51. Adh-Dhaariyat سُورَةُ الذَّارِيَاتِ
Elmalılı Hamdi YazırO tozdurup savuranlara
Diyanet İşleri MealiEsip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir
Saheeh InternationalBy those [winds] scattering [dust] dispersing
مكية، " والذاريات ذرواً "، يعني: الرياح التي تذرو التراب ذرواً، يقال: ذرت الريح التراب وأذرت.
Elmalılı Hamdi YazırDerken bir ağırlık taşıyanlara
Diyanet İşleri MealiEsip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir
Saheeh InternationalAnd those [clouds] carrying a load [of water]
" فالحاملات وقراً "، يعني: السجاب تحمل ثقلاً من الماء.
Elmalılı Hamdi YazırDerken bir kolaylıkla akanlara
Diyanet İşleri MealiEsip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir
Saheeh InternationalAnd those [ships] sailing with ease
" فالجاريات يسراً "، هي السفن تجري في الماء جرياً سهلاً.
Elmalılı Hamdi YazırDerken bir emir taksim edenlere andolsun ki
Diyanet İşleri MealiEsip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir
Saheeh InternationalAnd those [angels] apportioning [each] matter
" فالمقسمات أمراً "، هي الملائكة يقسمون الأمور بين الخلق على ما أمروا به، أقسم بهذه الأشياء لما فيها من الدلالة على صنعه وقدرته.
Elmalılı Hamdi YazırO size vaad edilen elbette doğrudur
Diyanet İşleri MealiEsip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir
Saheeh InternationalIndeed, what you are promised is true
ثم ذكر المقسم عليه فقال: " إنما توعدون "، من الثواب والعقاب، " لصادق ".
Elmalılı Hamdi YazırCeza ve hesap günü şüphesiz olacaktır
Diyanet İşleri MealiEsip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir
Saheeh InternationalAnd indeed, the recompense is to occur
" وإن الدين "، [الحساب والجزاء]، " لواقع "، لكائن. ثم ابتدأ قسماً آخر فقال:
Elmalılı Hamdi YazırYollara sahip göğe andolsun ki
Diyanet İşleri Mealiİçinde yörüngeler bulunan göğe and olsun ki, ey inkarcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz
Saheeh InternationalBy the heaven containing pathways
( والسماء ذات الحبك ) قال ابن عباس وقتادة وعكرمة : ذات الخلق الحسن المستوي ، يقال للنساج إذا نسج الثوب فأجاد : ما أحسن حبكه! قال سعيد بن جبير : ذات الزينة . قال الحسن : حبكت بالنجوم . قال مجاهد : هي المتقنة البنيان . وقال مقاتل والكلبي والضحاك : ذات الطرائق كحبك الماء إذا ضربته الريح ، وحبك الرمل والشعر الجعد ، ولكنها لا ترى لبعدها من الناس ، وهي جمع حباك وحبيكة ، وجواب القسم قوله :
Elmalılı Hamdi YazırSiz elbette çelişkili sözler içindesiniz
Diyanet İşleri Mealiİçinde yörüngeler bulunan göğe and olsun ki, ey inkarcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz
Saheeh InternationalIndeed, you are in differing speech
( إنكم ) أي : يا أهل مكة ( لفي قول مختلف ) في القرآن وفي محمد - صلى الله عليه وسلم - ، تقولون في القرآن : سحر وكهانة وأساطير الأولين ، وفي محمد - صلى الله عليه وسلم - : ساحر وشاعر ومجنون . وقيل : " لفي قول مختلف " أي : مصدق ومكذب .
Elmalılı Hamdi YazırOndan çevrilen (imana) çevrilir
Diyanet İşleri MealiBundan, dönebilecek kimseler döndürülür
Saheeh InternationalDeluded away from the Qur'an is he who is deluded
( يؤفك عنه من أفك ) يصرف عن الإيمان به من صرف حتى يكذبه ، يعني : من حرمه الله الإيمان بمحمد - صلى الله عليه وسلم - وبالقرآن . وقيل " عن " بمعنى : من أجل ، أي يصرف من أجل هذا القول المختلف أو بسببه عن الإيمان من صرف . وذلك أنهم كانوا يتلقون الرجل إذا أراد الإيمان فيقولون : إنه ساحر وكاهن ومجنون ، فيصرفونه عن الإيمان ، وهذا معنى قول مجاهد .
Elmalılı Hamdi YazırKahrolsun (o fikir adına) kendi tahminlerini ileri sürenler
Diyanet İşleri MealiYalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın
Saheeh InternationalDestroyed are the falsifiers
( قتل الخراصون ) لعن الكذابون ، يقال : تخرص على فلان الباطل ، وهم المقتسمون الذين اقتسموا عقاب مكة ، واقتسموا القول في النبي - صلى الله عليه وسلم - ليصرفوا الناس عن دين الإسلام . وقال مجاهد : هم الكهنة .
Elmalılı Hamdi YazırOnlar bir sarhoşluk ve cehalet içinde şuursuzdurlar
Diyanet İşleri MealiYalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın
Saheeh InternationalWho are within a flood [of confusion] and heedless
( الذين هم في غمرة ) غفلة وعمى وجهالة ( ساهون ) لاهون غافلون عن أمر الآخرة ، والسهو : الغفلة عن الشيء ، وهو ذهاب القلب عنه .
Elmalılı Hamdi YazırOnlar: "Hesap ve ceza günü ne zaman?" diye soruyorlar
Diyanet İşleri Mealiİşlerin karşılık göreceği günün zamanını sorarlar
Saheeh InternationalThey ask, "When is the Day of Recompense
( يسألون أيان يوم الدين ) يقولون : يا محمد متى يوم الجزاء ، يعني : يوم القيامة تكذيبا واستهزاء .
Elmalılı Hamdi YazırO gün, onların ateş üzerinde azap görecekleri gündür
Diyanet İşleri MealiO, kendilerinin ateşte azap görecekleri gündür
Saheeh International[It is] the Day they will be tormented over the Fire
قال الله - عز وجل - : ( يوم هم ) أي يكون هذا الجزاء في يوم هم ( على النار يفتنون ) أي : يعذبون ويحرقون بها كما يفتن الذهب بالنار . وقيل : " على " بمعنى الباء أي بالنار ، وتقول لهم خزنة النار :
Elmalılı Hamdi YazırOnlara: "Tadın inkarınızın cezasını, işte sizin acele istediğiniz budur!" denecektir
Diyanet İşleri MealiOnlara: "Azabınızı tadın; işte acele beklediğiniz bu idi" denir
Saheeh International[And will be told], "Taste your torment. This is that for which you were impatient
( ذوقوا فتنتكم ) عذابكم ( هذا الذي كنتم به تستعجلون ) في الدنيا تكذيبا به .
Elmalılı Hamdi YazırŞüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı
Diyanet İşleri MealiDoğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyi davrananlardı
Saheeh InternationalIndeed, the righteous will be among gardens and springs
" إن المتقين في جنات وعيون "
Elmalılı Hamdi YazırŞüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı
Diyanet İşleri MealiDoğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyi davrananlardı
Saheeh InternationalAccepting what their Lord has given them. Indeed, they were before that doers of good
( آخذين ما آتاهم ) أعطاهم ( ربهم ) من الخير والكرامة ( إنهم كانوا قبل ذلك ) قبل دخولهم الجنة ( محسنين ) في الدنيا .
Elmalılı Hamdi YazırOnlar geceleyin pek az uyurlardı
Diyanet İşleri MealiOnlar, geceleri az uyuyanlardı
Saheeh InternationalThey used to sleep but little of the night
( كانوا قليلا من الليل ما يهجعون ) والهجوع النوم بالليل دون النهار ، " وما " صلة ، والمعنى : كانوا يهجعون قليلا من الليل ، أي يصلون أكثر الليل .وقيل : معناه كان الليل الذي ينامون فيه كله قليلا وهذا معنى قول سعيد بن جبير عن ابن عباس ، يعني : كانوا قل ليلة تمر بهم إلا صلوا فيها شيئا ، إما من أولها أو من أوسطها . قال أنس بن مالك : كانوا يصلون ما بين المغرب والعشاء . وقال محمد بن علي : كانوا لا ينامون حتى يصلوا العتمة . قال مطرف بن عبد الله بن الشخير : قل ليلة أتت عليهم هجعوها كلها . قال مجاهد : كانوا لا ينامون كل الليل .ووقف بعضهم على قوله : " قليلا " أي : كانوا من الناس قليلا ثم ابتدأ : " من الليل ما يهجعون " ، وجعله جحدا أي : لا ينامون بالليل البتة ، بل يقومون للصلاة والعبادة ، وهو قول الضحاك ومقاتل .
Elmalılı Hamdi YazırOnlar seher vakitlerinde Allah'tan bağışlanma dilerlerdi
Diyanet İşleri MealiSeher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi
Saheeh InternationalAnd in the hours before dawn they would ask forgiveness
( وبالأسحار هم يستغفرون ) قال الحسن : لا ينامون من الليل إلا أقله ، وربما نشطوا فمدوا إلى السحر ، ثم أخذوا بالأسحار في الاستغفار . وقال الكلبي ومجاهد ومقاتل : وبالأسحار يصلون ، وذلك أن صلاتهم بالأسحار لطلب المغفرة .أخبرنا عبد الواحد بن أحمد المليحي ، أخبرنا أبو محمد الحسن بن أحمد بن محمد المخلدي ، أخبرنا أبو العباس محمد بن إسحاق السراج ، حدثنا قتيبة ، حدثنا يعقوب بن عبد الرحمن ، عن سهيل بن أبي صالح ، عن أبيه ، عن أبي هريرة أن رسول الله - صلى الله عليه وسلم - قال : " ينزل الله إلى سماء الدنيا كل ليلة حين يبقى ثلث الليل فيقول : أنا الملك أنا الملك ، من الذي يدعوني فأستجيب له ؟ من الذي يسألني فأعطيه ؟ من الذي يستغفرني فأغفر له ؟ " .أخبرنا عبد الواحد المليحي ، أخبرنا أحمد بن عبد الله النعيمي ، أخبرنا محمد بن يوسف ، حدثنا محمد بن إسماعيل ، حدثنا علي بن عبد الله ، حدثنا سفيان ، حدثنا سليمان بن أبي مسلم عن طاوس سمع ابن عباس قال : كان النبي - صلى الله عليه وسلم - إذا قام من الليل يتهجد ، قال : " اللهم لك الحمد أنت قيم السماوات والأرض ومن فيهن ، [ ولك الحمد أنت نور السماوات والأرض ومن فيهن ، ولك الحمد أنت ملك السماوات والأرض ومن فيهن ] ولك الحمد أنت الحق ، ووعدك الحق ، ولقاؤك حق ، وقولك حق ، والجنة حق والنار حق ، والنبيون حق ، ومحمد - صلى الله عليه وسلم - حق ، والساعة حق ، اللهم لك أسلمت وبك آمنت وعليك توكلت ، وإليك أنبت وبك خاصمت وإليك حاكمت ، فاغفر لي ما قدمت وما أخرت وما أسررت وما أعلنت ، أنت المقدم وأنت المؤخر ، لا إله إلا أنت ولا إله غيرك " . قال سفيان : وزاد عبد الكريم أبو أمية : " ولا حول ولا قوة إلا بالله " .أخبرنا عبد الواحد المليحي ، أخبرنا أحمد بن عبد الله النعيمي ، أخبرنا محمد بن يوسف ، حدثنا محمد بن إسماعيل ، حدثنا صدقة ، أخبرنا الوليد عن الأوزاعي ، حدثني عمير بن هانئ ، حدثني جنادة بن أبي أمية ، حدثني عبادة عن النبي - صلى الله عليه وسلم - قال : " من تعار من الليل فقال : لا إله إلا الله وحده لا شريك له ، له الملك وله الحمد وهو على كل شيء قدير ، وسبحان الله والحمد لله ولا إله إلا الله والله أكبر ولا حول ولا قوة إلا بالله العلي العظيم ، ثم قال : اللهم اغفر لي ، أو دعا استجيب له ، فإن توضأ وصلى قبلت صلاته " .
Elmalılı Hamdi YazırOnların mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için bir hak vardı
Diyanet İşleri MealiOnların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı, onu verirlerdi
Saheeh InternationalAnd from their properties was [given] the right of the [needy] petitioner and the deprived
قوله - عز وجل - : ( وفي أموالهم حق للسائل والمحروم ) السائل : الذي يسأل الناس ، والمحروم : الذي ليس له في الغنائم سهم ، ولا يجرى عليه من الفيء شيء ، هذا قولابن عباس وسعيد بن المسيب ، قالا [ المحروم الذي ] ليس له في الإسلام سهم ، ومعناه في اللغة : الذي منع الخير والعطاء .وقال قتادة والزهري : " المحروم " المتعفف الذي لا يسأل .وقال زيد بن أسلم : هو المصاب ثمره أو زرعه أو نسل ماشيته . وهو قول محمد بن كعب القرظي ، قال : المحروم صاحب الجائحة ثم قرأ : " إنا لمغرمون بل نحن محرومون " ( الواقعة - 66 - 67 ) .
Elmalılı Hamdi YazırKesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz
Diyanet İşleri MealiKesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz
Saheeh InternationalAnd on the earth are signs for the certain [in faith]
( وفي الأرض آيات ) عبر ( للموقنين ) إذا ساروا فيها من الجبال والبحار والأشجار والثمار وأنواع النبات .
Elmalılı Hamdi YazırKesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz
Diyanet İşleri MealiKesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz
Saheeh InternationalAnd in yourselves. Then will you not see
( وفي أنفسكم ) آيات ، إذ كانت نطفة ثم علقة ثم مضغة ثم عظما إلى أن نفخ فيها الروح .وقال عطاء عن ابن عباس : يريد اختلاف الألسنة والصور والألوان والطبائع .وقال ابن الزبير : يريد سبيل الغائط والبول يأكل ويشرب من مدخل واحد ويخرج من سبيلين .( أفلا تبصرون ) [ قال مقاتل ] أفلا تبصرون كيف خلقكم فتعرفوا قدرته على البعث .
Elmalılı Hamdi YazırSizin rızkınız da size vaad edilen sevap ve ceza da göktedir
Diyanet İşleri MealiRızkınız da, size söz verilen azap da yukarıdan gelir
Saheeh InternationalAnd in the heaven is your provision and whatever you are promised
( وفي السماء رزقكم ) قال ابن عباس ومجاهد ومقاتل : يعني المطر الذي هو سبب الأرزاق ( وما توعدون ) قال عطاء : من الثواب والعقاب . وقال مجاهد : من الخير والشر . وقال الضحاك : وما توعدون من الجنة والنار ، ثم أقسم بنفسه فقال :
Elmalılı Hamdi YazırGök ve yerin Rabbine andolsun ki size edilen o vaad, herhalde haktır. O tıpkı sizin konuşmanız gibi gerçektir
Diyanet İşleri MealiGöğün ve yerin Rabbine and olsun ki bu, sizin konuşmanız kadar kesin ve gerçektir
Saheeh InternationalThen by the Lord of the heaven and earth, indeed, it is truth - just as [sure as] it is that you are speaking
( فورب السماء والأرض إنه لحق ) أي : ما ذكرت من أمر الرزق لحق ( مثل ) قرأ حمزة والكسائي وأبو بكر عن عاصم : " مثل " برفع اللام بدلا من " الحق " ، وقرأ الآخرون بالنصب أي كمثل ( ما أنكم تنطقون ) فتقولون : لا إله إلا الله . وقيل : شبه تحقيق ما أخبر عنه بتحقيق نطق الآدمي ، كما تقول : إنه لحق كما أنت ها هنا ، وإنه لحق كما أنك تتكلم ، والمعنى : إنه في صدقه ووجوده كالذي تعرفه ضرورة . قال بعض الحكماء : يعني : كما أن كل إنسان ينطق بلسان نفسه لا يمكنه أن ينطق بلسان غيره فكذلك كل إنسان يأكل رزق نفسه الذي قسم له ، ولا يقدر أن يأكل رزق غيره .
Elmalılı Hamdi YazırEy Muhammed! İbrahim'in şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi
Diyanet İşleri Mealiİbrahim'in ikram edilmiş konuklarının haberi sana geldi mi
Saheeh InternationalHas there reached you the story of the honored guests of Abraham
قوله - عز وجل - : ( هل أتاك حديث ضيف إبراهيم ) ذكرنا عددهم في سورة هود ( المكرمين ) [ قيل : سماهم مكرمين ] لأنهم كانوا ملائكة كراما عند الله ، وقد قال الله تعالى في وصفهم : " بل عباد مكرمون " ( الأنبياء - 26 ) وقيل : لأنهم كانوا ضيف إبراهيم وكان إبراهيم أكرم الخليقة ، وضيف الكرام مكرمون .وقيل : لأن إبراهيم عليه السلام أكرمهم بتعجيل قراهم ، والقيام بنفسه عليهم بطلاقة الوجه .وقال ابن أبي نجيح عن مجاهد : خدمته إياهم بنفسه .وروي عن ابن عباس : سماهم مكرمين لأنهم جاءوا غير مدعوين . وروينا عن النبي - صلى الله عليه وسلم - أنه قال : " من كان يؤمن بالله واليوم الآخر فليكرم ضيفه " .
Elmalılı Hamdi YazırHani onlar İbrahim'in huzuruna girmişlerdi de "Selam sana!" demişlerdi. İbrahim: "Size de selam" demiş, ve içinden: "Bunlar tanınmamış bir topluluk!" diye geçirmişti
Diyanet İşleri MealiOnlar, İbrahim'in yanına girip: "Selam sana" demişlerdi, İbrahim de: "Selam size" demişti; içinden de, onların "tanınmamış bir topluluk" olduğunu geçirmişti
Saheeh InternationalWhen they entered upon him and said, "[We greet you with] peace." He answered, "[And upon you] peace, [you are] a people unknown
( إذ دخلوا عليه فقالوا سلاما قال سلام قوم منكرون ) أي : غرباء لا نعرفكم ، قال ابن عباس : قال في نفسه هؤلاء قوم لا نعرفهم . وقيل : إنما أنكر أمرهم لأنهم دخلوا عليه من غير استئذان . وقال أبو العالية : أنكر سلامهم في ذلك الزمان وفي تلك الأرض .
Elmalılı Hamdi Yazırİbrahim, sonra ailesine giderek semiz bir buzağı (eti) getirdi
Diyanet İşleri MealiHemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: "Yemez misiniz?" demişti
Saheeh InternationalThen he went to his family and came with a fat [roasted] calf
( فراغ ) فعدل ومال ( إلى أهله فجاء بعجل سمين ) مشوي .
Elmalılı Hamdi YazırOnu önlerine sürerek: "Yemez misiniz?" dedi
Diyanet İşleri MealiHemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: "Yemez misiniz?" demişti
Saheeh InternationalAnd placed it near them; he said, "Will you not eat
" فقربه إليهم "، ليأكلوا فلم يأكلوا، " قال ألا تأكلون "
Elmalılı Hamdi YazırYemediklerini görünce onlardan içine bir korku düştü. Onlar İbrahim'e: "Korkma!" dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler
Diyanet İşleri Meali(Yemediklerini görünce) onlardan endişeye düştü; "Korkma" dediler ve ona bilgin bir oğul sahibi olacağını müjdelediler
Saheeh InternationalAnd he felt from them apprehension. They said, "Fear not," and gave him good tidings of a learned boy
" فأوجس منهم خيفةً قالوا لا تخف وبشروه بغلام عليم "
Elmalılı Hamdi YazırBunun üzerine karısı (Sâre) bir çığlık atarak geldi ve elini yüzüne vurarak: "Ben kısır bir kocakarıyım, nasıl çocuğum olur?" dedi
Diyanet İşleri MealiBunun üzerine karısı hayretle seslenerek geldi, elleriyle yüzünü kapayarak: "kısır bir kocakarı!" dedi
Saheeh InternationalAnd his wife approached with a cry [of alarm] and struck her face and said, "[I am] a barren old woman
( فأقبلت امرأته في صرة ) أي : صيحة ، قيل : لم يكن ذلك إقبالا من مكان إلى مكان ، وإنما هو كقول القائل : أقبل يشتمني ، بمعنى أخذ في شتمي ، أي أخذت تولول كما قال : " قالت يا ويلتا " ، ( هود - 72 ( فصكت وجهها ) قال ابن عباس : لطمت وجهها . وقال الآخرون : جمعت أصابعها فضربت جبينها تعجبا ، كعادة النساء إذا أنكرن شيئا ، وأصل الصك : ضرب الشيء بالشيء العريض .( وقالت عجوز عقيم ) مجازه : أتلد عجوز عقيم ؟ وكانت سارة لم تلد قبل ذلك .
Elmalılı Hamdi YazırMisafir melekler: "Evet bu böyledir. Rabbin böyle buyurdu. Gerçekten O hüküm ve hikmet sahibidir. Herşeyi hakkıyla bilir." dediler
Diyanet İşleri MealiMelekler: "Bu böyledir, Rabbin söylemiştir; doğrusu O, Hakim olandır, bilendir" dediler
Saheeh InternationalThey said, "Thus has said your Lord; indeed, He is the Wise, the Knowing
( قالوا كذلك قال ربك ) أي كما قلنا لك قال ربك إنك ستلدين غلاما ( إنه هو الحكيم العليم ) .
Elmalılı Hamdi Yazırİbrahim, kendisine misafir olarak gelen meleklere: "Acaba sizin asıl önemli işiniz nedir ey elçiler?" dedi
Diyanet İşleri Mealiİbrahim: "Ey Elçiler! Göreviniz nedir?" dedi
Saheeh International[Abraham] said, "Then what is your business [here], O messengers
( قال ) [ يعني إبراهيم ] ( فما خطبكم أيها المرسلون ) .
Elmalılı Hamdi YazırOnlar: "Gerçekten biz günahkâr bir kavim (olan Lût kavmine) gönderildik
Diyanet İşleri MealiElçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler
Saheeh InternationalThey said, "Indeed, we have been sent to a people of criminals
( قالوا إنا أرسلنا إلى قوم مجرمين ) يعني : قوم لوط .
Elmalılı Hamdi YazırOnların üzerine çamurdan pişirilmiş sert taşlar yağdıracağız
Diyanet İşleri MealiElçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler
Saheeh InternationalTo send down upon them stones of clay
" لنرسل عليهم حجارةً من طين "
Elmalılı Hamdi YazırO taşlardan herbirinin haddi aşanlardan kime isabet edeceği Rabbin katında işaretlenmiştir." dediler
Diyanet İşleri MealiElçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler
Saheeh InternationalMarked in the presence of your Lord for the transgressors
( مسومة ) معلمة ( عند ربك للمسرفين ) قال ابن عباس : للمشركين ، والشرك أسرف الذنوب وأعظمها .
Elmalılı Hamdi YazırNihayet biz müminlerden orada bulunan kimseleri çıkardık
Diyanet İşleri MealiBunun üzerine, suçlu milletin arasında bulunan müminleri çıkardık
Saheeh InternationalSo We brought out whoever was in the cities of the believers
( فأخرجنا من كان فيها ) أي : في قرى قوم لوط ( من المؤمنين ) وذلك قوله : " فأسر بأهلك بقطع من الليل " ( هود - 81 ) .
Elmalılı Hamdi YazırFakat biz orada müslümanlardan bir ev halkından başka kimseyi de bulamadık
Diyanet İşleri MealiZaten orada, kendini Allah'a vermiş sadece bir tek ev halkı bulduk
Saheeh InternationalAnd We found not within them other than a [single] house of Muslims
( فما وجدنا فيها غير بيت ) أي غير أهل بيت ( من المسلمين ) يعني لوطا وابنتيه ، وصفهم الله تعالى بالإيمان والإسلام جميعا لأنه ما من مؤمن إلا وهو مسلم .
Elmalılı Hamdi YazırBiz orada acı bir azabdan korkan kimseler için bir ibret nişanesi bıraktık
Diyanet İşleri MealiCan yakıcı azabdan korkanlar için, o beldede bir işaret, bir kalıntı bıraktık
Saheeh InternationalAnd We left therein a sign for those who fear the painful punishment
( وتركنا فيها ) أي في مدينة قوم لوط ( آية ) عبرة ( للذين يخافون العذاب الأليم ) أي : علامة للخائفين تدلهم على أن الله تعالى أهلكهم فيخافون مثل عذابهم .
Elmalılı Hamdi YazırMusa'nın kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu apaçık bir delille Firavun'a göndermiştik
Diyanet İşleri MealiMusa'nın başından geçenlerde de ibret vardır: Onu apaçık delille Firavun'a gönderdik
Saheeh InternationalAnd in Moses [was a sign], when We sent him to Pharaoh with clear authority
( وفي موسى ) أي : وتركنا في إرسال موسى آية وعبرة . وقيل : هو معطوف على قوله : " وفي الأرض آيات للموقنين " ، [ وفي موسى ] ( إذ أرسلناه إلى فرعون بسلطان مبين ) بحجة ظاهرة .
Elmalılı Hamdi YazırFiravun ise ordusuyla birlikte yüz çevirmiş, onun hakkında: "Bu bir sihirbazdır, ya da bir delidir." demişti
Diyanet İşleri MealiFiravun, erkaniyle birlikte hakdan yüz çevirdi; "sihirbazdır veya delidir" dedi
Saheeh InternationalBut he turned away with his supporters and said," A magician or a madman
( فتولى ) فأعرض وأدبر عن الإيمان ( بركنه ) أي بجمعه وجنوده الذين كانوا يتقوى بهم ، كالركن الذي يقوى به البنيان ، نظيره : " أو آوي إلى ركن شديد " ( هود - 80 ( وقال ساحر أو مجنون ) قال أبو عبيدة : " أو " بمعنى الواو .
Elmalılı Hamdi YazırNihayet biz onu ve ordularını yakalayıp hepsini denize attık. Firavun ise o sırada (inadından dolayı pişmanlık duyarak) kendi kendini kınıyordu
Diyanet İşleri MealiSonunda onu ve ordularını yakalayıp denize attık. O, kınanmayı haketmişti
Saheeh InternationalSo We took him and his soldiers and cast them into the sea, and he was blameworthy
( فأخذناه وجنوده فنبذناهم في اليم ) أغرقناهم فيه ( وهو مليم ) أي : آت بما يلام عليه من دعوى الربوبية وتكذيب الرسول .
Elmalılı Hamdi YazırÂd kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani biz onların üzerine köklerini kesecek bir rüzgar göndermiştik
Diyanet İşleri MealiAd milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik
Saheeh InternationalAnd in 'Aad [was a sign], when We sent against them the barren wind
( وفي عاد ) أي : وفي إهلاك عاد أيضا آية ( إذ أرسلنا عليهم الريح العقيم ) وهي التي لا خير فيها ولا بركة ولا تلقح شجرا ولا تحمل مطرا .
Elmalılı Hamdi YazırO rüzgar üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi dağıtıyordu
Diyanet İşleri MealiAd milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik
Saheeh InternationalIt left nothing of what it came upon but that it made it like disintegrated ruins
( ما تذر من شيء أتت عليه ) من أنفسهم وأنعامهم وأموالهم ( إلا جعلته كالرميم ) كالشيء الهالك البالي ، وهو نبات الأرض إذا يبس وديس . قال مجاهد : كالتبن اليابس . قال قتادة : كرميم الشجر . قال أبو العالية : كالتراب المدقوق . وقيل : أصله من العظم البالي .
Elmalılı Hamdi YazırSemud kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani onlara: "Belirli bir süreye kadar dünyadan yararalanıp, geçinin!" denmişti
Diyanet İşleri MealiSemud milletinin başına gelende de ibret vardır: Onlara, "Bir süreye kadar zevklenin" denmişti
Saheeh InternationalAnd in Thamud, when it was said to them, "Enjoy yourselves for a time
( وفي ثمود إذ قيل لهم تمتعوا حتى حين ) يعني وقت فناء آجالهم ، وذلك أنهم لما عقروا الناقة قيل لهم : تمتعوا ثلاثة أيام .
Elmalılı Hamdi YazırOnlarsa Rablerinin emrine karşı büyüklük tasladılar. Bunun üzerine kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıp, çarptı
Diyanet İşleri MealiOnlar Rablerinin buyruğundan çıkmışlardı; bunun üzerine kendilerini gözleri göre göre yıldırım çarptı
Saheeh InternationalBut they were insolent toward the command of their Lord, so the thunderbolt seized them while they were looking on
( فعتوا عن أمر ربهم فأخذتهم الصاعقة ) يعني بعد مضي الأيام الثلاثة ، وهي الموت في قول ابن عباس ، قال مقاتل : يعني العذاب ، و " الصاعقة " : كل عذاب مهلك ، وقرأ الكسائي : " الصعقة " ، وهي الصوت الذي يكون من الصاعقة ( وهم ينظرون ) يرون ذلك عيانا .
Elmalılı Hamdi YazırArtık onlar, ne kendi kendilerine ayağa kalkabildiler, ne de yardım gördüler
Diyanet İşleri MealiAyağa kalkacak güçleri kalmadı, yardım da görmediler
Saheeh InternationalAnd they were unable to arise, nor could they defend themselves
( فما استطاعوا من قيام ) فما قاموا بعد نزول العذاب بهم ولا قدروا على نهوض . قال قتادة : لم ينهضوا من تلك الصرعة ( وما كانوا منتصرين ) ممتنعين منا . قال قتادة : ما كانت عندهم قوة يمتنعون بها من الله .
Elmalılı Hamdi YazırDaha önce de Nuh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış fâsık bir kavimdiler
Diyanet İşleri MealiDaha önce de Nuh milletini cezalandırmıştık. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir milletti
Saheeh InternationalAnd [We destroyed] the people of Noah before; indeed, they were a people defiantly disobedient
( وقوم نوح ) قرأ أبو عمرو وحمزة والكسائي : " وقوم " بجر الميم ، أي : وفي قوم نوح ، وقرأ الآخرون بنصبها بالحمل على المعنى ، وهو أن قوله : " فأخذناه وجنوده فنبذناهم في اليم " ، معناه : أغرقناهم وأغرقنا قوم نوح . ( من قبل ) أي : من قبل هؤلاء ، وهم عاد وثمود وقوم فرعون . ( إنهم كانوا قوما فاسقين ) .
Elmalılı Hamdi YazırBiz göğü kudretimizle bina ettik. Hiç şüphesiz biz, çok genişlik ve kudret sahibiyiz
Diyanet İşleri MealiGöğü, gücümüzle Biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz
Saheeh InternationalAnd the heaven We constructed with strength, and indeed, We are [its] expander
( والسماء بنيناها بأيد ) بقوة وقدرة ( وإنا لموسعون ) قال ابن عباس رضي الله تعالى عنهما : قادرون . وعنه أيضا : لموسعون الرزق على خلقنا . وقيل : ذو سعة . قال الضحاك : أغنياء ، دليله : قوله - عز وجل - : " على الموسع قدره " ( البقرة - 236 ) ، قال الحسن : مطيقون .
Elmalılı Hamdi YazırYeryüzünü de biz döşedik. Bakın biz onu ne güzel döşüyoruz
Diyanet İşleri MealiYeryüzünü biz yayıp döşedik: Ne güzel döşeyiciyiz
Saheeh InternationalAnd the earth We have spread out, and excellent is the preparer
( والأرض فرشناها ) بسطناها ومهدناها لكم ( فنعم الماهدون ) الباسطون نحن : قال ابن عباس : نعم ما وطأت لعبادي .
Elmalılı Hamdi YazırBiz herşeyden iki çift yarattık. Umulur ki, iyice düşünürsünüz
Diyanet İşleri Mealiİbret alasınız diye her şeyi çift çift yaratmışızdır
Saheeh InternationalAnd of all things We created two mates; perhaps you will remember
( ومن كل شيء خلقنا زوجين ) صنفين ونوعين مختلفين كالسماء والأرض ، والشمس والقمر ، والليل والنهار ، والبر والبحر ، والسهل والجبل ، والشتاء والصيف ، والجن والإنس ، والذكر والأنثى ، والنور والظلمة ، والإيمان والكفر ، والسعادة والشقاوة ، والحق والباطل ، والحلو والمر . ( لعلكم تذكرون ) فتعلمون أن خالق الأزواج فرد .
Elmalılı Hamdi YazırEy Muhammed! de ki: "Öyleyse Allah'a koşun, gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım
Diyanet İşleri MealiDe ki: "Öyleyse Allah'a koşusun; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım
Saheeh InternationalSo flee to Allah. Indeed, I am to you from Him a clear warner
( ففروا إلى الله ) فاهربوا من عذاب الله إلى ثوابه ، بالإيمان والطاعة . قال ابن عباس : فروا منه إليه واعملوا بطاعته . وقال سهل بن عبد الله : فروا مما سوى الله إلى الله ( إني لكم منه نذير مبين)
Elmalılı Hamdi YazırAllah'la beraber başka bir tanrı uydurmayın (O'na ortak koşmayın). Gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım
Diyanet İşleri MealiAllah'ın yanında başkasını tanrı kılmayın; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım
Saheeh InternationalAnd do not make [as equal] with Allah another deity. Indeed, I am to you from Him a clear warner
" ولا تجعلوا مع الله إلهاً آخر إني لكم منه نذير مبين ".
Elmalılı Hamdi YazırBöylece onlardan öncekilere de herhangi bir peygamber gelince, onun hakkında da mutlaka: "Bir sihirbazdır veya bir delidir." dediler
Diyanet İşleri MealiOnlardan öncekilere, herhangi bir peygamber gelince: "sihirbazdır" veya "Delidir" derlerdi
Saheeh InternationalSimilarly, there came not to those before them any messenger except that they said, "A magician or a madman
( كذلك ) أي : كما كذبك قومك وقالوا ساحر أو مجنون كذلك ( ما أتى الذين من قبلهم ) من قبل كفار مكة ( من رسول إلا قالوا ساحر أو مجنون ) .
Elmalılı Hamdi YazırOnlar birbirlerine bunu mu tavsiye ettiler? Hayır onlar azgın bir kavimdir
Diyanet İşleri MealiÖncekiler sonrakilere böyle mi vasiyet ettiler? Hayır; bunlar azgın bir millettir
Saheeh InternationalDid they suggest it to them? Rather, they [themselves] are a transgressing people
قال الله تعالى : ( أتواصوا به ) أي : أوصى أولهم آخرهم وبعضهم بعضا بالتكذيب وتواطئوا عليه ؟ والألف فيه للتوبيخ ( بل هم قوم طاغون ) قال ابن عباس : حملهم الطغيان فيما أعطيتهم ووسعت عليهم على تكذيبك
Elmalılı Hamdi YazırEy Muhammed! Sen onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin
Diyanet İşleri MealiOnlardan yüz çevir; sen kınanacak değilsin
Saheeh InternationalSo leave them, [O Muhammad], for you are not to be blamed
( فتول عنهم ) فأعرض عنهم ( فما أنت بملوم ) لا لوم عليك فقد أديت الرسالة وما قصرت فيما أمرت به .قال المفسرون : لما نزلت هذه الآية حزن رسول الله - صلى الله عليه وسلم - واشتد ذلك على أصحابه ، وظنوا أن الوحي قد انقطع ، وأن العذاب قد حضر إذ أمر النبي - صلى الله عليه وسلم - أن يتولى عنهم ، فأنزل الله تعالى :
Elmalılı Hamdi YazırSen öğüt verip hatırlat. Çünkü, hatırlatmak müminlere fayda verir
Diyanet İşleri MealiÖğüt ver; doğrusu öğüt inananlara fayda verir
Saheeh InternationalAnd remind, for indeed, the reminder benefits the believers
( وذكر فإن الذكرى تنفع المؤمنين ) فطابت أنفسهم .قال مقاتل : معناه عظ بالقرآن كفار مكة ، فإن الذكرى تنفع من [ سبق ] في علم الله أن يؤمن منهم . وقال الكلبي : عظ بالقرآن من آمن من قومك فإن الذكرى تنفعهم .
Elmalılı Hamdi YazırBen cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım
Diyanet İşleri MealiCinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır
Saheeh InternationalAnd I did not create the jinn and mankind except to worship Me
( وما خلقت الجن والإنس إلا ليعبدون ) قال الكلبي والضحاك وسفيان : هذا خاص لأهل طاعته من الفريقين ، يدل عليه قراءة ابن عباس : " وما خلقت الجن والإنس - من المؤمنين - إلا ليعبدون " ، ثم قال في أخرى : " ولقد ذرأنا لجهنم كثيرا من الجن والإنس " ، ( الأعراف - 79 ) .وقال بعضهم : وما خلقت السعداء من الجن والإنس إلا لعبادتي ، والأشقياء منهم إلا لمعصيتي ، وهذا معنى قول زيد بن أسلم ، قال : هو على ما جبلوا عليه من الشقاوة والسعادة .وقال علي بن أبي طالب : " إلا ليعبدون " أي إلا لآمرهم أن يعبدوني وأدعوهم إلى عبادتي ، يؤيده قوله - عز وجل - : " وما أمروا إلا ليعبدوا إلها واحدا " . ( التوبة - 31 ) .وقال مجاهد : إلا ليعرفوني . وهذا أحسن لأنه لو لم يخلقهم لم يعرف وجوده وتوحيده ، دليله : قوله تعالى : " ولئن سألتهم من خلقهم ليقولن الله " ( الزخرف - 87 ) .وقيل : معناه إلا ليخضعوا إلي ويتذللوا ، ومعنى العبادة في اللغة : التذلل والانقياد ، فكل مخلوق من الجن والإنس خاضع لقضاء الله ، متذلل لمشيئته لا يملك أحد لنفسه خروجا عما خلق عليه .وقيل : " إلا ليعبدون " إلا ليوحدوني ، فأما المؤمن فيوحده في الشدة والرخاء ، وأما الكافر فيوحده في الشدة والبلاء دون النعمة والرخاء ، بيانه قوله - عز وجل - : " فإذا ركبوا في الفلك دعوا الله مخلصين له الدين " . ( العنكبوت - 65 ) .
Elmalılı Hamdi YazırBen onlardan herhangi bir rızık istemiyorum. Beni yedirmelerini de istemiyorum
Diyanet İşleri MealiOnlardan bir rızık istemem; Beni doyurmalarını da istemem
Saheeh InternationalI do not want from them any provision, nor do I want them to feed Me
( ما أريد منهم من رزق ) أي : أن يرزقوا أحدا من خلقي ولا أن يرزقوا أنفسهم ( وما أريد أن يطعمون ) أي : أن يطعموا أحدا من خلقي ، وإنما أسند الإطعام إلى نفسه ، لأن الخلق عيال الله ومن أطعم عيال أحد فقد أطعمه . كما جاء في الحديث يقول الله تعالى : " استطعمتك فلم تطعمني " أي : لم تطعم عبدي ، ثم بين أن الرازق هو لا غيره فقال :
Elmalılı Hamdi YazırŞüphesiz ki, rızık veren O sağlam kuvvet sahibi olan Allah'tır
Diyanet İşleri MealiŞüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allah'tır
Saheeh InternationalIndeed, it is Allah who is the [continual] Provider, the firm possessor of strength
( إن الله هو الرزاق ) يعني : لجميع خلقه ( ذو القوة المتين ) وهو القوي المقتدر المبالغ في القوة والقدرة .
Elmalılı Hamdi YazırŞüphsiz ki, zulmedenlerin geçmiş arkadaşlarının payı gibi, dolgun bir azab payı vardır. Ama şimdi onu acele istemesinler
Diyanet İşleri MealiZulmedenlerin, geçmiş arkadaşlarının suçlarına benzer suçları vardır; cezalarını Benden acele istemesinler
Saheeh InternationalAnd indeed, for those who have wronged is a portion [of punishment] like the portion of their predecessors, so let them not impatiently urge Me
( فإن للذين ظلموا ) كفروا من أهل مكة ( ذنوبا ) نصيبا من العذاب ( مثل ذنوب أصحابهم ) مثل نصيب أصحابهم الذين هلكوا من قوم نوح وعاد وثمود ، وأصل " الذنوب " في اللغة : الدلو العظيمة المملوءة ماء ، ثم استعمل في الحظ والنصيب ( فلا يستعجلون ) بالعذاب يعني أنهم أخروا إلى يوم القيامة .
Elmalılı Hamdi YazırKendilerine vaad edilen günlerinde uğrayacakaları azabdan dolayı vay inkâr edenlerin haline
Diyanet İşleri MealiSöz verilen günün azabından vay o inkar edenlere
Saheeh InternationalAnd woe to those who have disbelieved from their Day which they are promised
يدل عليه قوله - عز وجل - : ( فويل للذين كفروا من يومهم الذي يوعدون ) . يعني : يوم القيامة ، وقيل : يوم بدر .