51. Adh-Dhaariyat سُورَةُ الذَّارِيَاتِ
Diyanet İşleri MealiEsip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir
Ali BulaçTozu dumana katıp savuran (rüzgar)lara
Saheeh InternationalBy those [winds] scattering [dust] dispersing
Diyanet İşleri MealiEsip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir
Ali BulaçDerken, ağır yük taşıyan (bulut)lara
Saheeh InternationalAnd those [clouds] carrying a load [of water]
Diyanet İşleri MealiEsip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir
Ali BulaçSonra kolaylıkla akıp gidenlere
Saheeh InternationalAnd those [ships] sailing with ease
Diyanet İşleri MealiEsip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir
Ali BulaçSonra iş(ler)i taksim edenlere andolsun
Saheeh InternationalAnd those [angels] apportioning [each] matter
Diyanet İşleri MealiEsip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir
Ali BulaçSize va'dedilmekte olan, hiç tartışmasız doğrudur
Saheeh InternationalIndeed, what you are promised is true
Diyanet İşleri MealiEsip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir
Ali BulaçŞüphesiz din (hesap ve ceza) da mutlaka gerçekleşecektir
Saheeh InternationalAnd indeed, the recompense is to occur
Diyanet İşleri Mealiİçinde yörüngeler bulunan göğe and olsun ki, ey inkarcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz
Ali BulaçÖzen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış' göğe andolsun
Saheeh InternationalBy the heaven containing pathways
Diyanet İşleri Mealiİçinde yörüngeler bulunan göğe and olsun ki, ey inkarcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz
Ali BulaçSiz, gerçekten birbirini tutmaz bir söz (çelişkili ve aykırı görüşler) içindesiniz
Saheeh InternationalIndeed, you are in differing speech
Diyanet İşleri MealiBundan, dönebilecek kimseler döndürülür
Ali BulaçOndan çevrilen çevrilir
Saheeh InternationalDeluded away from the Qur'an is he who is deluded
Diyanet İşleri MealiYalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın
Ali BulaçKahrolsun, o 'zan ve tahminle yalan söyleyenler
Saheeh InternationalDestroyed are the falsifiers
Diyanet İşleri MealiYalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın
Ali BulaçKi onlar, 'bilgisizliğin kuşatması' içinde habersizdirler
Saheeh InternationalWho are within a flood [of confusion] and heedless
Diyanet İşleri Mealiİşlerin karşılık göreceği günün zamanını sorarlar
Ali BulaçHesap ve ceza (din) günü ne zaman?" diye sorarlar
Saheeh InternationalThey ask, "When is the Day of Recompense
Diyanet İşleri MealiO, kendilerinin ateşte azap görecekleri gündür
Ali BulaçO gün onlar, ateşin üstünde tutulup-eritilecekler
Saheeh International[It is] the Day they will be tormented over the Fire
Diyanet İşleri MealiOnlara: "Azabınızı tadın; işte acele beklediğiniz bu idi" denir
Ali BulaçTadın fitnenizi. Bu, sizin pek acele isteyip durduğunuz şeydir
Saheeh International[And will be told], "Taste your torment. This is that for which you were impatient
Diyanet İşleri MealiDoğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyi davrananlardı
Ali BulaçŞüphesiz muttaki olanlar, cennetlerde ve pınarlardadırlar
Saheeh InternationalIndeed, the righteous will be among gardens and springs
Diyanet İşleri MealiDoğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyi davrananlardı
Ali BulaçRablerinin kendilerine verdiğini alanlar olarak. Çünkü onlar, bundan önce ihsanda (güzel davranışta) bulunanlardı
Saheeh InternationalAccepting what their Lord has given them. Indeed, they were before that doers of good
Diyanet İşleri MealiOnlar, geceleri az uyuyanlardı
Ali BulaçGece-boyunca da pek az uyurlardı
Saheeh InternationalThey used to sleep but little of the night
Diyanet İşleri MealiSeher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi
Ali BulaçOnlar, seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi
Saheeh InternationalAnd in the hours before dawn they would ask forgiveness
Diyanet İşleri MealiOnların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı, onu verirlerdi
Ali BulaçOnların mallarında dilenip-isteyen (ve iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul olan için de bir hak vardı
Saheeh InternationalAnd from their properties was [given] the right of the [needy] petitioner and the deprived
Diyanet İşleri MealiKesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz
Ali BulaçYeryüzünde kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler vardır
Saheeh InternationalAnd on the earth are signs for the certain [in faith]
Diyanet İşleri MealiKesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz
Ali BulaçVe kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz
Saheeh InternationalAnd in yourselves. Then will you not see
Diyanet İşleri MealiRızkınız da, size söz verilen azap da yukarıdan gelir
Ali BulaçGökte rızkınız vardır ve size va'dolunmakta olan da
Saheeh InternationalAnd in the heaven is your provision and whatever you are promised
Diyanet İşleri MealiGöğün ve yerin Rabbine and olsun ki bu, sizin konuşmanız kadar kesin ve gerçektir
Ali Bulaçİşte, göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, şüphesiz, o (size va'dedilen) sizin (aranızda) konuştuklarınız kadar, elbette kesin bir gerçektir
Saheeh InternationalThen by the Lord of the heaven and earth, indeed, it is truth - just as [sure as] it is that you are speaking
Diyanet İşleri Mealiİbrahim'in ikram edilmiş konuklarının haberi sana geldi mi
Ali BulaçSana İbrahim'in ağırlanan konuklarının haberi geldi mi
Saheeh InternationalHas there reached you the story of the honored guests of Abraham
Diyanet İşleri MealiOnlar, İbrahim'in yanına girip: "Selam sana" demişlerdi, İbrahim de: "Selam size" demişti; içinden de, onların "tanınmamış bir topluluk" olduğunu geçirmişti
Ali BulaçHani, yanına girdiklerinde: "Selam" demişlerdi. O da: "Selam" demişti. "(Haklarında bilgim olmayan) Yabancı bir topluluk
Saheeh InternationalWhen they entered upon him and said, "[We greet you with] peace." He answered, "[And upon you] peace, [you are] a people unknown
Diyanet İşleri MealiHemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: "Yemez misiniz?" demişti
Ali BulaçHemen (onlara) sezdirmeden ailesine gidip, çok geçmeden semiz bir buzağı ile (geri) geldi
Saheeh InternationalThen he went to his family and came with a fat [roasted] calf
Diyanet İşleri MealiHemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: "Yemez misiniz?" demişti
Ali BulaçDerken onlara yaklaştırıp (ikram etti); "Yemez misiniz?" dedi
Saheeh InternationalAnd placed it near them; he said, "Will you not eat
Diyanet İşleri Meali(Yemediklerini görünce) onlardan endişeye düştü; "Korkma" dediler ve ona bilgin bir oğul sahibi olacağını müjdelediler
Ali Bulaç(Onlar yemeyince) Bunun üzerine içine bir tür korku düştü. "Korkma" dediler ve ona bilgin bir erkek çocuk müjdesini verdiler
Saheeh InternationalAnd he felt from them apprehension. They said, "Fear not," and gave him good tidings of a learned boy
Diyanet İşleri MealiBunun üzerine karısı hayretle seslenerek geldi, elleriyle yüzünü kapayarak: "kısır bir kocakarı!" dedi
Ali BulaçBöylece karısı çığlıklar kopararak geldi ve yüzüne vurarak: "Kısır, yaşlı bir kadın (mı doğum yapacakmış)? dedi
Saheeh InternationalAnd his wife approached with a cry [of alarm] and struck her face and said, "[I am] a barren old woman
Diyanet İşleri MealiMelekler: "Bu böyledir, Rabbin söylemiştir; doğrusu O, Hakim olandır, bilendir" dediler
Ali BulaçDediler ki: "Öyle. (Bunu) Senin Rabbin buyurdu. Çünkü O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir
Saheeh InternationalThey said, "Thus has said your Lord; indeed, He is the Wise, the Knowing
Diyanet İşleri Mealiİbrahim: "Ey Elçiler! Göreviniz nedir?" dedi
Ali Bulaç(İbrahim) dedi ki: "Şu halde sizin asıl isteğiniz nedir, ey elçiler
Saheeh International[Abraham] said, "Then what is your business [here], O messengers
Diyanet İşleri MealiElçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler
Ali BulaçDoğrusu biz, suçlu-günahkar bir kavme gönderildik" dediler
Saheeh InternationalThey said, "Indeed, we have been sent to a people of criminals
Diyanet İşleri MealiElçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler
Ali BulaçÜzerlerine çamurdan (iyice sertleşip kaskatı kesilmiş) taşlar yağdırmak için
Saheeh InternationalTo send down upon them stones of clay
Diyanet İşleri MealiElçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler
Ali Bulaç(Ki bu taşların her biri,) Rabbinin Katında ölçüyü taşıranlar için (herkese ayrı ayrı) işaretlenmiştir
Saheeh InternationalMarked in the presence of your Lord for the transgressors
Diyanet İşleri MealiBunun üzerine, suçlu milletin arasında bulunan müminleri çıkardık
Ali BulaçBu arada, mü'minlerden orda kim varsa çıkardık
Saheeh InternationalSo We brought out whoever was in the cities of the believers
Diyanet İşleri MealiZaten orada, kendini Allah'a vermiş sadece bir tek ev halkı bulduk
Ali BulaçNe var ki, orda Müslümanlardan olan bir evden başkasını bulmadık
Saheeh InternationalAnd We found not within them other than a [single] house of Muslims
Diyanet İşleri MealiCan yakıcı azabdan korkanlar için, o beldede bir işaret, bir kalıntı bıraktık
Ali BulaçVe orada, acı bir azaptan korkanlar için bir ayet bıraktık
Saheeh InternationalAnd We left therein a sign for those who fear the painful punishment
Diyanet İşleri MealiMusa'nın başından geçenlerde de ibret vardır: Onu apaçık delille Firavun'a gönderdik
Ali BulaçMusa (olayın)da da (düşündürücü ayetler vardır). Hani Biz onu açık bir delille Firavun'a göndermiştik
Saheeh InternationalAnd in Moses [was a sign], when We sent him to Pharaoh with clear authority
Diyanet İşleri MealiFiravun, erkaniyle birlikte hakdan yüz çevirdi; "sihirbazdır veya delidir" dedi
Ali BulaçFakat o, 'bütün kişisel ve askeri gücüyle' yüz çevirdi ve: "(Bu,) Ya bir büyücü veya bir delidir" dedi
Saheeh InternationalBut he turned away with his supporters and said," A magician or a madman
Diyanet İşleri MealiSonunda onu ve ordularını yakalayıp denize attık. O, kınanmayı haketmişti
Ali BulaçBunun üzerine, Biz onu ve ordularını yakalayıp denize attık; (ki o,) 'kınanacak işler yapıyordu
Saheeh InternationalSo We took him and his soldiers and cast them into the sea, and he was blameworthy
Diyanet İşleri MealiAd milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik
Ali BulaçAd (kavmin)de de (ayetler vardır). Hani onların üzerine köklerini kesen (akim) bir rüzgar gönderdik
Saheeh InternationalAnd in 'Aad [was a sign], when We sent against them the barren wind
Diyanet İşleri MealiAd milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik
Ali BulaçÜzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka çürütüp-kül gibi dağıtıyordu
Saheeh InternationalIt left nothing of what it came upon but that it made it like disintegrated ruins
Diyanet İşleri MealiSemud milletinin başına gelende de ibret vardır: Onlara, "Bir süreye kadar zevklenin" denmişti
Ali BulaçSemud (kavmin)de de (ayetler vardır). Hani onlara: "Belli bir süreye kadar yararlanın" denmişti
Saheeh InternationalAnd in Thamud, when it was said to them, "Enjoy yourselves for a time
Diyanet İşleri MealiOnlar Rablerinin buyruğundan çıkmışlardı; bunun üzerine kendilerini gözleri göre göre yıldırım çarptı
Ali BulaçAncak Rablerinin emrine baş kaldırdılar; böylece bakıp-dururlarken, onları yıldırım çarpıp-yakaladı
Saheeh InternationalBut they were insolent toward the command of their Lord, so the thunderbolt seized them while they were looking on
Diyanet İşleri MealiAyağa kalkacak güçleri kalmadı, yardım da görmediler
Ali BulaçArtık ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler, ne yardım bulabildiler
Saheeh InternationalAnd they were unable to arise, nor could they defend themselves
Diyanet İşleri MealiDaha önce de Nuh milletini cezalandırmıştık. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir milletti
Ali BulaçBundan önce Nuh kavmini de (yıkıma uğrattık). Çünkü onlar da fasık bir kavim idi
Saheeh InternationalAnd [We destroyed] the people of Noah before; indeed, they were a people defiantly disobedient
Diyanet İşleri MealiGöğü, gücümüzle Biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz
Ali BulaçBiz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz
Saheeh InternationalAnd the heaven We constructed with strength, and indeed, We are [its] expander
Diyanet İşleri MealiYeryüzünü biz yayıp döşedik: Ne güzel döşeyiciyiz
Ali BulaçYeri de Biz döşeyip-yaydık; ne güzel döşeyici(yiz)
Saheeh InternationalAnd the earth We have spread out, and excellent is the preparer
Diyanet İşleri Mealiİbret alasınız diye her şeyi çift çift yaratmışızdır
Ali BulaçVe Biz, herşeyi iki çift yarattık. Umulur ki, öğüt alıp-düşünürsünüz
Saheeh InternationalAnd of all things We created two mates; perhaps you will remember
Diyanet İşleri MealiDe ki: "Öyleyse Allah'a koşusun; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım
Ali BulaçÖyleyse, Allah'a doğru (yönelip, şirkten ve bozulmalardan) kaçın. Gerçekten Ben sizi, O'ndan yana açıkça uyarıyorum
Saheeh InternationalSo flee to Allah. Indeed, I am to you from Him a clear warner
Diyanet İşleri MealiAllah'ın yanında başkasını tanrı kılmayın; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım
Ali BulaçAllah ile beraber başka bir İlah(ı ortak) kılmayın. Gerçekten sizi, O'ndan yana açıkça uyarıyorum
Saheeh InternationalAnd do not make [as equal] with Allah another deity. Indeed, I am to you from Him a clear warner
Diyanet İşleri MealiOnlardan öncekilere, herhangi bir peygamber gelince: "sihirbazdır" veya "Delidir" derlerdi
Ali Bulaçİşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: "Büyücü ve cinlenmiş" demişlerdir
Saheeh InternationalSimilarly, there came not to those before them any messenger except that they said, "A magician or a madman
Diyanet İşleri MealiÖncekiler sonrakilere böyle mi vasiyet ettiler? Hayır; bunlar azgın bir millettir
Ali BulaçOnlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler
Saheeh InternationalDid they suggest it to them? Rather, they [themselves] are a transgressing people
Diyanet İşleri MealiOnlardan yüz çevir; sen kınanacak değilsin
Ali BulaçÖyleyse sen, onlardan yüz çevir; artık kınanacak değilsin
Saheeh InternationalSo leave them, [O Muhammad], for you are not to be blamed
Diyanet İşleri MealiÖğüt ver; doğrusu öğüt inananlara fayda verir
Ali BulaçSen öğüt verip-hatırlat; çünkü gerçekten öğütle-hatırlatma, mü'minlere yarar sağlar
Saheeh InternationalAnd remind, for indeed, the reminder benefits the believers
Diyanet İşleri MealiCinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır
Ali BulaçBen, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım
Saheeh InternationalAnd I did not create the jinn and mankind except to worship Me
Diyanet İşleri MealiOnlardan bir rızık istemem; Beni doyurmalarını da istemem
Ali BulaçBen, onlardan bir rızık istemiyorum ve onların beni doyurup-beslemelerini de istemiyorum
Saheeh InternationalI do not want from them any provision, nor do I want them to feed Me
Diyanet İşleri MealiŞüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allah'tır
Ali BulaçHiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah'tır
Saheeh InternationalIndeed, it is Allah who is the [continual] Provider, the firm possessor of strength
Diyanet İşleri MealiZulmedenlerin, geçmiş arkadaşlarının suçlarına benzer suçları vardır; cezalarını Benden acele istemesinler
Ali BulaçArtık gerçekten, zulmedenler için, (geçmişteki) arkadaşlarının günahlarına benzer bir günah vardır. Şu halde acele etmesinler
Saheeh InternationalAnd indeed, for those who have wronged is a portion [of punishment] like the portion of their predecessors, so let them not impatiently urge Me
Diyanet İşleri MealiSöz verilen günün azabından vay o inkar edenlere
Ali BulaçKendilerine va'dedilen o (azap) günlerinden dolayı vay o inkar edenlere
Saheeh InternationalAnd woe to those who have disbelieved from their Day which they are promised