIndeed, they were of Our believing servants
Süleyman AteşÇünkü ikisi de bizim inanan kullarımızdandı
Ali BulaçGerçekten İlyas da, gönderilmiş (peygamber)lerdendi
Diyanet İşleri MealiDoğrusu İlyas da peygamberlerdendir
Saheeh InternationalAnd indeed, Elias was from among the messengers
Süleyman Ateşİlyas da elçilerdendi
Ali BulaçHani kendi kavmine demişti ki: “Siz korkup sakınmaz mısınız?”
Diyanet İşleri MealiMilletine: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Biçim verenlerin en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?" demişti
Saheeh InternationalWhen he said to his people, "Will you not fear Allah
Süleyman AteşKavmine demişti ki: "(Allah'ın azabından) Korunmaz mısınız
Ali Bulaç“Siz Ba’le tapıp da Yaratıcıların en güzeli (olan Allah’ı) mı bırakıyorsunuz?”
Diyanet İşleri MealiMilletine: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Biçim verenlerin en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?" demişti
Saheeh InternationalDo you call upon Ba'l and leave the best of creators
Süleyman AteşBa'l'e yalvarıyorsunuz da, bırakıyor musunuz, yaratıcıların en güzelini
Ali Bulaç“Allah ki, sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir.”
Diyanet İşleri MealiMilletine: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Biçim verenlerin en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?" demişti
Saheeh InternationalAllah, your Lord and the Lord of your first forefathers
Süleyman AteşSizin Rabbiniz ve önceki atalarınızın Rabbi olan Allah'ı
Ali BulaçFakat onu yalanladılar; bundan dolayı gerçekten onlar, (azap için getirilip) hazır bulundurulacak olanlardır
Diyanet İşleri MealiBunun üzerine onu yalanlamışlardı. Allah'ın O'na içten bağlı kulları bir yana, bunların hepsi cehenneme götürüleceklerdi
Saheeh InternationalAnd they denied him, so indeed, they will be brought [for punishment]
Süleyman AteşOnu yalanladılar, bundan dolayı onlar (azaba) getirileceklerdir
Ali BulaçAncak, muhlis olan kullar başka
Diyanet İşleri MealiBunun üzerine onu yalanlamışlardı. Allah'ın O'na içten bağlı kulları bir yana, bunların hepsi cehenneme götürüleceklerdi
Saheeh InternationalExcept the chosen servants of Allah
Süleyman AteşYalnız Allah'ın halis kulları azab dışındadırlar
Ali BulaçSonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık
Diyanet İşleri MealiSonra gelenler içinde, "İlyas'a selam olsun" diye bir ün bıraktık
Saheeh InternationalAnd We left for him [favorable mention] among later generations
Süleyman AteşBiz, sonra gelenler arasında ona (İlyas'a da iyi bir ün) bıraktık
Ali Bulaçİlyas’a selam olsun
Diyanet İşleri MealiSonra gelenler içinde, "İlyas'a selam olsun" diye bir ün bıraktık
Saheeh InternationalPeace upon Elias
Süleyman Ateşİlyas'a selam olsun
Ali BulaçŞüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz
Diyanet İşleri MealiDoğrusu Biz iyileri böylece mükafatlandırırız
Saheeh InternationalIndeed, We thus reward the doers of good
Süleyman Ateşİşte biz güzel davrananları böyle mükafatlandırırız
Ali BulaçŞüphesiz o, Bizim mü’min olan kullarımızdandı
Diyanet İşleri MealiO, inanmış kullarımızdandı
Saheeh InternationalIndeed, he was of Our believing servants
Süleyman AteşÇünkü o bizim mü'min kullarımızdandı
Ali BulaçGerçekten Lût da gönderilmiş (elçi)lerdendi
Diyanet İşleri MealiŞüphesiz Lut da peygamberlerdendir
Saheeh InternationalAnd indeed, Lot was among the messengers
Süleyman AteşLut da gönderilen elçilerdendi
Ali BulaçHani Biz onu ve ailesini topluca kurtarmıştık
Diyanet İşleri MealiGeridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lut'u ve ailesinin hepsini kurtarmıştık
Saheeh International[So mention] when We saved him and his family, all
Süleyman AteşOnu ve ailesini kurtardık
Ali BulaçGeride bırakılanlar arasında bir yaşlı kadın dışında
Diyanet İşleri MealiGeridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lut'u ve ailesinin hepsini kurtarmıştık
Saheeh InternationalExcept his wife among those who remained [with the evildoers]
Süleyman AteşYalnız (azabda) kalacaklar arasında bulunan acuze bir kadın hariç
Ali BulaçSonra geride kalanları yerle bir ettik
Diyanet İşleri MealiSonra diğerlerini yok etmiştik
Saheeh InternationalThen We destroyed the others
Süleyman AteşSonra ötekileri kırdık (geçirdik)
Ali BulaçSiz onların üstünden muhakkak geçip gidiyorsunuz; sabah vakti
Diyanet İşleri MealiSabah akşam, onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz
Saheeh InternationalAnd indeed, you pass by them in the morning
Süleyman AteşSiz onların yanlarından geçip gidiyorsunuz; sabahleyin
Ali BulaçVe geceleyin. Yine de akıllanmayacak mısınız
Diyanet İşleri MealiSabah akşam, onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz
Saheeh InternationalAnd at night. Then will you not use reason
Süleyman AteşVe geceleyin. Düşünmüyor musunuz
Ali BulaçŞüphesiz Yunus da gönderilmiş (elçi)lerdendi
Diyanet İşleri MealiDoğrusu Yunus da peygamberlerdendir
Saheeh InternationalAnd indeed, Jonah was among the messengers
Süleyman AteşYunus da gönderilen elçilerdendi
Ali BulaçHani o, dolu bir gemiye kaçmıştı
Diyanet İşleri MealiDolu bir gemiye kaçmıştı
Saheeh International[Mention] when he ran away to the laden ship
Süleyman AteşDolu gemiye kaçmıştı
Ali BulaçBöylece kur’aya katılmıştı da, kaybedenlerden olmuştu
Diyanet İşleri MealiGemide olanlarla karşılıklı kura çekmişti de yenilenlerden olmuştu, bu sebeple denize atılmıştı
Saheeh InternationalAnd he drew lots and was among the losers
Süleyman Ateş(Yükü fazla oluğundan gemi taşıyamamış, yolculardan birini denize atmak gerekmişti. Birini atmak üzere gemidekilerle) Kur'a çekti. (Yunus) Yenilenlerden oldu. (Kur'a kendisine isabet etti)
Ali BulaçDerken onu balık yutmuştu, oysa o kınanmıştı
Diyanet İşleri MealiKendini kınarken onu bir balık yutmuştu
Saheeh InternationalThen the fish swallowed him, while he was blameworthy
Süleyman Ateş(Yunus, Rabbinden izinsiz olarak kavminden ayrıldığı için) Kendi kendisini kınarken (denize attılar) balık onu yuttu
Ali BulaçEğer (Allah’ı çokça) tesbih edenlerden olmasaydı
Diyanet İşleri MealiEğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalacaktı
Saheeh InternationalAnd had he not been of those who exalt Allah
Süleyman AteşEğer tesbih edenlerden olmasaydı
Ali BulaçOnun karnında (insanların) dirilip-kaldırılacakları güne kadar kalakalmıştı
Diyanet İşleri MealiEğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalacaktı
Saheeh InternationalHe would have remained inside its belly until the Day they are resurrected
Süleyman Ateş(İnsanların) Yeniden diriltilecekleri güne kadar balığın karnında kalırdı
Ali BulaçSonunda o hasta bir durumdayken çıplak bir yere (sahile) attık
Diyanet İşleri MealiHalsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık
Saheeh InternationalBut We threw him onto the open shore while he was ill
Süleyman Ateş(Ama balığın karnında bizi andı, tesbih etti, biz de) Onu hasta bir halde ağaçsız, çıplak bir yere attık
Ali BulaçVe üzerine, sık-geniş yaprakla (kabağa benzer) türden bir ağaç bitirdik
Diyanet İşleri MealiOnun için, geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik
Saheeh InternationalAnd We caused to grow over him a gourd vine
Süleyman AteşVe üzerine (gölge yapması için) Bir asma kabak ağacı bitirdik
Ali BulaçOnu yüzbin veya (sayısı) daha da artan (bir topluluk)a (peygamber olarak) gönderdik
Diyanet İşleri MealiOnu, yüzbin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik
Saheeh InternationalAnd We sent him to [his people of] a hundred thousand or more
Süleyman AteşVe onu yüz bin insana, ya da daha fazla olanlara elçi gönderdik
Ali BulaçSonunda ona iman ettiler, Biz de onları bir süreye kadar yararlandırdık
Diyanet İşleri MealiSonunda ona inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik
Saheeh InternationalAnd they believed, so We gave them enjoyment [of life] for a time
Süleyman Ateşİnandılar, biz de onları bir süreye kadar geçindirdik
Ali BulaçŞimdi sen onlara sor: -Kızlar senin Rabbinin, erkek çocuklar onların mı
Diyanet İşleri MealiPutperestlere sor, kızlar senin Rabbinin de erkekler onların mı
Saheeh InternationalSo inquire of them, [O Muhammad], "Does your Lord have daughters while they have sons
Süleyman AteşŞimdi onlara sor: Rabbine kızlar, onlara da oğlanlar mı
Ali BulaçYoksa onlar, şahidlik etmekteyken Biz melekleri dişiler olarak mı yarattık
Diyanet İşleri MealiYoksa melekleri kız olarak yarattığımızda onlar hazır mı idiler
Saheeh InternationalOr did We create the angels as females while they were witnesses
Süleyman AteşYoksa biz melekleri, onların gözleri önünde dişi mi yarattık (ki meleklerin dişi olduğunu söylüyorlar)
Ali BulaçDikkat edin; gerçekten onlar, düzdükleri yalanlardan dolayı derler ki
Diyanet İşleri MealiDikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar, "Allah doğurdu" diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar
Saheeh InternationalUnquestionably, it is out of their [invented] falsehood that they say
Süleyman Ateşİyi bilin, onlar iftiraları yüzünden diyorlar ki
Ali Bulaç“Allah doğurdu.” Onlar, hiç şüphesiz, muhakkak yalan söyleyenlerdir
Diyanet İşleri MealiDikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar, "Allah doğurdu" diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar
Saheeh InternationalAllah has begotten," and indeed, they are liars
Süleyman AteşAllah doğurdu. Onlar elbette yalancıdırlar
Ali Bulaç(Allah,) Kızları, erkek çocuklara tercih mi etmiş
Diyanet İşleri MealiAllah kızları, oğullara tercih mi etmiş
Saheeh InternationalHas He chosen daughters over sons
Süleyman Ateş(Allah) Kızları seçip oğlanlara tercih mi etmiş
Ali BulaçSize ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz
Diyanet İşleri MealiNe oluyorsunuz? Ne biçim hükmediyorsunuz
Saheeh InternationalWhat is [wrong] with you? How do you make judgement
Süleyman AteşSize ne oldu, nasıl hüküm veriyorsunuz
Ali BulaçHiç mi öğüt alıp-düşünmüyorsunuz
Diyanet İşleri MealiHiç düşünmez misiniz
Saheeh InternationalThen will you not be reminded
Süleyman AteşHiç mi düşünmüyorsunuz
Ali BulaçYoksa sizin apaçık olan bir deliliniz mi var
Diyanet İşleri MealiYoksa apaçık bir deliliniz mi var
Saheeh InternationalOr do you have a clear authority
Süleyman AteşYoksa sizin, (meleklerin, Allah'ın kızları oldukları hakkında) açık bir deliliniz mi var
Ali BulaçEğer doğru söylüyorsanız, öyleyse getirin kitabınızı
Diyanet İşleri MealiDoğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin bakalım
Saheeh InternationalThen produce your scripture, if you should be truthful
Süleyman AteşEğer doğru iseniz Kitabınızı getirin
Ali BulaçOnlar, Kendisi'yle (Allah ile) cinler arasında bir soy-bağı kurdular. Oysa andolsun, cinler de onların gerçekten (azap için getirilip) hazır bulundurulacaklarını bilmişlerdir
Diyanet İşleri MealiAllah'la cinler (melekler) arasında da bir soy bağı icadettiler. And olsun ki, cinler de, kendilerinin (bunu söyleyenlerin) hesap yerine götürüleceklerini bilirler
Saheeh InternationalAnd they have claimed between Him and the jinn a lineage, but the jinn have already known that they [who made such claims] will be brought to [punishment]
Süleyman AteşAllah ile cinler arasında bir nesep, (bir soy bağlantısı) uydurdular. Oysa cinler de kendilerinin (yüce divana) getirileceklerini bilmişlerdir
Ali BulaçOnların nitelendirdiklerinden Allah Yücedir
Diyanet İşleri MealiAllah onların vasıflandırmalarından münezzehtir
Saheeh InternationalExalted is Allah above what they describe
Süleyman AteşHaşa Allah, onların taktıkları sıfatlardan (münezzehtir), yücedir
Ali BulaçAncak muhlis olan kullar başka
Diyanet İşleri MealiAllah'ın içten bağlı kulları bunların dışındadır
Saheeh InternationalExcept the chosen servants of Allah [who do not share in that sin]
Süleyman AteşFakat Allah'ın temiz kulları hariç (onlar azaba sokulmayacaklardır)
Ali BulaçArtık siz de, tapmakta olduklarınız da
Diyanet İşleri MealiSizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıcı değilsiniz
Saheeh InternationalSo indeed, you [disbelievers] and whatever you worship
Süleyman Ateş(Ey inkarcılar) Ne siz, ne de taptıklarınız
Ali BulaçO’na karşı kimseyi fitneye sürükleyecek değilsiniz
Diyanet İşleri MealiSizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıcı değilsiniz
Saheeh InternationalYou cannot tempt [anyone] away from Him
Süleyman AteşKandırıp Allah'ın yolundan çıkaramazsınız
Ali BulaçAncak kendisi çılgınca yanan ateşe girecek olan başka (onu sürüklersiniz)
Diyanet İşleri MealiSizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıcı değilsiniz
Saheeh InternationalExcept he who is to [enter and] burn in the Hellfire
Süleyman AteşCehenneme girecek olandan başkasını
Ali Bulaç(Melekler der ki:) “Bizden her birimiz için belli bir makam vardır.”
Diyanet İşleri MealiMelekler şöyle derler: "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah'ı tesbih edenleriz
Saheeh International[The angels say], "There is not among us any except that he has a known position
Süleyman AteşBizden herkesin belli bir makamı vardır
Ali Bulaç“Biziz, o saflar halinde dizilmiş olanlar, gerçekten biziz.”
Diyanet İşleri MealiMelekler şöyle derler: "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah'ı tesbih edenleriz
Saheeh InternationalAnd indeed, we are those who line up [for prayer]
Süleyman AteşBiziz, o saf saf dizilenler, biz
Ali Bulaç“Biziz, o tesbih edenler de, gerçekten biziz.”
Diyanet İşleri MealiMelekler şöyle derler: "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah'ı tesbih edenleriz
Saheeh InternationalAnd indeed, we are those who exalt Allah
Süleyman AteşBiziz, o tesbih edenler, biz
Ali BulaçOnlar (putatapıcılar), her ne kadar şöyle diyor idiyseler de
Diyanet İşleri MealiPutperestler: "Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah'ın O'na içten bağlanan kulları olurduk" derlerdi
Saheeh InternationalAnd indeed, the disbelievers used to say
Süleyman AteşGerçi o(ortakkoşa)nlar şöyle diyorlardı
Ali Bulaç”Eğer yanımızda öncekilerden bir zikir (kitap) bulunmuş olsaydı.”
Diyanet İşleri MealiPutperestler: "Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah'ın O'na içten bağlanan kulları olurduk" derlerdi
Saheeh InternationalIf we had a message from [those of] the former peoples
Süleyman AteşEğer yanımızda öncekiler(e gelen Kitap'lar)dan bir uyarı olsaydı
Ali Bulaç“Gerçekten bizler de, Allah’ın muhlis olan kullarından olurduk.”
Diyanet İşleri MealiPutperestler: "Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah'ın O'na içten bağlanan kulları olurduk" derlerdi
Saheeh InternationalWe would have been the chosen servants of Allah
Süleyman AteşElbette biz, Allah'ın halis kulları olurduk
Ali BulaçFakat (kitap gelince) onu tanımayıp-küfrettiler; yakında bileceklerdir
Diyanet İşleri MealiBöyleyken O'nu inkar ettiler. Ama bileceklerdir
Saheeh InternationalBut they disbelieved in it, so they are going to know
Süleyman AteşAma o uyarıyı inkar ettiler, yakında (inkar etmelerinin sonunun nasıl olacağını) bileceklerdir
Ali BulaçAndolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir
Diyanet İşleri MealiAnd olsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir
Saheeh InternationalAnd Our word has already preceded for Our servants, the messengers
Süleyman AteşGönderilen elçi kullarımıza şu sözümüz geçmişti
Ali BulaçGerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır
Diyanet İşleri MealiOnlar şüphesiz yardım göreceklerdir
Saheeh International[That] indeed, they would be those given victory
Süleyman AteşMutlaka zafere ulaştırılanlar kendileri olacaktır
Ali BulaçVe hiç şüphesiz; Bizim ordularımız, üstün gelecek olanlar onlardır
Diyanet İşleri MealiBizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir
Saheeh InternationalAnd [that] indeed, Our soldiers will be those who overcome
Süleyman AteşVe galip gelenler, mutlaka bizim ordumuz olacaktır
Ali BulaçÖyleyse sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir
Diyanet İşleri MealiBir süreye kadar onlara aldırış etme
Saheeh InternationalSo, [O Muhammad], leave them for a time
Süleyman AteşBir süreye kadar onlardan dön (onların sözlerine aldırış etme)
Ali BulaçVe onları seyret; (azabı) yakında göreceklerdir
Diyanet İşleri MealiOnlara inecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir
Saheeh InternationalAnd see [what will befall] them, for they are going to see
Süleyman AteşOnları gözetle. Yakında (başlarına neler geleceğini) göreceklerdir
Ali BulaçŞimdi onlar, Bizim azabımızı mı acele istiyorlar
Diyanet İşleri MealiAzabımıza uğramakta acele mi ediyorlar
Saheeh InternationalThen for Our punishment are they impatient
Süleyman AteşBizim azabımızı mı acele istiyorlar
Ali BulaçFakat (azap) onların sahasına indiği zaman uyarılıp-korkutulanların sabahı ne kötü olur
Diyanet İşleri MealiO azap, yurtlarına indiğinde, uyarılan fakat yola gelmeyenlerin sabahı ne kötü olur
Saheeh InternationalBut when it descends in their territory, then evil is the morning of those who were warned
Süleyman AteşFakat o azab yurtlarına indiği zaman uyarılmış olanların sabahı ne kötü olur
Ali BulaçSen bir süreye kadar onlardan yüz çevir
Diyanet İşleri MealiBir süreye kadar onlardan yüz çevir
Saheeh InternationalAnd leave them for a time
Süleyman AteşBir süreye kadar onları kendi hallerine bırak
Ali BulaçVe seyret; (azabı) yakında göreceklerdir
Diyanet İşleri Mealiİnecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir
Saheeh InternationalAnd see, for they are going to see
Süleyman AteşVe (bekle de) gör, onlar da göreceklerdir
Ali BulaçÜstünlük ve güç (izzet) sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirdiklerinden Yücedir
Diyanet İşleri MealiSenin güçlü olan Rabbin, onların vasıflandırmalarından münezzehtir
Saheeh InternationalExalted is your Lord, the Lord of might, above what they describe
Süleyman AteşKudret ve şeref sahibi Rabbin, onların nitelendirmelerinden yücedir
Ali BulaçGönderilmiş (peygamber)lere selam olsun
Diyanet İşleri MealiVe selam, peygamberleredir
Saheeh InternationalAnd peace upon the messengers
Süleyman AteşSelam, gönderilen elçilere
Ali BulaçVe alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun
Diyanet İşleri MealiHamd de Alemlerin Rabbi Allah'adır
Saheeh InternationalAnd praise to Allah, Lord of the worlds
Süleyman AteşHamd, alemlerin Rabbi Allah'a