51. Adh-Dhaariyat سُورَةُ الذَّارِيَاتِ
Yusuf AliBy the (Winds) that scatter broadcast
Süleyman AteşSavurup kaldıranlara
Ali BulaçTozu dumana katıp savuran (rüzgar)lara
Yusuf AliAnd those that lift and bear away heavy weights
Süleyman Ateş(Yağmur) Yüklü (bulut)lara
Ali BulaçDerken, ağır yük taşıyan (bulut)lara
Yusuf AliAnd those that flow with ease and gentleness
Süleyman AteşKolayca akıp gidenlere
Ali BulaçSonra kolaylıkla akıp gidenlere
Yusuf AliAnd those that distribute and apportion by Command
Süleyman Ateşİş(ler)i taksim edenlere (rızıkları, yağmurları dağıtan güçlere) andolsun ki
Ali BulaçSonra iş(ler)i taksim edenlere andolsun
Yusuf AliVerily that which ye are promised is true
Süleyman AteşSize va'dedilen, mutlaka doğrudur
Ali BulaçSize va'dedilmekte olan, hiç tartışmasız doğrudur
Yusuf AliAnd verily Judgment and Justice must indeed come to pass
Süleyman AteşCeza muhakkak olacaktır
Ali BulaçŞüphesiz din (hesap ve ceza) da mutlaka gerçekleşecektir
Yusuf AliBy the Sky with (its) numerous Paths
Süleyman Ateş(Çeşitli) yolları (yörüngeleri) bulunan göğe andolsun ki
Ali BulaçÖzen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış' göğe andolsun
Yusuf AliTruly ye are in a doctrine discordant
Süleyman AteşSiz, çeşitli söz(ler) içindesiniz
Ali BulaçSiz, gerçekten birbirini tutmaz bir söz (çelişkili ve aykırı görüşler) içindesiniz
Yusuf AliThrough which are deluded (away from the Truth) such as would be deluded
Süleyman AteşÇevrilen, ondan çevriliyor
Ali BulaçOndan çevrilen çevrilir
Yusuf AliWoe to the falsehood-mongers
Süleyman AteşO (çeşitli sözleri) atan yalancılar kahrolsun
Ali BulaçKahrolsun, o 'zan ve tahminle yalan söyleyenler
Yusuf AliThose who (flounder) heedless in a flood of confusion
Süleyman AteşOnlar aptallık içinde yanılıp durmaktadırlar
Ali BulaçKi onlar, 'bilgisizliğin kuşatması' içinde habersizdirler
Yusuf AliThey ask, "When will be the Day of Judgment and Justice
Süleyman AteşCeza günü ne zaman? diye sorarlar
Ali BulaçHesap ve ceza (din) günü ne zaman?" diye sorarlar
Yusuf Ali(It will be) a Day when they will be tried (and tested) over the Fire
Süleyman AteşO gün onlar ateş üzerinde yakılacaklardır
Ali BulaçO gün onlar, ateşin üstünde tutulup-eritilecekler
Yusuf AliTaste ye your trial! This is what ye used to ask to be hastened
Süleyman Ateş(Kendilerine): "Fitnenizi (fesadınızın cezasını) tadın! Acele isteyip durduğunuz şey budur işte!" (denilecek)
Ali BulaçTadın fitnenizi. Bu, sizin pek acele isteyip durduğunuz şeydir
Yusuf AliAs to the Righteous, they will be in the midst of Gardens and Springs
Süleyman AteşKorunanlar, cennetlerde, çeşme başlarındadırlar
Ali BulaçŞüphesiz muttaki olanlar, cennetlerde ve pınarlardadırlar
Yusuf AliTaking joy in the things which their Lord gives them, because, before then, they lived a good life
Süleyman AteşRablerinin, kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar bundan önce güzel davranırlardı
Ali BulaçRablerinin kendilerine verdiğini alanlar olarak. Çünkü onlar, bundan önce ihsanda (güzel davranışta) bulunanlardı
Yusuf AliThey were in the habit of sleeping but little by night
Süleyman AteşGeceleri pek az uyurlardı
Ali BulaçGece-boyunca da pek az uyurlardı
Yusuf AliAnd in the hour of early dawn, they (were found) praying for Forgiveness
Süleyman AteşSeherlerde onlar istiğfar ederlerdi
Ali BulaçOnlar, seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi
Yusuf AliAnd in their wealth and possessions (was remembered) the right of the (needy,) him who asked, and him who (for some reason) was prevented (from asking)
Süleyman AteşMallarında dilenci ve yoksul için hak vardı
Ali BulaçOnların mallarında dilenip-isteyen (ve iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul olan için de bir hak vardı
Yusuf AliOn the earth are signs for those of assured Faith
Süleyman AteşKesin inanacaklar için yerde nice ibretler vardır
Ali BulaçYeryüzünde kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler vardır
Yusuf AliAs also in your own selves: Will ye not then see
Süleyman AteşKendi canlarınızda da öyle. Görmüyor musunuz
Ali BulaçVe kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz
Yusuf AliAnd in heaven is your Sustenance, as (also) that which ye are promised
Süleyman AteşGökte rızkınız da var, uyarıldığınız (azab)da var
Ali BulaçGökte rızkınız vardır ve size va'dolunmakta olan da
Yusuf AliThen, by the Lord of heaven and earth, this is the very Truth, as much as the fact that ye can speak intelligently to each other
Süleyman AteşGöğün ve yerin Rabbine andolsun ki o, sizin konuştuğunuz gibi gerçektir
Ali Bulaçİşte, göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, şüphesiz, o (size va'dedilen) sizin (aranızda) konuştuklarınız kadar, elbette kesin bir gerçektir
Yusuf AliHas the story reached thee, of the honoured guests of Abraham
Süleyman Ateşİbrahim'in ağırlanan konuklarının haberi sana geldi mi
Ali BulaçSana İbrahim'in ağırlanan konuklarının haberi geldi mi
Yusuf AliBehold, they entered his presence, and said: "Peace!" He said, "Peace!" (and thought, "These seem) unusual people
Süleyman AteşBir zaman onun yanına girmişler: "Selam" demişlerdi. "Selam, dedi, (siz) tanınmamış bir topluluk(sunuz)
Ali BulaçHani, yanına girdiklerinde: "Selam" demişlerdi. O da: "Selam" demişti. "(Haklarında bilgim olmayan) Yabancı bir topluluk
Yusuf AliThen he turned quickly to his household, brought out a fatted calf
Süleyman Ateş(Konuklarına yemek hazırlamak için) gizlice ailesinin yanına gitti, semiz bir buzağı getirdi
Ali BulaçHemen (onlara) sezdirmeden ailesine gidip, çok geçmeden semiz bir buzağı ile (geri) geldi
Yusuf AliAnd placed it before them.. he said, "Will ye not eat
Süleyman AteşOnu, önlerine yaklaştırdı, "Yemez misiniz?" dedi
Ali BulaçDerken onlara yaklaştırıp (ikram etti); "Yemez misiniz?" dedi
Yusuf Ali(When they did not eat), He conceived a fear of them. They said, "Fear not," and they gave him glad tidings of a son endowed with knowledge
Süleyman Ateş(Yemediklerini görünce) Onlardan içine bir korku düşürdü. "Korkma" dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler
Ali Bulaç(Onlar yemeyince) Bunun üzerine içine bir tür korku düştü. "Korkma" dediler ve ona bilgin bir erkek çocuk müjdesini verdiler
Yusuf AliBut his wife came forward (laughing) aloud: she smote her forehead and said: "A barren old woman
Süleyman AteşKarısı (Sare) çığlık içinde geldi (hayretten elini) yüzüne vurarak: "(Ben) Kısır bir koca karı(yım, benden nasıl çocuk olur)?" dedi
Ali BulaçBöylece karısı çığlıklar kopararak geldi ve yüzüne vurarak: "Kısır, yaşlı bir kadın (mı doğum yapacakmış)? dedi
Yusuf AliThey said, "Even so has thy Lord spoken: and He is full of Wisdom and Knowledge
Süleyman AteşDediler ki: "Rabbin böyle dedi. O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir
Ali BulaçDediler ki: "Öyle. (Bunu) Senin Rabbin buyurdu. Çünkü O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir
Yusuf Ali(Abraham) said: "And what, O ye Messengers, is your errand (now)
Süleyman Ateş(İbrahim): "O halde göreviniz nedir ey elçiler?" dedi
Ali Bulaç(İbrahim) dedi ki: "Şu halde sizin asıl isteğiniz nedir, ey elçiler
Yusuf AliThey said, "We have been sent to a people (deep) in sin
Süleyman AteşDediler: "Biz suçlu bir kavme gönderildik
Ali BulaçDoğrusu biz, suçlu-günahkar bir kavme gönderildik" dediler
Yusuf AliTo bring on, on them, (a shower of) stones of clay (brimstone)
Süleyman AteşKi onların üzerine çamurdan taş(lar) salalım
Ali BulaçÜzerlerine çamurdan (iyice sertleşip kaskatı kesilmiş) taşlar yağdırmak için
Yusuf AliMarked as from thy Lord for those who trespass beyond bounds
Süleyman AteşRabbinin katında, haddi aşanlar için işaretlenmiş (taşlar)
Ali Bulaç(Ki bu taşların her biri,) Rabbinin Katında ölçüyü taşıranlar için (herkese ayrı ayrı) işaretlenmiştir
Yusuf AliThen We evacuated those of the Believers who were there
Süleyman AteşOrada bulunan mü'minleri çıkardık
Ali BulaçBu arada, mü'minlerden orda kim varsa çıkardık
Yusuf AliBut We found not there any just (Muslim) persons except in one house
Süleyman AteşZaten orada bir ev(halkın)dan başka müslüman da bulmadık
Ali BulaçNe var ki, orda Müslümanlardan olan bir evden başkasını bulmadık
Yusuf AliAnd We left there a Sign for such as fear the Grievous Penalty
Süleyman AteşAcı azabdan korkanlar için orada bir ibret bıraktık
Ali BulaçVe orada, acı bir azaptan korkanlar için bir ayet bıraktık
Yusuf AliAnd in Moses (was another Sign): Behold, We sent him to Pharaoh, with authority manifest
Süleyman AteşMusa'da da (ibret alınacak şeyler vardır). Onu açık bir delil ile Fir'avn'e göndermiştik
Ali BulaçMusa (olayın)da da (düşündürücü ayetler vardır). Hani Biz onu açık bir delille Firavun'a göndermiştik
Yusuf AliBut (Pharaoh) turned back with his Chiefs, and said, "A sorcerer, or one possessed
Süleyman Ateş(Fir'avn ona) Yanını çevirdi ve: "Bu, ya büyücü veya cinlidir" dedi
Ali BulaçFakat o, 'bütün kişisel ve askeri gücüyle' yüz çevirdi ve: "(Bu,) Ya bir büyücü veya bir delidir" dedi
Yusuf AliSo We took him and his forces, and threw them into the sea; and his was the blame
Süleyman AteşBiz de onu ve askerlerini yakaladık, onları denize attık. (O boğulurken pişmanlıkla) Kendi kendini kınıyordu
Ali BulaçBunun üzerine, Biz onu ve ordularını yakalayıp denize attık; (ki o,) 'kınanacak işler yapıyordu
Yusuf AliAnd in the 'Ad (people) (was another Sign): Behold, We sent against them the devastating Wind
Süleyman AteşAd(kavmin)de de (ibret alınacak şeyler vardır). Onlara, köklerini kesen bir rüzgar gönderdik
Ali BulaçAd (kavmin)de de (ayetler vardır). Hani onların üzerine köklerini kesen (akim) bir rüzgar gönderdik
Yusuf AliIt left nothing whatever that it came up against, but reduced it to ruin and rottenness
Süleyman AteşÜzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, onu kül gibi ediyordu
Ali BulaçÜzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka çürütüp-kül gibi dağıtıyordu
Yusuf AliAnd in the Thamud (was another Sign): Behold, they were told, "Enjoy (your brief day) for a little while
Süleyman AteşSemud(kavmin)de de (ibret alınacak şeyler vardır). Onlara: "Bir süreye kadar sefa sürün" denmişti
Ali BulaçSemud (kavmin)de de (ayetler vardır). Hani onlara: "Belli bir süreye kadar yararlanın" denmişti
Yusuf AliBut they insolently defied the Command of their Lord: So the stunning noise (of an earthquake) seized them, even while they were looking on
Süleyman AteşRablerinin buyruğuna başkaldırdılar, bu yüzden onlar bakıp dururlarken, onları yıldırım yakaladı
Ali BulaçAncak Rablerinin emrine baş kaldırdılar; böylece bakıp-dururlarken, onları yıldırım çarpıp-yakaladı
Yusuf AliThen they could not even stand (on their feet), nor could they help themselves
Süleyman Ateş(Yurtlarında çöküverdiler) Ne kalkabildiler, ne de (bu duruma) engel olabildiler
Ali BulaçArtık ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler, ne yardım bulabildiler
Yusuf AliSo were the People of Noah before them for they wickedly transgressed
Süleyman AteşDaha önce de Nuh kavmini helak etmiştik. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir toplum idiler
Ali BulaçBundan önce Nuh kavmini de (yıkıma uğrattık). Çünkü onlar da fasık bir kavim idi
Yusuf AliWith power and skill did We construct the Firmament: for it is We Who create the vastness of pace
Süleyman AteşGöğü sağlam yaptık, biz genişleticiyiz (kudretimiz geniştir, göğü öyle genişleten biziz)
Ali BulaçBiz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz
Yusuf AliAnd We have spread out the (spacious) earth: How excellently We do spread out
Süleyman AteşYeri biz döşedik, (biz) ne güzel döşeyiciyiz
Ali BulaçYeri de Biz döşeyip-yaydık; ne güzel döşeyici(yiz)
Yusuf AliAnd of every thing We have created pairs: That ye may receive instruction
Süleyman AteşHer şeyden iki çift (erkek-dişi) yarattık ki düşünüp öğüt alasınız
Ali BulaçVe Biz, herşeyi iki çift yarattık. Umulur ki, öğüt alıp-düşünürsünüz
Yusuf AliHasten ye then (at once) to God: I am from Him a Warner to you, clear and open
Süleyman AteşO halde Allah'a kaçın, ben size O'nun tarafından görevlendirilmiş apaçık bir uyarıcıyım
Ali BulaçÖyleyse, Allah'a doğru (yönelip, şirkten ve bozulmalardan) kaçın. Gerçekten Ben sizi, O'ndan yana açıkça uyarıyorum
Yusuf AliAnd make not another an object of worship with God: I am from Him a Warner to you, clear and open
Süleyman AteşAllah ile beraber başka tanrılar uydurmayın. Ben size O'nun tarafından görevlendirilmiş apaçık bir uyarıcıyım
Ali BulaçAllah ile beraber başka bir İlah(ı ortak) kılmayın. Gerçekten sizi, O'ndan yana açıkça uyarıyorum
Yusuf AliSimilarly, no apostle came to the Peoples before them, but they said (of him) in like manner, "A sorcerer, or one possessed
Süleyman Ateşİşte böyle, onlardan önce de ne kadar elçi geldiyse mutlaka: "Büyücü veya cinlenmiş" dediler
Ali Bulaçİşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: "Büyücü ve cinlenmiş" demişlerdir
Yusuf AliIs this the legacy they have transmitted, one to another? Nay, they are themselves a people transgressing beyond bounds
Süleyman AteşBunu birbirlerine tavsiye mi ettiler (ki hep aynı şeyi söylüyorlar)? Doğrusu, onlar azgın bir topluluktur
Ali BulaçOnlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler
Yusuf AliSo turn away from them: not thine is the blame
Süleyman AteşOnlardan yüz çevir, sen kınanacak değilsin
Ali BulaçÖyleyse sen, onlardan yüz çevir; artık kınanacak değilsin
Yusuf AliBut teach (thy Message) for teaching benefits the Believers
Süleyman AteşAma yine de hatırlat, çünkü hatırlatmak inananlara yararlıdır
Ali BulaçSen öğüt verip-hatırlat; çünkü gerçekten öğütle-hatırlatma, mü'minlere yarar sağlar
Yusuf AliI have only created Jinns and men, that they may serve Me
Süleyman AteşBen cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım
Ali BulaçBen, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım
Yusuf AliNo Sustenance do I require of them, nor do I require that they should feed Me
Süleyman AteşBen onlardan rızık istemiyorum, beni beslemelerini de istemiyorum
Ali BulaçBen, onlardan bir rızık istemiyorum ve onların beni doyurup-beslemelerini de istemiyorum
Yusuf AliFor God is He Who gives (all) Sustenance,- Lord of Power,- Steadfast (for ever)
Süleyman AteşŞüphesiz rızık veren, sağlam kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır
Ali BulaçHiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah'tır
Yusuf AliFor the Wrong-doers, their portion is like unto the portion of their fellows (of earlier generations): then let them not ask Me to hasten (that portion)
Süleyman AteşMuhakkak ki, bu zulmedenlerin de (geçmiş) arkadaşlarının payı gibi bir azab payı vardır, (ötekilerin başına gelen azab gibi bir azab bunların da başına gelecektir), acele etmesinler
Ali BulaçArtık gerçekten, zulmedenler için, (geçmişteki) arkadaşlarının günahlarına benzer bir günah vardır. Şu halde acele etmesinler
Yusuf AliWoe, then, to the Unbelievers, on account of that Day of theirs which they have been promised
Süleyman AteşUyarıldıkları günlerinden dolayı vay o kafirlerin haline
Ali BulaçKendilerine va'dedilen o (azap) günlerinden dolayı vay o inkar edenlere